Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
1948 yılında Filistin topraklarında İsrail devleti kuruldu. Sınırlarını adım adım genişleten ve bölgedeki Filistinlileri göçe zorlayan işgalci güç, bugün halen aynı stratejiyi sürdürüyor. Yaşananları iki ülke arasında bir mesele olarak lanse eden batı medyasına ve görmezden gelen uluslararası hukuka rağmen alenen işlenen soykırım suçuna karşı tavır almak vicdani bir önem taşıyor. İsrail, kurulduğu günden itibaren yürüttüğü istila politikasına karşın, resmi olarak 9 Ekim 2023 tarihinde Filistin’e savaş ilan etti. Bu tarihten itibaren Özgür Filistin gündemi hayatımızda daha çok yer edindi doğal olarak. Ulusal ve uluslararası birçok film festivalinde Filistin Sineması başlığı altında özel gösterimler yapıldı. Bu konuda Godard’ın “Kurmaca İsrailliler içindir, belgesel ise Filistinliler için” sözünü hatırlamakta fayda var. Özellikle son 2.5 yılda çekilen Filistin filmleri kurgu da olsa, arka planda bizi bir gerçekliğe şahit tutuyor çünkü. Zorlu şartlarda, düşük bütçeyle ve hızlı çekilen bu filmler, sinemanın bir direniş biçimi olarak karşımıza çıkıyor.
Succession dizisinden tanıdığımız oyuncu Hiam Abbass’ın kızı Lina Soualem’in, yönetmenliğini yaptığı bu otobiyografik belgeselde; üç nesil anlatısı Filistin meselesiyle birleşiyor. Çekimlere 2020 senesinde başlansa da projenin bitişi 2023’ün ikinci yarısını buldu, Filistin davasının tüm dünyada yankılandığı bir dönemde de seyircilerle buluştu. Ailedeki üç kuşak kadının Filistin’le ilişkisini samimi ve duygusal biçimde göstermiş yönetmen. Filmde Lina’nın ailesinin arşiv görüntüleri var, böylece Filistin’in de geçmişine bir göz atıyoruz. Tiberias’tan Lübnan’a sürülen anneanne, Lübnan’dan Fransa’ya taşınan anne ve köklerine yolculuk yapan Fransız bir kız. Zorunlu göçün izlerini üç kadında da görüyoruz. Bye Bye Tiberias, prestijli birçok festivalden ödülle ayrıldı ama Filistin’in Oscar adayı olarak kısa listeye giremedi. O sene Uluslararası En İyi Film kategorisini Yahudi soykırımını anlatan The Zone of Interest’in kazanması ise ayrı bir ironi olarak zihnimizde yer edindi, tam da Yahudiler anbean bir soykırıma imza atarken…
2019 yılında Batı Şeria’daki bir köyün İsrail tarafından askeri bölge ilan edilmesiyle birlikte yerlilerin yaşadığı zorluk ve çaresizliği izliyoruz. Filmin yapımcılarından Basel Adra’nın kamerası hem bölgedeki ailelerin hayatına hem de İsrail ordusunun zorbalığına eşlik ediyor film boyunca. Evlerin yıkıldığı, temel ihtiyaçların karşılanmadığı ve gidecek yerlerinin olmadığı bir senaryo var önümüzde ve maalesef kurgu değil. Film Belgesel dalında En İyi Oscar ödülünü alarak Oscar ödüllü ilk Filistin filmi oldu fakat yine de ABD’nin politik atmosferinde dağıtımcı bulmakta zorlandı.
Edward Said’in “Bir bakıma Filistinlilerin kaderi, başladıkları yerde kalmamak; beklenmedik ve çok uzak bir yerde son bulmaktır.” sözüyle açılan film, Filistinli iki mültecinin Yunanistan’daki yaşamına odaklanıyor. Suç ve dram türünde bir kurgu da olsa sırtını politik bir gerçekliğe yaslıyor. İki kuzen Chatila ve Reda Almanya’ya yerleşme umuduyla Atina’nın arka sokaklarında diğer sığınmacılarla birlikte yaşam sürüp küçük hırsızlıklarla para biriktirirler. Avrupa’da göçmen olmak temasını gerçekçi biçimde işleyen filmde madde kullanımının, çaresizliğin ve dibe vurmuş hayatların portresi çiziliyor. Karakterler git gide bir bataklığın içine çekiliyor. Filistin asıllı Danimarkalı yönetmen Mahdi Fleifel “Fareler ve İnsanlar”dan esinlenerek sahici bir göçmen hikâyesi kurmuş. Karakterlerin iyi çizgisinden oldukça uzak konumlanması, seyirciyi empati yapmaya değil rahatsız edici bir sonucu görmeye itiyor. Politik olarak hassas bir zeminde dursa da 9 Ekim’den önce çekildiğini göz önünde bulundurmak gerek.
Filistin meselesine çocuk gözünden bakıyoruz bu kez. Masum duygularla örülen bir yol filmi, Passing Dreams. 12 yaşındaki Sami, güvercinini bulmak için amcası ve kuzeniyle Batı Şeria’dan Kudüs ve Beytüllahim’e uzanan bir yolculuk yapıyor. Güvercin sınır nedir bilmiyor, uçuyor özgürce, Sami de çocuk zihniyle uçabileceğini zannediyor. Fakat onlar yol aldıkça görüyoruz ki Filistinliler için kısa mesafe ulaşım bile hayli zor, gittikleri her yerde İsrail denetiminden geçmek zorundalar. Kendi memleketlerinde gurbet hayatı yaşıyorlar. Sıcacık duygularla bezenmiş bu 80 dakikalık film, iddiasız ama arşiv niteliğinde kıymetli bir hikâyeye sahip.
All That’s Left Of You, Filistin işgalinin ilk günlerinden bugüne bir ailenin fertlerini mercek altına alıyor. İlk olarak 1948 yılında Nakba’daki güzeller güzeli mandalina bahçeli evlerinden kapı dışarı edilen Şerif’in ailesi çözümü Lübnan’a sığınmakta buluyor. Yıllar geçiyor çocuklar büyüyor, kardeşlerden kimi yurtdışına taşınıyor, Salim ise babası ve kendi kurduğu ailesiyle birlikte Lübnan’da hayatta kalmaya devam ediyor. Yaşamak değil onlarınki çünkü geride bıraktıkları memleketin boşluğu hala içlerinde derin bir yara. Her Filistinlinin hissettiği aidiyetsizlik, onları da etkisi altına alıyor. Filmin bu kısmı 90lı yıllarda geçiyor ve üç nesil arasında baba-oğul teması şekilleniyor. Salim’in oğlu Noor büyüdükçe hikâye onun üzerinden günümüze kadar uzanıyor. Film finale doğru duygusal dozunu adım adım arttırsa da öfkeli değil kucaklayıcı bir tarzı var. Geçen sene Oscar’da Uluslararası Film Ödülü alan Brezilya filmi “I’m Still Hear” ile benzer bir üsluba sahip. Fakat All That’s Left Of You bu yıl Ürdün’ün Oscar adayı olarak kısa listeye girdi ve finale kalamadı. Festivallerin politik duruşunu sorgulamak bir yana, bu film kaçırılmaması gereken kıymetli bir yapım.
Bazı filmler biçiminden, bütçesinden, teknik niteliklerinden bağımsız olarak değerlidir. Yalnız içeriğidir mühim olan, nasıl olduğundan ziyade. Put Your Soul On Your Hand And Move On, bunun en net örneği. İranlı yönetmen Sepideh Farsi’nin Filistin’deki genç fotoğrafçı Fatima Hassouna ile yaptığı görüntülü konuşma kayıtlarından oluşan yaklaşık 2 saatlik film için ne söylense eksik kalır gibi hissediyor insan. Fatima’nın hayata bakışı, gücü ve inancı ekrana sığmıyor, dolup taşıyor adeta. Fatima o kadar ilham verici ki, oryantalist düşüncelerinden sıyrılamayan yönetmen Sepidah Farsi bile bu filmin kıymetini azaltamıyor. Film Cannes Film Festivali’ne seçildikten bir gün sonra İsrail saldırısında hayatını kaybeden Fatima’dan geriye her şeye rağmen kocaman gülümsemesi kaldı.
Örneğine çok sık rastlamadığımız bir Filistin western/kara mizah filmi Once Upon a Time In Gaza. Çekimleri güvenlik sebebiyle Filistin’de değil Ürdün’de yapıldı. Öte yandan hikâyenin 2007 yılında geçmesi, Gazze’deki durumun 9 Ekim 2023ten çok daha eski olduğunu gösteriyor bize. Film, Gazze’deki küçük suç dünyasına bir pencere açıyor. Salt politik bir amaç taşımasa da arka planda İsrail ve Filistin’e dair her şey çok net. Senaryo bir süre sonra film içinde film temasıyla başkarakter Yahya’nın kimlik çıkmazına dönüşüyor. Aksiyon ve mizahı dengeli kullanan film bir buçuk saatlik süresince tempoyu hiç düşürmüyor. Yönetmenliğini Nasser kardeşlerin yaptığı filmin Dünya prömiyeri Cannes Film Festivali Belirli Bir Bakış bölümünde oldu ve iki kardeşe “En İyi Yönetmen” ödülünü de beraberinde getirdi.
Filistin filmlerini izlemek, duygusal olarak hiçbir zaman kolay değil fakat Hind Rajab’ın Sesi’nde bu his çok daha fazlası… Ne yazılsa çizilse bu filmin yanında bir kıymeti yok. 9 Ocak 2024 yılında ailesiyle bir arabada mahsur kalan 6 yaşındaki Hind Rijab’ın son saatlerine bir iletişim merkezi aracılığıyla şahit oluyoruz. İsrail güçlerinin yine çoluk çocuk aile demeden saldırdığı, tek bir arabaya 300den fazla merminin isabet ettiği olayda ne yazık ki kimse sağ çıkmadı. Film bir drama yaratmıyor aksine gerçeği rahatsız edici bir çıplaklıkla gösteriyor. Telefonumuzdan kanlı canlı bir soykırım izlediğimiz dönemde, Hind Rajab’ın Sesi bir şeyler değiştirmeyecek muhtemelen ama yaşananları tekrar tekrar hatırlatacak, şu an ve umuyorum ki soykırımın bittiği yakın gelecekte… O gün gelene kadar “nehirden denize özgür Filistin” demeye devam edeceğiz.
Yorum Yaz