“Şiir gücünü mahremiyetinden ve eleştirelliğinden alır”

Röportaj

Şair Hasan Bozdaş: “Duvarlarını kendi örebilen ya da kendi yıkabilen bir şair, aydın, sanatçı veya entelektüel için bu ayrı ayrı tanımlanabilir. Bu toplumsal sözcülük yakıştırması ya da toplumdışılaştırma da değildir. Hatta şair ve toplum arasındaki mesafe her ikisine de iyi gelecek dönüşüm ve uyarıların sigortası gibidir. O yüzden şiirin gücünü mahremiyetten, yalnızlıktan hatta eleştirelliğinden aldığına neredeyse eminim.”

 Şair Hasan Bozdaş ile Necip Fazıl ilk eserler şiir ödülü alması vesilesiyle buluştuk. İlk kitabı Adil Bir Akşam’ın ardından İnsanın Madde Olmayan Kısmı adlı ikinci kitabıyla edebiyatımızda önemli bir yer edinen Bozdaş; teoloji, felsefe, hukuk, eski anlatılar gibi birçok alanın düşünsel katmanlarıyla kendi özgül şiirini ortaya koyuyor.

Bu yıl Necip Fazıl İlk Eserler Ödülünü aldınız. Öncelikle tebrik ediyoruz. Şair Louise Glück Nobel Edebiyat Ödülü konuşmasının bir bölümünde; “Eğer bir topluluk, bu türden bir şairi, sınır dışı etmek ya da görmezden gelmek yerine alkışlar ve yüceltirse bu şaire ne olur? Bana sorarsanız, böyle bir şair, kendisini tehdit altında ve köşeye sıkıştırılmış hissedecektir,” demişti. Sizin için de ödüllerin böyle bir yanı var mı? Ödül haberini aldığınızda neler hissettiniz?

Ödüller üzerinden yürüyen tartışmaları ve peşin hükümleri bir kenara bırakırsam, ödülün beni gerçekten sevindirdiğini söylemeliyim hatta bu sevincin, önemsenme, bilinme ve değer görme duygularının iç içe geçtiği bir karşılığı var. Yetkin bir jüri tarafından, başvuruya da dayanmayan bir sistemle verilmiş olması bu payeyi benim için ayrıca anlamlı kılıyor. Ödül haberi tebliğ edilmek üzere arandığımda, telaşla konuşmacısı olduğum bir panele yetişmeye çalışıyordum. Bu, ödülü aldığımı fark etmemi dahi engelledi. Bu nedenle düşünmeyi bilinçli olarak panel sonrasına erteledim. İnsanlar genelde olumsuzlukları ertelemeye meyillidirler, iyi bir şeyi düşünmeyi ertelemenin de insan ruhuna iyi geldiğini bu vesileyle deneyimlemiş oldum.  

Ödül eleştirel mesafeyi daraltıyor

Fakat ödül konusunun şu anda sevinçten çok bir duraksama yarattığını da söylemem gerek. Glück’ün işaret ettiği gerilim bana çok tanıdık geliyor. Ödüller hem özerklik hem de bireysel sesin korunması açısından birer tehdit olarak algılanabilir. Ben şairi hem toplumu etkileyecek kadar yakın ama aynı zamanda toplumdan etkilenmeyecek kadar uzak; toplumu gören, sesini ulaştırabilen ama aynı zamanda toplumsal sınırların dışında, olanların ve olasılıkların farkında olabileceği bir hâkim noktada konumlandırıyorum. Duvarlarını kendi örebilen ya da kendi yıkabilen bir şair, aydın, sanatçı veya entelektüel için bu ayrı ayrı tanımlanabilir. Bu toplumsal sözcülük yakıştırması ya da toplumdışılaştırma da değildir. Hatta şair ve toplum arasındaki mesafe her ikisine de iyi gelecek dönüşüm ve uyarıların sigortası gibidir. O yüzden şiirin gücünü mahremiyetten, yalnızlıktan hatta eleştirelliğinden aldığına neredeyse eminim. Bu da onu kendi rolünü kendisinin üretmesine zorlar, kendisi bir denetim mekanizmasına dönüşür, hazır bir role dahil olmadığı için özgürleşir, duyarlılık böyle oluşur. Ödül yani alkış, eleştirel mesafeyi daraltıyor, doğal olarak huzursuz personayı bir konfora dahil ediyorsa o zaman şair tehdit altındadır. Bir de ödülün bir tamamlanma hissi verme tehlikesi var ki poetik şahsiyetin sonu demektir. 

Şiir kendimi ve Allah’ı düşünmenin yolu

Şiirlerinizdeki çizgi kavramından bahsetmek istiyorum öncelikle. Çizginin boşluğu doldurması, insanın bir irade ortaya koyarak yeryüzündeki çabasını hatırlatırken daha sonraki şiirlerde, “tanrının müdahil anlatıcı olarak kitaba girmesi” söz konusu. Bu ikisi arasında olan her şey de tam olarak hayat yolculuğu oluyor sanıyorum. Şiirlerinizden hareketle bu konuda siz ne söylemek istersiniz?

Şiir hem dünya bilgisine dahil hem onun dışında; katmanlı, sezgisel, hakiki. Çizgi de bunu ifade ediyor aslında. İnsanın serüveni uzay zamanda bir çizgiye tekabül ediyor, doğrultusunu bilmiyoruz, rotasını bazen o çiziyor, bazen engeller belirliyor ama eninde sonunda estetik bir motif değil çizgi şiirimde.  Boşluk dururken çizgi çekmek, izi olan bir tercih yapmak demek. Boşluk, henüz sorumluluk alınmamış bir alanken; çizgi olmak, insan olmak yani irade göstermek, iddiada bulunmak, ize dönüşmek anlamına geliyor. İkinci kitabım tam olarak düşünmede hâl tecrübesini yansıtıyor, kavramlar üzerine ve en çok da varlık üzerine düşündüm bu sayede. Şiiri, kendimi ve Allah’ı düşünmenin yolu olarak keşfettiğimden bu yana daha çok önemsiyorum. Boşlukları dolduranların en güzeli. Eninde sonunda kendi çizgimi tanımasını ve sevmesini istiyorum.  

Teoloji, felsefe, hukuk, doğu kültürü, bazı eski anlatılar iç içe geçip bir şairin zihninden geçerek ayrı bir öz sunuyor bize kitabınızda. Düşüncenin ön planda olduğunu düşündürecek şiirleriniz var. Sizce şiirin duygu ve düşünce yükü, dengesi nasıl olmalı?

Şiir bir hâldir, keşiftir, sezgidir ve bunlara dair bir deneydir. Aynı zamanda şiir bir bilgidir, diğer bilgilerin üst bilgisidir. Tecrübe edilemez fakat bilinir. Sözün kendi potansiyelini keşfettiği en derin düşünce biçimidir. Dil felsefesine ne kadar benziyor halbuki. Onu felsefeden ayıran şey, evrensel bilgi ve hisleri dilin imkanlarına estetik olanaklarla indirgeyebilmek belki. Poiesis denilen, o varlığı ortaya çıkarma dürtüsü bize tam bir şablon sunmuyor. Şablonlar değer yargılarımız ve bilgimiz olanağında hazırlanıyor. Ama şiir tarihi, şiirden anlaşılan şeylerin sıklıkla değiştiği ve benzeşmediğini gösteren de bir tarih. Hikâyeden retoriğe, retorikten insan bilgisine dönüştü şiir ve modernite ile tanıştı. Şiire salt tasarımsal bakmadığım için duygu yükü ve düşünce yükü arasında adil bir denge kuramam. Bu denge poetik öznenin şahsına münhasırdır. Nihayetinde şiir, onun hâlidir, onun dışavurumudur. Teoloji ve felsefe bilen bir şair, herhangi bir şeyi bilen bir şair, varlıkla ve dille bildikleri aracılığıyla temas kuruyordur. Fakat şiir, kuralları olan bir varlıktır, şiirsel bilginin önüne başka bir bilginin geçmesini istemez. Bu yüzden denge bozulduğunda, şiirin sesi entelektin sesini aşamadığında; hükmü kamu verecektir. 

İnsanın Madde Olmayan Kısmı uzun sayılabilecek şiirlerden oluşuyor. Şiirlerin bazılarında “düzyazı şiir” bölümleri var. Bu bir tasarım mı? Yoksa içerik ya da dizeme göre şairin akışa kulak vermesi hâli mi?

Şiirde bilinçakışına teslim oluyorum ve her zaman nizami konuşan bir ses yok. Bazen müzikal bazen muzip bazen bipolar. Frekansın dolu olmasından rahatsız değilim. Bu yüzden metnin kendi direncini dinlemeye çalışıyorum. Şiir bazı yerlerde dizeyi taşımayı reddediyor. Bazı yerlerde anlatı, dize bütünlüğüne sığmıyor. Orada kesmek, bölmek ya da inceltmek yerine, dili bir süreliğine düz bir akışa bırakmak daha dürüst geliyor bana. Düzyazı şiir bölümleri bir tür soluklanma alanı gibi görülebilir ama orada daha yoğun ve daha hızlı konuşan bir anlatıcı var, bu ihmal edilmemeli. Bir de bazı düşünceler var ki, dize hâlinde söylendiğinde kendini fazla gösteriyor. Şiirsel görünmeye başlıyor. Oysa ben bazı cümlelerin neredeyse sıradan kalmasını istiyorum. Hatta yer yer sert, kuru ya da düzensiz olmasını. Düzyazı bölümleri bu imkânı sağlıyor. O yüzden bir tasarım ama bazen zorunlu bir tasarım. 

Poetik Chart Ya Da Şiirin Rotası adlı şiirinizle bir nevi poetikanızı ortaya koyuyorsunuz. “Özgür her kuşun rotası vardır.”, “Pilotlar ve şairler her koşulda uçabilirler, ama yaptıkları sadece uçuş bilgisayarını mı kullanmaktır, uçuştan zevk mi almaktır?” diyor ve son olarak pilot ve şairin farkından bahsediyorsunuz. Bu kısmı biraz konuşabilir miyiz?

Poetikam olarak anlaşılmasından dolayı mutlu olduğumu belirteyim, çünkü öyle. Kitaptaki tüm şiirler Poetik Chart içindir belki. Orada havacılık kavramlarıyla şiire ait kavramları uzlaştırdım, bir şairin kavramsal haritasına ulaşarak aletli mi yoksa görerek mi bir uçuş gerçekleştirdiğini anlayıp modern şiirin imkanlarına daha teknik bir noktadan ulaşmak istedim. Pilotun irfanı uçuş bilgisayarıdır, en kötü şartlarda dahi verilerle uçabilir. Bir şairin formül bilgisine benziyor, tasarımsal bir poetika. Her detayı formüle edilmiş, keşfedilebilirliği zayıf ve öngörülebilir bir şiir. Bir de görerek uçuş var, VFR. Her koşulda değişebilen, âna uyarlanabilen… Ben sorayım. Şiir hangisini tercih eder? Montaj masasıyla şiir yazılabilir mi yoksa özgür bir kuş her koşulda kendisine yeni rotalar bulabilir mi?

 

Yorum Yaz