Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
İskenderiye, tarih kitaplarının satır aralarına sıkışmış gizemli ve ihtişamı çağrıştıran şehir. Büyük İskender’in kurduğu, Akdeniz’in kıyısında bir ticaret ve kültür kavşağı. Bir dönem bilginin merkezi, kütüphanesiyle insanlığın hafızası, feneriyle dünyanın gözleri… Benim için bu şehir, gitmeden önce hep iki düzlemde vardı: tarih kitaplarının kuru cümlelerinde ve sanat eserlerinde kurulan imgelerinde. Gentile Bellini’nin İskenderiye’de Vaaz Eden Aziz Markus tablosu da bu merakın başlıca sebebiydi. O tablo, gerçeği değil; Batı’nın Doğu’ya dair düşlerini, korkularını ve hayranlıklarını gösteriyordu. Ben de o düşle gerçek arasındaki mesafeyi ölçmek için yola çıktım.
İskenderiye’de gördüğüm trajik dönüşüm belki de dünya tarihinin en bahtsız şehri olma unvanının kazandırabilir ona . Bir zamanlar Akdeniz'in en parlak incisi olan bu liman kenti, modern mimarinin ve kültürel dönüşümlerin etkisiyle tarihi kimliğinden uzaklaşmış. Bir zamanlar görkemli yapıların yükseldiği, yaklaşık 4000 sarayın bulunduğu topraklarda, bugün ihmal edilmiş ve bakımsız binaların silüetleri yükseliyor. Bu durum, şehrin tarihi mirasının yavaş yavaş kayboluşunu ve bir zamanların canlı metropolünün sessiz bir harabeye dönüşümünü acı bir şekilde gösteriyor. Şehir, sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda kültürel ve ruhsal olarak da bir çöküş yaşıyor. Bu dönüşüm, geçmişin ihtişamı ile bugünün ihmali arasındaki keskin tezatı ortaya koyuyor. Büyük İskender’in akıl almaz hızından ve fetih gücünden mi bilmiyorum, yıllardır görmek istediğim o masalsı dünya burası olmamalı.
İskender’in şehri
Büyük İskender adıyla bilinen III. Aleksandros, MÖ 356 yılında Makedonya'daki Pella şehrinde dünyaya gelir. Babası Kral II. Philip onu okuma-yazma ve lir çalma ile çok küçük yaşta tanıştırır. İskender'i gerçekten özel kılan, sadece savaştaki dehası ve fetihleri değildir şüphesiz. 13 yaşında Aristoteles'den dersler almaya başlar. Aristoteles'in ona kazandırdığı felsefi düşünce, stratejik mantık ve liderlik yetenekleri, İskender'in sadece bir savaşçı değil, aynı zamanda fetihlerini yönetebilen ve uygarlıkları birleştirebilen bir lider olmasını sağlar.
Aleksandros savaş alanlarında bile yanında bir grup bilim insanı ve botanikçi taşır. Fethettiği her yeni toprağın florasını, faunasını ve coğrafyasını bizzat inceler, hatta o zamanlar bilinmeyen birçok hayvan türünü batı dünyasına tanıtır. Onun için fetih, sadece toprak almak değil, aynı zamanda bilgiye ulaşmak ve bilinmeyeni keşfetmektir. Bu tutkusu, onu bir savaşçının ötesine taşıyarak, tarihin en büyük kaşiflerinden ve entelektüel liderlerinden biri haline getirdi. Aynı zamanda fethettiği coğrafyalarda kalıcı bir etki bırakmayı amaçlayan bir siyasetçiydi.
İskender, ordularını takip eden Yunan yerleşimcileri, tüccarları ve sanatçıları da doğuya taşır. Bu durum, Yunan dilinin, sanatının ve düşüncesinin Pers, Mısır ve Hint kültürleriyle harmanlandığı Helenistik Dönem'in başlangıcı olur. Kendisi de bu birleşime öncülük ederek Persli soylu bir kadın olan Roksana ile evlenir ve Pers krallarının bazı geleneklerini benimser. Ardından ünlü Susa düğünlerinde komutanlarını Pers prensesleriyle evlendirir. Persli askerleri ordusuna katıp, yerel halklardan yöneticiler atar. Bu adımlar, Helenistik kültür ile Pers mirasını kaynaştırma arzusunun göstergesidir. Makedon askerlerinin tepkisine rağmen, İskender’in hayali yalnızca sınırları genişletmek değil, farklı kültürleri ortak bir imparatorluk kimliği altında birleştirmek olur.
Bu kültürel kaynaşma, fethettiği topraklarda kurduğu ve birçoğuna İskenderiye adını verdiği şehirlerde somutlaştı. Bu şehirler, Yunan mimarisine sahip olmalarına rağmen farklı inançlardan, dillerden ve geleneklerden insanları bir araya getiren canlı merkezlerdi. MÖ 322’de Mısır’ı da fetheden Büyük İskender, Antik Çağ’ın en önemli mimarlarından biri olan Rodoslu Deinokrates'a şehrin mimari planını çizdirir. Deinokrates Miletos'lu Hippodamos'un ''ızgara kent'' planından esinlenmiştir. Bu yüzden şehrin mimarisi satranç tahtasına benzemektedir. Antik Çağ’da İskenderiye'nin nüfusu 1 milyona yakındır, bu da şehrin ne kadar önemli olduğunun göstergelerinden biridir.

İskenderiye kütüphanesi ve feneri
Antik dünyanın en görkemli yapılarından ikisi İskenderiye’de yükseliyordu: Pharos Feneri ve İskenderiye Kütüphanesi. Kesin tarihi bilinmemekle birlikte MÖ 280’li yıllarda Ptolemaios hanedanı döneminde inşa edildiği düşünülen fener, Knidoslu Sostratos’un eseri olup 110 metreyi aşan yüksekliğiyle yüzyıllarca denizcilere yol gösterdi. Cam aynalarıyla ışığı onlarca kilometre uzağa yansıtan bu yapı yalnızca bir deniz feneri değil, aynı zamanda medeniyetin parıldayan simgesiydi. Depremlerle yıkılarak günümüze ulaşamayan fener de hafızalarda Antik Çağ’ın mühendislik harikası olarak kaldı.
Aynı dönemde kurulan İskenderiye Kütüphanesi sadece kitapların yer aldığı bir yapı olmanın çok ötesinde Museion adıyla bir üniversite işlevi görüyordu. Öklid, Arşimet, Eratosthenes gibi bilginlerin ders verdiği bu merkezde yüz binlerce eser toplanmıştı. Antik Çağ’ın bilgeliği, sanatın ve dinlerin mirası burada arşivlenmişti. Defalarca yangınlar ve yıkımlarla harap olsa da, kütüphane insanlık için bilgiye duyulan arzunun ölümsüz bir sembolü haline geldi. Günümüze ulaşmayan İskenderiye Kütüphanesi, ilk olarak MÖ 47’de Caesar'ın İskenderiye kuşatmasında kısmi olarak yanar. Ancak büyük bir bölümü ayakta kalır. Kütüphane ikinci hasarı ise MS 297 yılında Roma İmparatoru Diocletianus kuşatması sırasında alır.
391 yılında Roma İmparatoru I. Theodosius, imparatorluk sınırları içindeki Pagan tapınaklarının yıkılmasını emreder. Çünkü Roma artık bir Hristiyan devletidir ve Hıristiyanlık öncesi Pagan eserlerinin yakılması istenir.
1. Theodosius'un emri sonrası İskenderiye piskoposu Theophilus Serapeum kütüphanesini yakarak yerine kilise yaptırır. İskenderiye Kütüphanesi ise hayatı filmlere konu olan Yunan kadın Matematikçi ve astronom Hypatia'nın 415 yılında öldürülmesi sırasında yakılır.
Hz. Ömer 641 yılında İskenderiye'yi fethettiğinde ise İskenderiye kütüphanesinin sadece kalıntıları kalmıştır.

Bellini ve hayali şehir
Günümüzde Milano’daki Brera Pinacoteca müzesinde yer alan dev boyutlardaki “İskenderiye’de Vaaz Eden Aziz Markos” tablosunda mekan İskenderiye olarak atfedilmiş. Tabloya baktığınızda ilk göze çarpan şey, İskenderiye’nin sahte bir yeniden inşası. Farklı zaman ve mekanların kolajını yaparken Bellini bu şehri düşünmüş, tıpkı Büyük İskender’in halkları ve kültürleri birleştirmedeki istekliliği gibi.
Bellini, hayatında hiç görmediği bu şehri, Venedik’te yer Alan San Marco Bazilikası ve Ayasofya’nın karışımı gibi resmediyor ama aslında, resmin odak noktasında çizdiği bu muhteşem yapı Serapis Tapınağı’nın temsili. Burada vaaz veren Aziz Markos Hristiyanlık için önemli bir karakter çünkü İncil yazarlarından biri ve İskenderiye’de öldürülüyor. Aziz vaaz verirken, etrafındaki kalabalık hem Antik Roma’ya hem de 15. yüzyıl Osmanlısı’na ait. Zamanın katmanları birbirine karışıyor. Resmin en dikkat çekici ayrıntısı ise Gentile Bellini’nin kendi figürü ve boynunda asılı duran madalyon: Fatih Sultan Mehmed’in portresi. Aynı yüzyılda İstanbul’u fetheden padişah, burada İskenderiye’nin kalabalığında bir sembole dönüşmüş. Bu küçük detay, Avrupa’nın Doğu’ya nasıl baktığını anlamak için büyük bir ipucu veriyor. Doğu, Avrupa’nın zihninde kendi tarihini ve kimliğini anlamak için bir sahneye dönüşmüş.
Bellini’nin Osmanlı ile ilişkisi bir tesadüf değildir. Bellini, bizzat İstanbul’a davet edilmiş, Fatih Sultan Mehmed’in portresini yapmış bir ressamdı. O portrenin Avrupa’da yarattığı merak, Doğu’nun gücüyle yüzleşme arzusunu besledi. İskenderiye tablosundaki madalyon, hem Venedik’in Osmanlı’yla kurduğu ticari ve politik bağların yansıması, hem de bir tür zihinsel işgalin işaretidir: Doğu’yu resmin içine almak, ona sahip olmak demektir. Ama aynı zamanda bir kabul de vardır, Osmanlı’yı ve İslam dünyasını görmezden gelmek mümkün değildir. Onlar Akdeniz’in gerçek aktörüdür.

Ayakta kalanlar
Benim için bu tabloyu görüp İskenderiye’ye gitmek, bir zaman yolculuğu gibi oldu. Şehrin sokaklarında yürürken, Bellini’nin hayali İskenderiye’si ile gözümün önündeki şehir sürekli çarpıştı. Tarihten öğrendiğimiz büyük mirasın bugünkü izleri elbette silinmişti. Ne antik fener kalmış, ne kütüphanenin ihtişamı… Ama yine de şehirde yaşayan bir hafıza var. Kayıtbay Kalesi’ne gittiğimde, yıkılmış fenerin taşlarının burada kullanıldığını öğrendim.
Abul Abbas al-Mursi Camii’nde ise bambaşka bir katmanla karşılaştım. 13. yüzyılda yaşamış Endülüslü bir sûfînin türbesi üzerine inşa edilen cami, İskenderiye’nin İslam’la şereflenmesinin ardından günümüzde ayakta kalabilen simgelerinden biri. Caminin avlusunda otururken, tablodaki Hristiyan İskenderiye ile bu mekan arasında zihnimde bir köprü kuruldu. Mısırlı sûfî ve şair Muhammed b. Saîd el-Bûsîrî’nin Hz.Muhammed (sav) için yazdığı Kasîdetü’l-bürde’nin bu şehirde doğduğunu hatırladım. Türbesi camiinin yanında duruyordu. Yani İskenderiye, sadece eski dünyanın pagan ve Hristiyan hatırasını değil, yüzlerce yıllık İslam şiirini ve musikisini de taşıyor.
İskenderiye’ye gitmeden önce zihnimde tek bir şehir değil, birden çok şehir vardı. Büyük İskender’in kurduğu Helenistik metropol, Serapis Mabedi’nin gölgesinde yaşayan pagan İskenderiye, Aziz Markus’un kanıyla Hristiyanlığa yazılan İskenderiye, Hz. Ömer döneminde İslam’a açılan İskenderiye, Yavuz Sultan Selim’in seferiyle Osmanlı haritasına eklenen İskenderiye… Tarih boyunca her güç, her inanç ve her medeniyet bu şehirde kendi damgasını bırakmış ve fakat yıkıntılar arasında bunları görebilmek mümkün değil. İskenderiye, ticareti, sanatı, kültürü ile zirve olan şehirlerin gün gelip harabeye dönebileceğinin çarpıcı bir gösterimi.
Yorum Yaz