“Sanat, bir tarafımızın sürekli amatör kalması demektir”

Röportaj

Yazar Ayşe Sevim:Ben, farklı bir görüşten birine, tamamıyla zıt bir şekilde bir eser sipariş edilmesine “İşime bakarım, profesyonelim.” diye yaklaşan biri değilim. Çünkü sanat, profesyonellik kaldırmayan bir şeydir. Sanat, bir tarafımızın sürekli amatör kalması demektir.”

 Çocukluk, yetişkinlerin kör kuyusudur. Bu yüzden yüzeye neyin çıkacağını kestirmek her zaman mümkün olmaz. Bu sayımızda, Necip Fazıl Çocuk Edebiyatı Ödülü’nü alan Ayşe Sevim ile çocukluk ve yetişkinlik arasındaki gerilime, teknolojinin insanla kurduğu ilişkiye, toplumsal hafızaya ve türlerin birbiriyle temasına sarkıttığımız iple birlikte bakıyoruz.

Çocuklar için yazarken estetik bütünlük ile etik hassasiyet sizin için nerede kesişiyor?

Ben başta bir yazarım ve yazdığım metinler sahip olduğum dünyadan çıkar. Etik hassasiyet, metne sonradan eklenen bir şey değildir; yazarın zihninin ve hayatının doğal bir parçasıdır. Çocuk edebiyatına sıra gelince kendimi ayrıca düzenleyen biri değilim. Estetik zaten bizde olması gereken bir şeydir; o olmadan yazarlık olmaz. Bir metinde etik olan şey, yazarın dünyasından kendiliğinden çıkar.

Hikâye Anahtarcısı serinizde toplumsal hafızayla güçlü bir bağ kuruyorsunuz. Bugün edebiyat bireyin iç dünyasında ve toplumsal hafızada nasıl bir yerde duruyor?

Yetişkin edebiyatında şöyle bir durum var: Bireyin, toplumsal hafızayı artık çok önemsemediği bir yetişkin edebiyatı söz konusu, Avrupa’da da böyle. Toplumsal hafızayı önemseyen üretimler ise daha çok didaktik olan ve gençlere bir yön vermek amacıyla, devletler tarafından desteklenen yapımlar hâlinde karşımıza çıkıyor. Bunların arasında başarılı sonuçlar yok mu, elbette var. Fakat yazarı etkileyen şey bireyselliğin çok önde olması. İki yüz yıl önce yaşamıyoruz, doğal olarak bireysellik artmış durumda. Bununla birlikte aileler küçüldü ve insanlar büyük şehirlerde daha yalnızlaştı. Dolaylı olarak bu durum kalemimize de yansıdı.

Bunu, bir önceki soruyla bağlantılı olarak, içimize sindirmeden bir görev bilinciyle yaptığımızda metinde sırıtıyor. Çocuk edebiyatında bile sırıtıyor. Editörlük de yaptığım için, çok fazla konuşan, ideallerini savunan, ideali çocuğa geçirmeye çalışan pek çok metinle karşılaşıyoruz. Ama bu, organik bir bağ kurmuyor. O yüzden önce kişinin kendisinin bu eksikliği hissetmesi gerekiyor. Ne demek istiyorum: Bireyin iç dünyasındaki ve toplumsal hafızadaki eksikliği, zincir kopukluğunu, önce kendi hayatında hissetmesi lazım. Böyle hisseden çok yazar var, bu makasın açıldığını gören, bundan tedirgin olan, endişe eden çok yazar var. Bunu hem yetişkin edebiyatında hem çocuk edebiyatında yazıyorlar. Tabii ki daha filtreli yazıyoruz. 

Nihayetinde bir destanı günümüze uyarladığımızda ya da tarihî bir vakayı anlattığımızda, çocuklar için yazdığımızdan mizaha daha çok yer vermek durumundayız. Bu gibi pek çok teknik mesele var ama bu, bence kişinin kendi görüşüyle ilgili. Ben, farklı bir görüşten birine, tamamıyla zıt bir şekilde bir eser sipariş edilmesine “İşime bakarım, profesyonelim.” diye yaklaşan biri değilim. Çünkü sanat, profesyonellik kaldırmayan bir şeydir. Sanat, bir tarafımızın sürekli amatör kalması demektir.

Bir doktor on yıl boyunca aynı ameliyatı yapsa, hastanızı o doktora götürmek istersiniz; çünkü dersiniz ki on yıl boyunca günde üç defa bu ameliyatı yapıyor, çok uzman, pek çok farklı vakayı görmüş. Ama bir yazar hiçbir zaman şunu söyleyemez: “Ben on yıldır yazıyorum, her sene daha iyi yazıyorum. İlk kitaplarımdan son kitaplarım daha güzel ve seneye daha iyisini yazacağım.” Biz böyle konuşan insanlar değiliz. Biz biraz karanlık bir yolda yürüyoruz. O yüzden yaptığımız işle kişiliğimizin biraz bütünleşmesi gerektiğine inanıyorum. Aksi hâlde başarılı olunabilir, ama bir müddet sonra bunun insanın elinde çatlayacağını, kırılacağını düşünüyorum.

Metinlerinizde şiirsel bir ritim dikkat çekiyor. Şiir ile çocuk edebiyatı arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

İlginç bir şekilde şiirin yapısıyla çocuk edebiyatının yapısı çok benziyor. Okul öncesinde çalıştım ama asıl alanım orası değil. Şöyle bir durum var: Kelimelere kendi anlamlarının dışında bir anlamla bakıyorsunuz ve bu, insanı çok hür bırakan bir şey. Sadece kelimeler değil, mesela bir arkadaşınız olduğunu düşünün, ismi Leyla olsun. Leyla’yı tanımıyorsunuz. Tanıdığınızda ise, özellikle artık göremez hâle gelirsiniz. Leyla için “yemek yapmayı seven, şöyle böyle” gibi bir tanım oluşur. O kişi, tanımlandığı için yeni bir açılıma geçemez. Kelimelerde de durum böyledir.

Ama Leyla’yı alıp bambaşka bir yere götürseniz, hiç tanınmadığı bir yere… Orada Leyla’ya, kendisiyle ilgili bir dünya kurabilmesi için ikinci bir fırsat verilmiş olur. Kelimelerde de şiire böyle bir imkân sunuyoruz. Yakın anlamları kullanıyoruz ama tam anlamıyla sabit bir yapı kurmuyoruz. Özellikle İkinci Yeni ve İkinci Yeni sonrası şiirler böyledir.

Çocuk edebiyatında da benzer bir durum vardır. Çocuklar kelimelerin anlamlarını tam bilmedikleri için, onları yakın anlamlarıyla kullanmaya çalışırlar ve bu, şiirsel bir dile dönüşür. Mesela büyük oğlumla bir resim sergisine gitmiştik. Çıkışta bana “Beni bu resim tarlasına getirdiğin için çok teşekkür ederim.” demişti. Çünkü tarlada da toplu bir şeyler vardır, sergide de. İkisinin mantığını tam ayırt edemiyor ama şiirsel bir ifade kuruyor. Kelimeler tam yerine oturmamıştır; ama bunu çocuk bilinçli yapmaz. Yetişkinin ise bunun için bilinç kullanması gerekir.

İkisi arasında çok kuvvetli bir bağ var. Okul öncesinden sonraki dönemlerde de bu bağ devam ediyor. Açıkçası kavramlar, kelimeler, tanımlar, hayatlar tam oturmadığı için… Şiirde de durum böyledir. İsmet Özel’in dediği gibi, şiir “akıl ile yaşanılan hayat arasındaki köprü”dür. Edebiyat bir tarafıyla bütünüyle buna hizmet etmese de, bir tarafıyla mutlaka buna temas eder.

Çocuk edebiyatı onarımı tek başına yapamaz

Aile, gelenek ve kuşaklar arası bağlar çağdaş dünyada nasıl dönüşüyor? Çocuk edebiyatı bu hafızayı diri tutabilir mi?

Bu bağların zayıflaması çağdaş dünyada çok normal. Aileler küçüldü, insanlar yalnızlaştı ve kuşaklar arası aktarım zayıfladı. Bu durum yalnızca sanatta değil, hayatın her alanında kendini gösteriyor. Çocuk edebiyatı bu meseleye dikkat çekebilir ama tek başına bu bağları onaramaz. Bunun için politikalar, sosyal yapılar ve bilinçli tercihler gerekiyor. Yine de yaşlı–çocuk ilişkisinin çok kıymetli olduğunu ve hayata renk kattığını düşünüyorum.

 

Yapay zekânın kurgu üretebildiği bir çağda edebiyat nereye evriliyor?

Yapay zekâ çok hızlı gelişiyor ve kendini sürekli yeniliyor. Bugün kurgu üretebiliyor, yarın üslup da dönüştürebilir. Biz de yazmaya taklitle başlıyoruz; zamanla kendi sesimizi buluyoruz. Bu yüzden “asla yapamaz” demek konusunda çok emin değilim. Tarihte pek çok dönüşüm önce imkânsız görülüp sonra normalleşti. Edebiyat çok özel bir alan ama sonuçta vahiy değil; bir şeye dönüşecek. Ne olacağını ise henüz bilmiyoruz.

Ödüller “seni görüyorum” der, yazara

 Necip Fazıl Kısakürek Çocuk Edebiyatı Ödülü sizin için ne ifade ediyor?

Ödül bizim için çok önemli bir şey. Yazar bazen şunu söyleyebiliyor: “Teşekkür ederim ama bunu beklemiyorum.” ya da “Ben zaten kendim için yazıyorum, okur için değil.” Bu, aslında çok samimi bir cümle değil. Şu açıdan samimi bulunabilir: Sadece okur için yazmayan, “Yazdıklarım görünmesin, bununla ilgili hiçbir derdim yok.” diyen biri bunu bastırma ihtiyacı da hissetmez. Ama hepimiz, bastırsak bile, yazdıklarımızın ulaşmasını, görülmesini, tanıklık edilmesini istiyoruz.

Fakat yaptığımız şey şu değil: Biz yazar olarak okura göre bir metin yazmıyoruz. Mesela okur şöyle bir şey hayal ediyor; bu, çocuk edebiyatında Türkiye’de artık çok fazla baskı olmaya başladı: Öğretmenlerin, müdürlerin ya da velilerin isteklerine göre, ihtiyaçlara ya da yeni müfredata göre bir kitap yazmak. Bu, yazarı ilgilendiren bir şey değil. Böyle bir şey yapmak istiyorsanız eğitim kitabı yazabilirsiniz ama bu edebiyat olmaz.

Yazar, okurun ne istediğiyle ya da neyi tercih ettiğiyle ilgilenen kişi değildir; ama yazdıklarından sonra okul tarafından takdir edilmesini önemser. Bu benim için önemli bir şey. Biraz önceki soruda da söylediğim gibi, bir doktor on sene boyunca aynı ameliyatı yaptığında bir mevki kazanır. Ama bir yazar bir sabah uyanıp “Artık yazamıyorum.” diyebilir. Bütün teknikleri bilmesine rağmen bunu başaramayabilir. Biz riskli, karanlık bir yolda yürüdüğümüz için, bence ödül “Seni görüyorum.” demektir. Ben de görülmeyi önemsiyorum.

Şahit olmak çok önemli bir şey. Pek çok yerde şahitlikten söz edilir. Kur’an’da da şahitlerden bahsedilir; Allah Resulü (s.a.v.) “Şahit ol ya Rab.” der. Çünkü her şeyin şahidi olan Allah’a, bu şahitlik tekrar seslenilerek ifade edilir. Ya da insanın başına korkunç bir şey geldiğinde… Travmanın tanımı da budur aslında: Başınıza gelen şeyin korkunçluğu değil, o anda hiç kimsenin sizi görmemesi, “Evet, sen bunu yaşadın, ben senin yanındayım.” dememesi, “Seni koruyacağım.” dememesidir. Biz görünmek isteyen varlıklarız.

O yüzden bu ödül törenini de bir görünme biçimi olarak kabul ediyorum ve alacağım için çok mutluyum. Heyecanlıyım. Bu güzel ve anlamlı sorular için çok teşekkür ediyorum.

Yorum Yaz