Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Henüz çok küçük yaşta müzikle tanışan saksafon virtüözü, besteci ve prodüktör Anıl Şallıel, 14 yaşında profesyonel sahnelere adım atarak bugün Türkiye ve uluslararası caz sahnesinde kendine özgü bir yer edindi. Şallıel, o dönemi şöyle anlatıyor: “O yıllarda müzik benim oyun alanımdı ama aynı zamanda sığınağımdı. Kendimi rahat ifade ettiğim yer saksofondu. Bugün de Anadolu’nun melodik hafızasını Batı’nın armonik dünyasıyla birleştiriyorum.”
Cazın doğaçlamaya yaslanan özgür dili, doğru müzisyenin elinde bir hikâyeye dönüşür. Türkiye’de bu dili hem teknik ustalıkla hem de duygusal derinlikle konuşabilen isimlerin başında ise saksafon virtüözü Anıl Şallıel geliyor. Enstrümantal müziği sadece dinlenen değil, hissedilen bir anlatıya dönüştüren Şallıel, çocuk yaşta başladığı müzik yolculuğunu bugün Türkiye ve uluslararası caz sahnesinde kendine özgü bir yere taşıyor. Müzikal yolculuğuna 8 yaşında, saksafon sanatçısı babası Mümin Şallıel’in teşvikiyle başlayan Anıl Şallıel, 14 yaşında profesyonel sahnelere adım attı. Henüz 15 yaşındayken Dave Weckl’in de yer aldığı Orhan Osman imzalı Turkophony projesiyle aynı sahneyi paylaşarak dikkat çeken Şallıel, erken yaşta edindiği sahne ve stüdyo deneyimini çok yönlü bir müzikal kimliğe dönüştürdü. Kavela, Effective Band, Onur Mete Band, Ercüment Vural Band, İstanbul Superband ve Aşkın Arsunan Jazzino Band gibi önemli projelerde yer alan sanatçı, caz sahnesindeki üretkenliğini popüler müzikle de buluşturdu. Göksel, Volkan Konak, Teoman, Yalın, Manga, Sıla ve Mehmet Erdem gibi birçok önemli ismin albüm ve sahne performanslarında nefesiyle yer aldı. Ayrıca cazdan funk’a, pop’tan film müziklerine uzanan geniş bir alanda üretim yapan Şallıel, What Da Funk Project kapsamında Kelli Sae ve Omar gibi uluslararası isimlerle de sahne aldı. Şallıel “Sevince”, “İhanetten Geri Kalan”, “Arapsaçı”, “Kurşun Adres Sormaz Ki”, “Dağlar Dağladı Beni” ve “İstanbul’da Sonbahar” gibi hafızalara kazınmış eserleri yeniden yorumlayan yaklaşımıyla dinleyiciye tanıdık ama yeni bir müzikal deneyim sundu. Bugün hem solo projeleri hem de farklı orkestralarla sahne aldığı konserlerle Türkiye’de ve uluslararası platformlarda cazın yenilikçi yüzlerinden biri olarak öne çıkan Şallıel, Türk müziğinin geleneksel motiflerini modern caz öğeleriyle aynı nefeste buluşturuyor.
Bu çok katmanlı müzikal yaklaşım, “Anıl Şallıel ve Arkadaşları” konser serisiyle geçtiğimiz günlerde Atatürk Kültür Merkezi (AKM) sahnesinde de karşılık buldu. Çok sesli müziğin coşkusunu dinleyiciyle buluşturan gecede Anıl Şallıel’e, Mlisa ve Aydilge eşlik etti. Her konserde farklı bir müzikal yolculuk sunan "Anıl Şallıel ve Arkadaşları" konser serisi, nefesli ve yaylı orkestranın gücüyle müziğin, sahne sanatları ve eğlencenin iç içe geçtiği özgün bir deneyim vadediyor. Müziğin birleştirici gücünün sahneye taşınacağı ve yapımcılığını Özge Şenocak ve Çiçek Çakır'ın üstlendiği konser serisi, Mayıs 2026'ya kadar her ay farklı konuklarla AKM'de sanatseverlerle buluşacak. Litros Sanat olarak Anıl Şallıel ile konuştuk. Çocukluğunda müzikle iç içe büyümesini, erken sahne deneyimlerini, çok yönlü enstrüman kullanımını, müzikal kimliğini ve “Anıl Şallıel ve Arkadaşları” konser serisini anlattı.
Müziğin hiç susmadığı bir evde büyüdüm
Anıl Bey, çocukluğunuza döndüğünüzde aklınıza nasıl bir ev, nasıl sesler geliyor? Müziğin o yıllardaki yerini biraz anlatır mısınız?
Müziğin gündelik hayatın doğal bir parçası olduğu bir evde büyüdüm. Evimizde ses hiç susmazdı; bazen bir plak, bazen babamın çalışmaları, bazen de evde kurulan küçük doğaçlamalar… Çocukluğum disiplinle özgürlüğün dengede olduğu, merak etmeye ve üretmeye teşvik eden bir ortamda geçti. Bu yüzden müzik benim için hiçbir zaman “uzak” ya da “ulaşılması zor” bir şey olmadı; hayatın içinden, evin içinden bir dildi.
Babanızın müzisyen olması ve sizi çok erken yaşta sahneyle tanıştırması, müziğe bakışınızı nasıl şekillendirdi peki?
Babam benim ilk öğretmenim ve ilk dinleyicimdi. Sahneyle erken tanışmam, müziği yalnızca çalınan bir şey değil, paylaşılan bir duygu olarak algılamamı sağladı. Küçük yaşta sahnede olmak, heyecanı yönetmeyi, dinleyiciyle bağ kurmayı ve müziğin sorumluluğunu erken öğrenmemi sağladı. Bugün hâlâ sahneye çıktığımda o çocuk heyecanı vardır ama yanında ciddi bir bilinç de taşır.
Hayalim insanlara dokunan müzik yapmak
Henüz çok küçük yaşlarda müzikle iç içe bir hayatınız başladı. 8 yaşında saksofonla tanışıp 14 yaşında profesyonel sahnelere çıktığınız o dönemlerde müzik sizin için ne ifade ediyordu? O yıllarda müzikle kurduğunuz bağ nasıldı?
O yıllarda müzik benim oyun alanımdı ama aynı zamanda sığınağımdı. Kendimi en rahat ifade ettiğim yer saksofondu. Kelimelerle anlatamadığım her şeyi sesle anlatabiliyordum. Profesyonel sahneye erken çıkmak, müziğe olan saygımı ve disiplinimi çok erken oturttu.
Saksofonu elinize aldığınızda hayal ettiğiniz “müzisyen olmak” ile bugününüz arasında nasıl bir bağ var? Zaman içinde bu hayal nasıl evrildi?
Aslında hayalim hâlâ aynı: Dürüst, duygusu olan ve insanlara dokunan müzik yapmak. Bugün teknik olarak, tecrübe olarak çok daha farklı bir noktadayım ama içimdeki motivasyon değişmedi. Sadece hayal daha çok katman kazandı; daha fazla sorumluluk, daha fazla anlatacak hikâye var.
Anadolu’nun melodik hafızasıyla Batı’nın armonik dünyası içimde
Birden çok nefesli enstrüman çalmanız müzikal kimliğinizi nasıl şekillendiriyor?
Her enstrüman bana başka bir karakterimi gösteriyor. Klarnet daha içsel ve köklü bir tarafımı açığa çıkarırken, saksofon daha özgür ve dışa dönük yanımı temsil ediyor. Flüt ise nefesin saflığını hatırlatıyor. Hepsi aynı ruhun farklı dilleri gibi.
Öyleyse caz, funk, pop ve Türk makamlarını harmanlayan müzikal yaklaşımınız kişisel ve sanatsal kimliğinizin bir yansıması diyebilir miyiz?
Kesinlikle. Ben tek bir müzik türüyle tanımlanabilecek biri değilim. Hayat da tek bir ritimde akmıyor zaten. Anadolu’nun melodik hafızasıyla Batı’nın armonik dünyası içimde doğal olarak birleşiyor. Bu bir tercih değil, bir sonuç.
Türk müziği ile Batı cazını bir araya getiren yaklaşımınızı nasıl tanımlıyorsunuz? Bir sentez mi, yoksa bir aidiyet hissi mi?
Ben bunu bir “sentez”den çok bir “aidiyet” olarak görüyorum. Çünkü ikisi de benim içimde doğal olarak var. Ne tamamen batılıyım ne de sadece geleneksel. Bu ikisinin arasında bir yerde değil, tam kesişim noktasındayım.
Kardeşimle aynı sahnede olmak doğal bir enerji
Bir parçayı oluştururken sizi en çok ne yönlendirir peki? Makam, ritim yoksa anın ruhu mu?
Her zaman anın ruhu. Teknik detaylar sonradan gelir. Eğer o anki duygu gerçekse, makam da ritim de kendiliğinden doğru yere oturur. Sahnedeyken de beni harekete geçiren şey dinleyiciyle kurduğum o görünmez bağdır.
2012’de Batu Şallıel ile “Şallıel Bros What da Funk Project”i kurdunuz. Kardeşinizle müzik yapmak nasıl bir deneyim?
Kardeşimle müzik yapmak kelimelerle anlatılması zor bir bağ. Aynı anda nefes alıp vermek gibi. Birbirimizin ne yapacağını sezebiliyoruz. Bu da sahnede çok güçlü ve doğal bir enerji yaratıyor. Tartışmalar da oluyor ama müzik her zaman ortak dilimiz.
Sahnede kendi dilimi bulduğumu hissettiğim an dönüm noktasıdır
Kariyerinizde en belirleyici dönüm noktası neydi?
Birden fazla var ama sahnede kendi dilimi bulduğumu hissettiğim anlar benim için dönüm noktasıdır. O anlarda artık bir şeyleri ispat etmeye çalışmıyorsunuz, sadece anlatıyorsunuz. Bu da müziğe bakışımı kökten değiştirdi.
Her konser başka bir hikâye
“Anıl Şallıel ve Arkadaşları” konser serisiyle geçtiğimiz günlerde Atatürk Kültür Merkezi (AKM) sahnesinde müzikseverlerle buluştunuz. Çok sesli müziğiniz coşkusunu hissettiğimiz gecede Mlisa ve Aydilge eşlik etti size. “Anıl Şallıel ve Arkadaşları” serisi nasıl doğdu?
Bu proje, müziğin paylaşarak çoğaldığına olan inancımdan doğdu. Her konser başka bir hikâye, başka bir atmosfer. Sahne benim ama anlatı hep birlikte kuruluyor.
Bu projeyle neyi hatırlatmak istiyorsunuz?
Canlı müziğin samimiyetini. Aynı sahnede farklı disiplinlerin, farklı hikâyelerin bir araya gelebileceğini… “Anıl Şallıel ve Arkadaşları” tek gecelik bir konser değil; Mayıs 2026’ya kadar sürecek bir yolculuk. Bu süreçte hem müziğin hem benim dönüşümümü izlemek mümkün olacak.
Gençler köklerini bilmeli
Son olarak; Türkiye’de caz ve nefesli enstrüman kültürü sınırlı. Bu noktada genç müzisyenler için ne hissediyorsunuz?
Bir sorumluluk hissediyorum. Nefesli enstrümanların sadece belli kalıplarla sınırlı olmadığını göstermek istiyorum. Genç müzisyenlere şunu söylemek isterim: Köklerinizi bilin ama korkmadan yeni yollar açın.
Yorum Yaz