Gelenek ve Süreklilik Bağlamında “Hâne” Sergisi

PLASTİK SANATLAR

Tophane-i Âmire, İstanbul’da sergi izleme deneyimini yalnızca görsel değil, düşünsel bir hâle dönüştüren nadir mekânlardan biri. Taşın ağırlığı, kubbelerin yüksekliği ve mekâna yayılan zamansızlık hissi, burada kurulan her anlatıyı ister istemez derinleştiriyor. Albayrak Grubu’nun 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesinden ilhamla hazırladığı  “Hâne”  İslam Sanatları Sergisi, bu tarihî mekânın hafızasıyla uyumlu bir biçimde, aile ve yuva kavramlarını soyut bir tema olmaktan çıkarıp yaşanan bir deneyime dönüştürüyor.

Küratörlüğünü Yasemin Karaca’nın üstlendiği sergi, ilk bakışta bile güçlü bir kurgu hissi veriyor. Karaca’nın yaklaşımı, klasik ve çağdaş üretimleri yan yana getiren bir sergilemeden öte; farklı kuşakları, malzemeleri ve anlatı dillerini aynı çatı altında bir arada tutan bir “hâne” fikri etrafında şekilleniyor. Sergi boyunca hissedilen bu bütünlük, parçalı ilerleyen ama dağılmayan bir anlatı kuruyor.

Serginin girişinde, henüz iç mekâna geçmeden karşılaşılan “Libâs” başlıklı mermer işleme eser, bana göre bu anlatının en güçlü eşiğini oluşturuyor. Bakara Suresi’nin 187. ayetinde geçen “Onlar sizin için bir örtüdür, siz de onlar için bir örtüsünüz” ifadesinden ilhamla tasarlanan eser, hattat Seyit Ahmet Depeler’in celî sülüs istifiyle şekilleniyor. Ayetin kadın ve erkeğe eşit biçimde seslenen evrensel dili, mermer gibi sert ve kalıcı bir malzeme üzerinde beklenmedik bir incelikle karşımıza çıkıyor. Mermer yüzeye verilen kumaş, hatta tül hissi, ayetin “örtü” metaforunu yalnızca kavramsal değil, duyusal bir deneyime dönüştürüyor.

Bu eseri özellikle etkileyici kılan nedir diye düşünüyorum… Farklı zamanlara ait estetik unsurları  bir araya getirmesi sanıyorum. Mermer üzerindeki örtü hissi, sanat tarihinden bildiğimiz Antik Roma heykellerindeki drapeleri hatırlatıyor. Yüzyıllar öncesinden tanıdık bu teknik duyarlılığın, İslam hat sanatıyla çağdaş bir yorum içinde buluşması son derece çarpıcı. Ayetin Arap harfleriyle, ağır bir taş zemin üzerinde böylesine zarif bir örtüyle görünür olması, geleneğin bugünün diliyle yeniden nasıl konuşabildiğini gösteriyor.

Sergi mekânına girildiğinde, bölümlerin parça parça ilerleyen ama birbiriyle konuşan yapısı dikkat çekiyor. Her alan, sanki bir hanenin farklı odaları gibi; kendi ritmine sahip ama aynı çatı altında bütünleşiyor. Bu bütünlüğün en önemli taşıyıcılarından biri ise sergide yer alan antika hat eserleri.

  1. yüzyıla tarihlenen Seyyid Mehmet Halis Efendi hattı başta olmak üzere; Şefik Bey, Hüsamettin Ahrârî ve Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye ait eserler, serginin en kıymetli ve en ağırbaşlı işleri arasında yer alıyor. Özellikle Ayasofya’daki devasa hat levhalarının hattatı olarak bildiğimiz Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin eserleri, sergiye yalnızca tarihsel değil, manevi bir derinlik de katıyor. Bu eserler, adeta bir hanenin büyükleri gibi; serginin merkezinde durarak diğer tüm işleri çevresinde toparlayan, birleştiren ve anlamlandıran bir rol üstleniyor.



“Hâne” yavaşlamayı ve bırakmayı öneriyor

Bu “büyüklerin” etrafında yer alan eserler  ise bir hanenin evlatları gibi konumlanıyor. Seramik hatlar, tezhipler, dijital işler ve mekânsal düzenlemeler; geleneğin gölgesinde kalmadan, ondan güç alarak var oluyor. Böylece sergi, geçmişle bugün arasında hiyerarşik değil, süreklilik esasına dayanan bir ilişki kuruyor. Aile büyüklerinin çevresinde konumlanan ama asla kopuk olmayan bir iletişim hissediyorsunuz bu hanede. 

 

Serap Ekizler Sönmez’e ait geometrik kandil tasarımları ise serginin atmosferini belirleyen şiirsel unsurlardan biri. Tavandan sarkan kandillerin yere düşen ışıkları, bizim kültürümüzde bir hanenin başat ögelerinden biri olan halıyı çağrıştırıyor. Bu yansıma, mekânın sert taş yüzeyini yumuşatarak ortama belirgin bir sıcaklık ve samimiyet katıyor. Işık aracılığıyla kurulan bu ilişki, “hâne” kavramını yalnızca mimari bir yapı olarak değil, yaşanan ve paylaşılan bir alan olarak okumamıza imkân tanıyor.

 

Sergide dikkat çeken bir diğer önemli unsur ise kadın sanatçıların sayıca güçlü biçimde temsil ediliyor olması. Hat, tezhip ve çağdaş üretimlerde kadın sanatçıların görünürlüğünün bu denli yüksek olması, yalnızca serginin çeşitliliğini arttırmakla kalmıyor; İslam sanatları alanında kadın üretiminin geldiği noktayı da gurur verici bir şekilde ortaya koyuyor. Bu durum, “hâne” fikrinin kapsayıcı ve çoğul yapısını destekleyen önemli bir detay olarak öne çıkıyor.

 

“Hâne” sergisi, izleyiciyi yüksek sesle yönlendiren bir anlatı kurmuyor. Bunun yerine, yavaşlamayı, durmayı ve bakmayı öneriyor. Tophane-i Âmire’nin tarihî dokusuyla birleşen bu küratoryal yaklaşım, aile kavramını idealize edilmiş bir imge olarak değil; kuşaklar, hatıralar ve üretimler arasında kurulan canlı bir bağ olarak yeniden düşünmeye alan açıyor. Sergiden çıkıldığında geriye kalan şey, tek tek eserlerden çok, bir hanenin içinde dolaşmış olma hissi oluyor

Yorum Yaz