Kitaptan ekrana: “Her edebi uyarlama yeni bir hikâyedir”

SİNEMA EDEBİYAT

Usta yazar Mustafa Kutlu, edebi eserin sinemaya aktarımında yazarın anlatmak istediği ruhun inkâr edilmemesi gerektiğini vurgulayarak, “Sinema başka edebiyat başka olsa da eserin tezine karşı bir tutum alınmamalı” diyor. Senarist Hilal Çelenk ise her uyarlamanın aslında yeni bir hikâye olduğunu belirtirken, eleştirmen Abdulhamit Güler dijital platformların edebiyata yönelmesini içerik ihtiyacı ve güvenli yatırım arayışıyla açıklıyor. Prof. Dr. Şükrü Sim ise senaryonun edebiyatın değil sinemanın kendi diliyle yazılması gerektiğini savunarak, “Edebi metin film için sadece malzemedir” yaklaşımına dikkat çekiyor. 

Edebiyat ile sinema arasındaki ilişki, özellikle dijital platformların yükselişiyle birlikte yeniden tartışma konusu oluyor. Kitap uyarlamalarının artması, bir yandan hazır hikâye ve güçlü dramatik yapı arayışındaki yapımcılar için güvenli bir alan sunarken, diğer yandan “sadakat” ve “yorum” arasındaki ince çizgiyi yeniden gündeme taşıyor. Geçmişten bugüne sinemanın en güçlü “hikâye deposu” olma özelliğini büyük ölçüde edebiyat koruyor. Anayurt Oteli’nden Hababam Sınıfı’na, Susuz Yaz’dan Selvi Boylum Al Yazmalım’a, Çalıkuşu’ndan Yaprak Dökümü’ne, Uzun Hikâye’den Yıdlız Tozu’na kadar pek çok eser, edebiyatın sinemayla buluştuğunda nasıl kalıcı yapımlara dönüşebildiğini gösterdi. Üstelik bugün bu kadim ilişki yalnızca sinema salonlarıyla sınırlı değil. Dijital platformların sunduğu geniş üretim imkânları sayesinde edebiyat, artık küresel bir anlatı evrenine taşınıyor. Fi, Sıcak Kafa, Kübra ve Masumiyet Müzesi gibi uyarlamalar, edebiyatın dijital ekranda da güçlü bir karşılık bulabildiğini ortaya koyuyor. Tüm bu örnekler, uyarlama tartışmasını yeniden merkezine taşıyor: “Bir edebi eserin sinemaya aktarımında belirleyici olan şey, metne harfiyen sadakat mi, yoksa onun ruhunu ve anlatmak istediğini sinema diliyle yeniden kurabilmek mi?”, “Neden edebi metinler sinema ve dijital platformlar için vazgeçilmez bir kaynak hâline geliyor?”, “Peki, sinema ve edebiyatın farklı anlatı imkanları düşünüldüğünde, bir uyarlamayı “başarılı” kılan ölçüt aslında kime ve neye göre belirlenmelidir?”

Litros Sanat olarak bu sayımızda “uyarlama” meselesini tüm boyutlarıyla masaya yatırıyoruz. Dosyamızda; usta yazar Mustafa Kutlu, yönetmenler Ahmet Sönmez ve Ahmet Toklu, senarist Hilal Çelenk, eleştirmen Abdulhamit Güler ile akademisyenler Prof. Dr. Şükrü Sim ve Doç. Dr. Mesut Bostan’ın kıymetli görüşleriyle konuyu farklı perspektiflerden ele alıyoruz.

Yazarın anlatmak istediğini inkâr eden bir tutum takınılmamalı

Mustafa Kutlu: İyi bir uyarlama, kitabın olay örgüsüne sadık kalmayı ihmal etmeden kitabın ruhunu alıp sinema diliyle yeniden yazandır. Harfiyen sadakatle o iş olmaz; çünkü sinema başka, edebiyat başkadır. Edebiyat ve sinema ilişkisindeki ince çizgi şudur: Bir edebiyat eserini sinemaya uyarlamaya kalkan kişi, o eserin ruhunu ve anlatmak istediğini yok saymayacak. Ona karşı, onun söylemek istemediği bir şeyi söylüyormuş gibi yapmayacak. Sinema başka, edebiyat başka dedik ya; sinemaya o eseri yansıtırken, edebiyatçının anlatmak istediği şeyin dışında, ona karşı veya onu inkâr eden bir tutum takınılmayacak. 

Edebiyat, binlerce yıllık bir verim doluluğu içerisinde ortaya muazzam eserler koymuş devasa bir potansiyeldir. Sinema ve sonradan çıkan dijital platformlar ise daha yeni tekniklerdir. Bu teknikler, önlerinde gördükleri o büyük edebi birikimden doğal olarak faydalanmak istiyorlar. Zengin bir edebiyatımız var ve bu kaynaktan beslenmeleri son derece normal ve doğrudur. Ancak bu faydalanma sürecinde temel bir kural vardır: Edebi eserin anlatmak istediği tezin karşısında yer almamak. Sinema, edebiyatı dejenere etmeden, bozmadan ve ona ihanet etmeden bu birikimi kullanmalıdır. Aksi takdirde, eserin özüne sadık kalınmadığında bu durum hukuki süreçlere kadar uzanan sorunlar doğurur. Neticede edebiyat meşru ve güçlü bir kaynaktır. Yeter ki o ruhu zedelemeden beyaz perdeye aktarılsın.

Sinema ruhen edebiyatın derinliğini her zaman karşılayamaz

Osman Sınav benim arkadaşımdır, beraber çok çalıştık. Allah rahmet eylesin. Kendisi çok kabiliyetli, donanımlı ve olağanüstü bir yönetmendi. Uzun Hikaye’nin sinemaya intikal etmesi yaklaşık on sene sürdü. Osman çok güzel bir uyarlama yaptı, benim anlatmak istediğim şeyi çok güzel anlattı. Bana göre en iyi filmidir ve Türk sinema tarihinin önemli eserlerinden biri olmuştur. Ben böyle bir edebiyat uyarlamasını daima takdir ederim. Bu işin bir de zor tarafı vardır. Mesela Tanpınar’ın Huzur romanı; Mümtaz ile Nuran’ın aşkını anlatan, Türk edebiyatının en mühim aşk romanlarından biridir. Orada Mümtaz’ın Nuran’ı anlattığı bölümlerde bir sürü Nuran portresi vardır. Şimdi sinemada bunu nasıl aksettirecekler? Çok zordur. Ancak bir kısmını yapabilirler. Dolayısıyla Huzur’da anlatılan Nuran ile sinemada gösterilen Nuran arasındaki mesafe farkı çok açılır. Bu yapılamayacak bir şeydir, kolay bir şey değildir. Bunu göz önünde tutmak lazım çünkü edebiyatın anlatma tarzıyla sinemanın anlatma tarzı bambaşkadır. Huzur romanını filme çekmek için birtakım teşebbüsler oldu ama yapamadılar belki bundan sonra yapabilirler. Ama o zaman şöyle bir şey olacak: Huzur’u okuyan, Mümtaz’ın anlattığı Nuran’ı edebiyatın gücüyle tanıyan okuyucu, sinemaya gittiği zaman yönetmenin Nuran’ını tanımış olacak. Bu ikisinin arasındaki mesafe çok açılır, arada büyük bir fark olur. Burada yönetmene veya sinemaya bir kabahat bulmuyorum. Ama şunu söylüyorum: Edebiyatın alanındaki genişlik ve derinlik sinemada olmayabilir. Sinema bunu tam manasıyla yerine getirmeyebilir. Bunu kabul etmek lazım. Edebiyat o bakımdan daha çok imkâna sahip. Sinema teknik olarak çok daha büyük imkânlara sahip gibi görülüyor ama ruhen bakıldığı zaman, edebiyatı tam manasıyla karşılayabileceğini söyleyemem. 

Eser popülerlik malzemesi olarak kullanılmamalı

Ahmet Sönmez: İyi bir uyarlama, kitabın olay örgüsüne harfiyen sadık kalan değil, kitabın "ruhunu" sinema diliyle yeniden yazan iştir. Edebiyat, okurun hayal gücünü tetikleyen kelimelerle inşa edilir. Bir kitabın her sahnesini harfiyen ekrana taşımak, genellikle hantal, fazla uzun ve sinematografik açıdan zayıf bir işin ortaya çıkmasına neden olur. Bir yönetmenin görevi, yazarın kelimelerle kurduğu o dünyayı "görüntülerle nasıl hissettirebilirim?" sorusuna cevap aramaktır. Bazen bir kitabın yüz sayfalık iç monoloğunu tek bir bakışla veya bir ışık oyunuyla anlatmak, esere harfiyen sadık kalmaktan çok daha büyük bir başarıdır. Edebiyat ve sinema aynı hikâyeyi anlatmaz, aynı duyguyu farklı araçlarla yeniden üretir. Romanın iç sesi, betimleme gücü ve zamanla kurduğu ilişki sinemada yerini görüntüye, ritme ve oyunculuğa bırakır. Bu yüzden birebir sadakat çoğu zaman yüzeysel bir aktarım yaratırken, ruhu yakalayan uyarlamalar daha derin ve kalıcı olur.  Edebiyat ve sinema arasındaki en hassas terazi atmosfer ve karakter tutarlılığıdır. Asla yapılmaması gereken eseri sadece bir "isim" veya "popülerlik" malzemesi olarak kullanıp, karakterin özünü ve eserin temel felsefesini yok saymaktır. Mutlaka dikkat edilmesi gereken ise eserin merkezindeki o temel duyguya bu bir varoluşsal sancı, bir toplumsal eleştiri veya saf bir aşk olabilir ihanet etmemektir. Olaylar değişebilir, ancak karakterin motivasyonu ve eserin felsefesi korunmalıdır. 

Edebiyat sinemaya davetiye çıkarır 

Son dönemdeki yoğun ilgi, aslında dijital platformların hikâye anlatıcılığında garantici bir yol izlemesinden kaynaklanıyor. Köklü bir edebi eser, hazır bir kitle ve sağlam bir dramatik yapı sunar. Bir klasik eser dijital platformda diziye dönüştüğünde, o kitabın satışlarının artması ve yeni nesiller tarafından keşfedilmesi edebiyat için bir kazançtır. Sinema, edebiyatın yerini tutmaz sadece ona giden yolu kısaltan bir davetiye işlevi görür. Diğer yandan sinema ve dijital platformların edebiyata yönelmesi  büyük ölçüde içerik ihtiyacından ve risk azaltma arzusundan kaynaklanıyor. Edebi eserler, zaten sınanmış hikâyeler ve hazır bir izleyici kitlesi sunuyor. Ancak bu ilgi sadece endüstriyel bir refleks değil aynı zamanda yüzeyselleşen içerik dünyasında derinlik arayışının da bir sonucu. Kötü uyarlamalar elbette metni araçsallaştırır ve tüketir ama iyi uyarlamalar, eseri yeni bir kuşağa ulaştırarak onu yeniden yaşatır ve genişletir. Eğer yönetmen, okurun hayal gücüne saygı duymayan, sığ ve ticari kaygılarla bezenmiş bir iş ortaya koyarsa, bu eseri "tüketir.” Ancak eseri bir esin kaynağı olarak görüp üzerine yeni bir sanatsal vizyon eklerse, bu esere hizmet eder. Çünkü okurun zihninde kurduğu dünya, son derece kişisel ve sınırsızdır. Sinema ise bunu somut ve sınırlı bir forma indirger. Bu makas açıldığında ortaya çıkan iş, eğer eserin özüne sadık kalmıyorsa hayal kırıklığı yaratır ve metni zayıflatır. Ancak doğru bir yorumla yapılan uyarlamalar bu farkı bir dezavantaj değil, yaratıcı bir imkân hâline getirir. 

 

İyi bir uyarlama kitabın olay örgüsüne sadık kalandır

Ahmet Toklu: İyi bir uyarlama olabildiğince kitabın olay örgüsüne sadık kalandır. Bir kitabı okuyan herkes farklı şeyler hayal edip kendi dünyasındaki en ideal olanı oluştursa da filmlerde sınırların yönetmenin belirlediği bir çerçeveden filmin içinde gezinir. Bir kitabın ruhu belirleyen şey bir bütün olarak olay örgüsü ve metnin kendisidir. Dolayısıyla filmleştirirken majör değişiklikler yapmak ruhunu alıp uyarmaktan çok, o kitaptan yola çıkarak yeniden yorumlamak olur. Bir uyarlama, edebi metnin yapısına, kronolojisine ve karakter dinamiklerine tam bağlılık göstermelidir. Metin, yönetmen için bir esin kaynağı değil, uyulması gereken bir yol haritasıdır. Yazarın kurguladığı olay örgüsü, anlatım dili ve mekânsal tasvirler, sinematik dile aktarılırken değiştirilmeden korunmalıdır.

Edebiyat ile sinema arasında en ince çizge tasvir olabilir. Yazılı bir edebiyat eserinde tavirlerinizle her okuyucuda farklı şeyler hayal ettirme şansınız var. Okuyucu tasvirleri okurken sınırlarını kendi belirler, oluşturduğu evrende nasıl gezineceğine metnin izin verdiği ölçüde kendisi karar verir. Sinemadaki tasvir ise görüntü ile yapıldığı için herkese has olma özelliği yoktur. Yönetmenin oluşturduğu evrende onun belirlediği şekilde seyirciye ulaştırılır. İzleyen herkes yönetmenin tasvir ettiği sahneyi aynı şekilde görür. Edebiyat ve sinema arasındaki en hassas terazi, kelimelerin inşa ettiği zihinsel tasvir ile kameranın sunduğu görsel somutluk arasındaki dengedir. Yazılı metinde bir mekânın veya duygunun tasviri, okuyucunun hayal gücüne bırakılmış bir boşluk içerir; yazar sadece ipuçlarını verir, okur ise o boşluğu kendi deneyimleriyle doldurur. Sinemada ise yönetmen nasıl inşa ettiyse seyirci öyle görür.

Edebi eserler dijital platformlar için güvenli birer yatırım limanıdır

Sinema ve dijital platformların son dönemde edebi eserlere yönelmesinin temel nedeni, kurgusal evren kurma ihtiyacı ve izleyicideki güven duygusudur. Dijital yayıncılığın getirdiği içerik üretim hızı, özgün senaryo yazım sürecindeki riskleri artırırken; halihazırda okuyucu kitlesi olan, yapısı kurulmuş ve karakter derinliği test edilmiş edebi eserler, platformlar için güvenli birer yatırım limanı haline gelmiştir. Sinemanın edebiyatı tüketmesi veya yeniden yaşatması meselesi, tamamen uyarlamanın niteliğiyle ilişkilidir. Nitelikli bir uyarlama, edebiyatı "yeniden yaşatır"; çünkü metnin ulaşamadığı kitlelere o dünyayı tanıtır ve eserin yeniden okunmasına, tartışılmasına vesile olur. Bu durumda sinema edebiyat için bir son değil, yeni bir başlangıç noktasıdır. Ancak eserin sadece olay örgüsünü alıp derinliğini, felsefesini ve dilini yok sayan yüzeysel uyarlamalar, edebiyatı "tüketir". Bu tür örneklerde edebi eser, yalnızca popüler kültürün hızlı tüketim çarklarını döndüren bir hammaddeye indirgenir ve eserin özgün kıymeti bu ticari ambalajın altında ezilir. Sonuç olarak dijital platformlar edebiyatı birer içerik deposu olarak kullanma eğilimindedir. Eğer bu süreç, metnin estetik değerini sinema diliyle zenginleştiriyorsa bu bir rönesanstır; fakat metni sadece bir pazarlama unsuru olarak kullanıyorsa, bu edebi derinliğin sinema eliyle aşındırılmasıdır.

Edebiyat tarihine damga vurmuş eserlerin ekrana taşınması her zaman başarılı bir sonuç vermez; aksine, eserin edebi ağırlığı arttıkça başarısızlık riski de o denli yükselir. Okurun zihnindeki dünya, kişisel deneyimlerle ve sınırsız bir hayal gücüyle inşa edildiği için özneldir ve kusursuzdur. Ekrandaki temsil ise yönetmenin seçimiyle sınırlandırılmış, somut ve tekil bir yorumdur. Bu iki dünya arasındaki makas açıldığında, ortaya çıkan iş genellikle eserin kendisine hizmet etmekten ziyade onu tüketme eğilimi gösterir. Bu tüketim süreci, eserin çok katmanlı yapısının tek bir boyuta indirgenmesiyle başlar. Okur zihninde karakterin yüzünü, sesini ve mekânın kokusunu kendi kurgularken; film, bu boşlukları herkes için aynı olan somut görüntülerle doldurur. Eğer bu görsel temsil, metnin edebi derinliğini ve felsefi arka planını karşılayabilecek bir estetik güçten yoksunsa, eser sadece bir "olaylar silsilesi" haline gelir. Bu durum, kitabın sunduğu zihinsel özgürlüğü yok ederek, eseri popüler kültürün hızla tüketilip unutulan bir nesnesi durumuna düşürür. Öte yandan, makasın açılması her zaman yıkım anlamına gelmez. Eğer sinematik temsil, metni taklit etmek yerine ona yeni bir perspektif, güçlü bir atmosfer ve özgün bir görsel dil katabiliyorsa, esere hizmet edebilir. Ancak çoğu büyük ölçekli uyarlamada, ticari kaygılar ve teknik sınırlamalar edebi derinliğin önüne geçtiği için, eser zihinlerdeki o devasa hacmini kaybederek ekrandaki dar kalıba hapsolur. Bu noktada sinema, edebiyatı yaşatmak yerine onun imgesini kendi sınırları içinde eritmiş olur.

 

Edebi eserlerin izleyicisi zaten hazır  

Hilal Çelenk: Bir romanda okuyucu, yazarın anlatımını, hikâye örgüsünü, karakterlerini kendi hayal dünyasında içselleştirir ve  görselleştirir. Oysa sinema da izleyici tamamen yönetmenin kurduğu dünyaya teslim olur. Burada hassas terazi yönetmenin kuracağı atmosfer ve hikâyeyi anlatım biçimidir. Dijital platformlar kâr amaçlı kuruluşlardır. Bu yüzden edebi eserler hele ki çok satanlar, klasikler zaten izleyicisi hazır olarak görülmektedir. Yani izlenmesi garantili eserlerdir.

Her uyarlama yeni bir hikâyedir

Sinema edebiyatı tüketmiyor, yaşatıyor. Çünkü çok satan bir eserin sinema uyarlaması başarılı olsa da olmasa da mutlaka kitabı hiç okumayanlar tarafından okunmasını sağlar. Uzun yıllar yeni baskısı yapılmayan bir klasik eserin sinema  uyarlaması için yine aynı şey geçerlidir. Yine de uyarlama yapılan eserlerin yeniden okunma/okunmama oranı ya da klasik bir eserin uyarlama yapılarak yeniden okunmasına, basılmasına etkisinin bilimsel araştırma sonucu ortaya konulması gerekir. Ben bir film izlerken, “Bakalım yönetmen kitabı nasıl uyarlamış?” diye düşünerek gitmem. Yeni bir hikâye, sıfırdan bir hikâye izlemek için giderim. Ancak bazı eserlerin farklı yönetmenler tarafından sinemaya aktarımında, sinema eserleri arasında kıyaslama yaparım. Mesela, Mary Shelley’in Frankenstein kitabını ele alacak olursak, sırasıyla James Whale, Terence Fisher, Mel Brooks, Kenneth Branagh, Guillermo del Toro tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Bu filmlerin hepsi de farklı bakış açıları ve anlatım diliyle sinema tarihinde yerini almıştır. Her sinema eseri ister uyarlama olsun ister özgün bana göre yeni bir hikâye ve anlatımdır. 

Hazır hikâyeden bağımsız yeni bir üretim

Abdulhamit Güler: Öncelikle bilinmesi gerekir ki edebiyat ile sinema bağımsız iki sanat dalı. İster edebiyattan sinemaya ister sinemadan edebiyata uyarlama yapın fark etmez.  Bir sanat eserini başka bir sanat eserine dönüştürdüğümüzü bilmemiz gerekir. Yani bir sanat formunu başka bir sanat formunun içine yediriyoruz ya da bir sanat eserini mevcut bulunduğu sanat formundan çıkarıp yeni bir sanat formunun içine ekliyoruz. Dolayısıyla yepyeni dinamikler olduğunu bilmeliyiz. Haliyle edebiyat eserinin olay örgüsü ya da başka bir zaviyeden kendini sinemaya teslim etmesi gerektiğini söylemek lazım. Bu sadece sinema için yapılan uyarlamalar için de geçerli değil. Herhangi bir sanat üretiminde kaynak ne olursa olsun yeni eser bu alanın bir ürünü olacaktır. Edebiyat ile sinema arasında dikkat edilmesi gereken nokta benzeştikleri yerlerdir. Tehlikeli olan yer burası. Çünkü bu benzerliğin sinemaya yapılacak uyarlama için hazır bir zemin olduğu kabul edilir. Oysa uyarlamayı bilmek için bu benzerliğinin yok edilmesi gerekir. Haliyle herhangi bir uyarlama eserin mevcut hazır bir hikâye olması dışında bir film senaryosuna katkı açısından fonksiyonu olmaması lazım. Bu iki sanat arasındaki ortak noktalar genellikle zaafları oluşturuyor.

Okurdaki karşılığı düşünmek malzemeyi filme dönüştürme imkânını daraltır

Popüler olan şeylerin altında çok derinlikli anlamlar kovalamamak lazım bence. Dijital platformlar durmadan üretmek zorunda kaldıkları için kendilerine elbette yeni alanlar, yeni malzemeler ararlar. Meşhur edebiyat eserlerinin hazır kitlesi de dijital mecralar için hazır müşteri demektir. Bu yüzden bu yolu tercih ediyorlar. Bu yüzden bence uyarlama yapan birisinin edebiyat eserinin okurdaki karşılığını düşünmemesi gerekir. Bunu düşündüğü takdirde, elindeki malzemeyi bir filme dönüştürebilme imkânı daralır. Film yapan kişi bilir ki yeni bir form mevcut bir norm üzerinde olsa bile bir yeniliktir. Haliyle zaten yepyeni bir şey yapılması gerektiği bilinmeli. Edebiyat uyarlamalarının genellikle bunu karşılamıyor olması kaideyi değiştirmez tabii ki. Ve edebiyat uyarlamalarının büyük oranda başarısız ya da yetersiz olmasının sebebi de bir sanat eserinin yeni bir sanat eserine dönüştürülmesi noktasındaki bağımlı ve bağımsız alanların farkında olmamasıdır.

Uyarlamada sınır yoktur yaratıcılık vardır

Mesut Bostan: Edebiyat uyarlamalarının sadık uyarlamalar olması gerektiği görüşünün ardında edebiyatın sinemaya üstün bir sanat dalı olduğu kanaati saklıdır. Bu kanaat sinemanın erken döneminde haliyle daha güçlüydü. Ancak sinema alanının bağımsızlığını savunan yönetmenler ve akımlar bu görüşü ciddi bir şekilde eleştirdi. Ünlü auteur teorisinin kaynaklarından biri olan yazısında Truffaut bu görüşü Fransız sinemasında “nitelik geleneği” şeklinde müstehzi bir ifade ile karşılar ve sinemanın bağımsız bir sanat alanı olabilmesi için yönetmenin otoritesinin merkeze alınması gerektiğini söyler. Dolayısıyla edebiyat uyarlaması yapılacaksa da bunun yönetmen elinde farklı bir sanatsal ifade biçimine dönüşmesi gerektiğini savunur.

Sinema alanı sonradan gelişen bir alan olduğu için başta edebiyatın kurallarına tabi kılınmıştır. Ancak zamanla sinemanın rüştünü ispat etmesi ile uyarlamalar konusundaki yaklaşım değişmiştir. Hollywood’da da Türk sinemasında da büyük sinema eserlerinin önemli bir bölümü edebiyat uyarlamasıdır. Ancak bu uyarlamalar açık bir şekilde asıl metinlerin önüne geçmiştir. Türk sinemasında Metin Erksan’ın yönettiği “Yılanların Öcü” ve “Susuz Yaz” gibi filmler uyarlandıkları metinden daha gelişkin anlatılardır. Bunu aynı metinden yapılan diğer daha sadık uyarlamalara bakarak da anlayabiliriz. Erksan’ın “Ölmeyen Aşk” ve “Kadın Hamlet” gibi filmleri de uyarlandıkları metinleri kökten değiştiren filmlerdir. Dolayısıyla Erksan gibi yönetmenler için uyarlama konusunda sınır yoktur. Böyle olması ortaya konan eserin yaratıcılığını da artırmaktadır.

Mesele edebi metnin gücü değil uyarlamayı yapanın yaklaşımıdır

Dijital platformların edebi eserlere yönelmesi bu metinlerin halihazırda bir okuyucusunun olması ve ayrıca da edebiyatın sinemadan ve dizilerden daha itibarlı bir sanat olarak konumlandırılmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla dijital diziler bağlamında araçsal yön daha baskın görünüyor. Ancak yine de bu uyarlamaların edebi metinleri daha geniş kitlelere ulaştırdığı ve bazı örneklerinin de metni bile aştığı durumlar olabiliyor. Masumiyet Müzesi mesela yazarının bile “en iyi romanım değil” dediği bir metin olmasına rağmen romanı birçok açıdan aşan bir dizi oldu. Romanda daha çok erkek karakterin bakış açısı hakimken dizide kadın karakterlerin de gelişkin bir şekilde ortaya konabildiğini gördük. Dolayısıyla sinema ve dizi alanı edebiyata nazaran teknik imkânlarının genişliği sebebiyle her zaman potansiyel olarak edebi metinleri aşma potansiyeline sahiptir. Her ne kadar ortalama okur yazar aksini düşünse de.

Edebiyat tarihine damga vurmuş eserlerin uyarlanması her zaman gündeme gelmiştir. Çoğunlukla da eserin yazarı ve okurları tarafından bu uyarlamalar tatmin edici bulunmamıştır. Bir dönem resmî ya da gayrı resmî İnce Memet uyarlamaları gündemdeydi. Hatta yurt dışında bir uyarlaması da gerçekleştirildi. Yazar Türk yönetmenlere güvenmediği için yabancı bir sinemacıya metni teslim etmişti. Ancak ortaya çıkan film kimseyi tatmin etmedi. Orhan Pamuk da bir dönem benzer bir yaklaşıma sahipti ama sonradan fikri değişmiş görünüyor. Kaldı ki Masumiyet Müzesi örneğinde romandan bir tür uyarlama olan bir film de var. Lakin yapılan dizi uyarlamasından sonra esamesi bile okunmuyor. Bu da konunun edebi metinden çok mecra ve yaklaşımla ilgili olduğunu ortaya koyuyor.

Edebi eserin değeri ne anlattığında değil nasıl anlattığındadır

Şükrü Sim: Edebiyat uyarlamalarının eserin birebir uyarlaması olmak zorunda olmadığı görüşü hâkimdir. Benim de kanaatim; bir uyarlama kitabın olay örgüsüne harfiyen sadık kalan değil, eserin temel estetik ve düşünsel mantığını sinema dili içinde yeniden kurabilen uyarlamadır. Bu nedenle bir romanı sahne sahne kopyalamak çoğu zaman sadakat değil, tersine bir tür yanlış anlam üretir. Edebiyat uyarlamalarında asıl önemli olan eserin birebir kopyalanması değil, eserin ruhunu ve duygusunu filme aktarabilmektir. Bir başka deyişle, iyi bir uyarlama romanı tekrar etmez, kendi sanat formu içinde kendine özgü bir dille o onu yeniden üretir. 

“Senaryoyu edebiyatın bir türü olarak kabul etmek artık bir gelenek haline gelmiştir. Oysa bu böyle değil. Senaryonun edebiyatla herhangi bir ilişkisi olamaz, olması da mümkün değildir” der şiirsel sinemanın büyük ustası Tarkovski Sinema Dersleri başlıklı kitabında. Ve şöyle devam eder; “Eğer senaryonun film biçimine daha yakın olmasını istiyorsak, o zaman biz onu nasıl çekilmesi gerekiyorsa öyle yazmalıyız. Yani beyaz perdede ne görmek istiyorsak, sadece onları sözcükler aracılığıyla kâğıda dökmeliyiz. Çünkü sinematografik betimlemeyle edebi betimlemenin çakıştığını söylemek pek mümkün değil."

Peki, bu bir uyarlama yapılırken neye dikkat edilmeli? Edebiyat ve sinema ilişkisinde en hassas terazi, uyarlamanın kaynak metni yani “malzeme” olarak kullanması ile “anlamlı bir karşılaşma” alanı açması arasındaki dengedir. Bir eseri uyarlarken uzak durulması gereken en önemli şey romanı veya hikâyeyi olay örgüsüne indirgemektir. Oysa eserin ruhunu ve duygusunu aktarabilmek için sadece eserin olay örgüsünü aktarmak kâfi değildir. Çünkü edebi eserin değeri çoğu zaman ne anlattığında değil nasıl anlattığındadır. Bu nedenle senarist/yönetmen eseri uyarlarken edebi eserin üslubunu değil kendi sinemasal üslubunu yaratmaya çalışmalıdır. Ve gerektiğinde sinemacı edebi eseri yalınlaştırabilir, sadeleştirebilir veya gerekli görüyorsa bazı eklemelerle filmini daha güçlü kılma yoluna gidebilmeli, gitme cesaretini göstermelidir daha doğrusu.

Ticari sinema edebiyatı değil sinemacıları tüketti

Sinema endüstrisi ve dijital platformların edebi eserlere yönelmesinin birçok sebebi vardır. Özellikle popüler sinema tarihine baktığımızda bunun yeni bir şey olmadığını görebiliyoruz. Hollywood ve onun izinden giden ticari sinema endüstrisi edebi eserleri her zaman kendisi için bir kaynak olarak görmüştür. Son yıllarda ortaya çıkan ve artık hem geleneksel televizyonların hem de sinemanın yerini almaya başlayan platformlar için de benzer bir durum söz konusudur. Hem sinemacıların hem platformların edebi eserlere yönelmesinin birçok nedeni vardır ama en önemli nedeni, uyarlanmış eserlerin okur kitlesi oluşmuş olmasıdır. Kültürel dolaşıma sokulmuş metinlerdir bunlar. Ticari açıdan bakıldığında bu tür uyarlamaların riski düşüktür, çünkü hazır bir okuyucu kitlesi vardır. Birinci nedenin bu olduğu kanaatindeyim. İkincisi, romanların katmanlı yapısı ve yan hikâyelere sahip olması özellikle platformların mini dizi serisine uygun bir zemin yarattığını söyleyebiliriz. Çünkü günümüz seyir kültürü daha uzun anlatı formlarına açık hale gelmiştir. Eskiden iki saatlik film süresine sığdırılamayan karakter gelişimleri, yan hikâyeler ve dünyalar bugün dijital platformların mini dizileri sayesinde daha geniş işlenebiliyor. Bu nedenle romanlar platformlar için daha iyi bir seçenek haline gelmiştir. Üçüncü neden olarak, sinemacıların tükenmişliği, artık yeni ve özgün senaryo üretememeleri. Binlerce dizi ve film üretiminden sonra, söylenmemiş, anlatılmamış yeni bir şeyler bulmak ve bunu beyaz perdeye aktarmakta sinemacıların sıkıntı çektiğini düşünüyorum. Özgün bir senaryo yazmak ve bunu beyaz perdeye aktarmak özellikle ticari kaygıların ön planda olduğu yapımlar için yüksek risk barındırmaktadır. Sanat kaygısıyla bağımsız filmlerini yapmaya çalışan sinemacılar filmlerini fonlarla yapmaya devam ediyor. Diğer taraftan tamamen tecimsel kaygılarla varlığını sürdürmeye çalışan sinema endüstrisini zor günlerin beklediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunca filmden sonra sinemacıların yeni özgün bir şeyler bulup anlatması kolay görünmüyor. Ticari sinema henüz edebiyatı tüketmedi belki ama sinemacıları tükettiği çok aşikâr! Son zamanlarda sinema endüstrisinin edebi eserlere ve tarihi şahsiyetlere yönelmesinin en büyük sebebi aslında bu sıkışmışlık. Yani sadece yeni hikâyeler değil, geçmişte değerli bulunmuş anlatılar da dolaşıma yeniden sokuluyor. Bir taraftan sinema yapım imkânları daralıyor, sinema salonları kapanıyor ve seyirci platformlara kayıyor, diğer taraftan seyirciyi yeniden cezbedecek büyük sinema eserleri de ortaya çıkmıyor. 

Bu anlamda edebiyat, hem meşruiyet sağlayan hem de sürekli yorumlanabilen güçlü bir kaynağa dönüşüyor. 

Edebiyat tarihine damga vurmuş eserlerin beyaz perdeye uyarlandığında başarılı olacağı anlamına gelmez. Hatta çoğu zaman hayal kırıklığı yarattığı da olmuştur. Özellikle edebi gücü çok yüksek, edebi çevrelerde başyapıt kabul edilen eserlerde bu olumsuz sonuçla karşılaşmak çok daha olasıdır. Sinema tarihine göz attığımızda edebi başyapıtlardan yapılan uyarlamalarda yaşanan hayal kırıklıkların az olmadığını görüyoruz. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı, Goethe’nin Faust’u, Cervantes’in Donkişot’u, Victor Hugo’nun Sefiller’i ve daha birçok başyapıt beyaz perdeye uyarlanmış ve beklenen sinemasal başarıya ulaşılmamıştır. Roman sanatı bakımından başyapıt kabul edilen muazzam eserlerdir bunlar ama bu eserlerden yapılan uyarlamalar için aynı şeyi söylemek pek mümkün görünmüyor. İki sanatın yakınlıkları kadar çok farklı yönlerinin olduğunu ve bu farklılıklar nedeniyle bu olumsuz sonucun ortaya çıkmasının ana sebebidir. İyi bir romanın her zaman iyi bir film olacağı anlamına gelmediğini birçok örnekte görülmüştür.  Sonuç olarak, büyük edebi eserlerin uyarlanmasında temel mesele “aynısını yapmak” değil, o muhteşem yaratıcılığa denk düşecek yeni bir biçim, yeni bir estetik kurabilmektir. Başarılı bir uyarlama, okurun kafasındaki dünyayı birebir kopyalayamaz, ama ona yakın bir sanat ve estetik duygusu yaratabilir. Gerçek ölçüt budur. Kısacası, edebiyatı ve sinemayı kendi gerçeklikleri üzerinden okumak da ve yorumlamak da fayda var.

 

 

Yorum Yaz