Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Tarık Buğra, 1994 yılının Şubat ayında dünya yolculuğunu tamamlamış olsa da onun eserlerinin rehberliğinde bizler fikir yolculuğumuza hala devam ediyoruz. Gerek romanlarında, hikayelerinde gerek tiyatro eserleri ve denemelerinde büyük medeniyetler inşa edebilmenin ancak sanatın gücü ile olabileceğinin altını çizen bu büyük yazar, dünya ölçeğindeki fikirleriyle hep yaşayacak, eserleriyle gelecek kuşaklara ışık tutacaktır.
Elbette Tarık Buğra’sız bir Türk romanı düşünülemez. Resmi tarihin yanı sıra kişisel tarihlerden yola çıkarak Milli Mücadele’yi ve sonrasındaki 30 yıllık bir dönemi anlattığı, birbirini takip eden “Küçük Ağa”, “Firavun İmanı”, “Yağmur Beklerken”, “Dönemeçte” romanları olmadan; Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşuna farklı bir yorum getiren “Osmancık” romanı ve hatta geleneksel Türk tiyatrosunun ünlü komiği Naşit'in hayatından bir bölümü konu alan “İbiş’in Rüyası” romanı olmadan; İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet’e, kaostan beslenen bir ihtiyarın izini sürerek 1970’li yılların ortalarına kadar gelen kötülüğün sesi ile zehirlenen gençliğin ziyan edilemeyecek bir hazine olduğunu hatırlatan “Gençliğim Eyvah” romanı olmadan Türk romanı kuşkusuz eksik kalacaktır.
Bu romanları büyük yapan nedir, diye soracak olursak sevgili okur; birçok özelliği kendinde toplamasıdır diyebiliriz. Öncelikle eskimeyen bir dili vardır Tarık Buğra’nın. Otuzlu yaşlarında yazdıklarıyla ellili, altmışlı yaşlarında yazdıklarını karşılaştırırsanız bunu daha iyi anlayabilir, dil işçiliğindeki kaliteyi daha açık görebilirsiniz. Sonrasında romanlarındaki kurgu ustalığına değinebiliriz ki, iyi bir romanda esas olan da dilde işçilik kurguda ustalık değil midir? Bu iki özelliği kendinde taşıyabilen romanlar, kendi çağlarında dahi klasik olma özelliğine sahiptirler.
Tabii kurguda ustalık derken, buna karakter oluşturmadaki ustalığı -öyle romanlar vardır ki yarattıkları ölümsüz karakterler, yazarlarının isminin önüne dahi geçmiştir- katmanlar oluşturarak romanı derinleştirmeyi ve yan izleklerle kurguyu halkalar halinde genişletmeyi, yani zengin iç örgüsüyle kurguyu zenginleştirmeyi ilave etmeliyiz.
Roman çağın tanıklığını yapmalıdır
Bitmedi; dünya ölçeğinde ve ulusal boyutta çağının tanıklığını da yapmalıdır roman sanatı. Yani sanatsal değer açısından zamansız ve mekansız olurken, yanı sıra yazıldığı zaman ve mekanı da tarafsız bir gözle, politize olmadan yansıtabilmeli. İşte Stendhal’ın “Roman, yol boyunca gezdirilen bir aynadır. ” derken, söylemek istediği de budur.
Bu özelliklerin tümünü Tarık Buğra’nın romanlarında görebilirsiniz. “Küçük Ağa” romanını okuyup da Çolak Salih’i, Reis Bey’i, İstanbullu Hoca’yı unutmak mümkün müdür veya “İbiş’in Rüyası”ndaki Nahid’i? Peki, ya “Osmancık” romanında yer alan Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e nasihatlerini? Üstelik o nasihatler ki, “Osmancık” romanından alıntı olduğu dahi unutularak bugün pek çok kurumun, işyerinin duvarlarında Şeyh Edebali’nin sözleri olarak aslagelmekte. Böyledir işte büyük eserler; gün gelir miri malı olur, bağımsızlığını ilan edip yıllara meydan okur.
Vefatından sonra da nice otuz yıllar, yüzyıllar boyunca okunacak, üzerine düşünülecek romanlar yazmış olan, eserleriyle pek çok neslin zihinlerine insanlık davasının tohumlarını atacak olan Tarık Buğra’ya, bu güçlü kalem erbabına rahmetle…
Yorum Yaz