Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Abdülmecit Efendi Köşkü’nün kapısından içeri adım attığım her sergide, sanki daha önce orada dolaşmış tüm düşüncelerin uçuştuğunu hissediyorum. Her gösterimle yeniden kurulan bir dünya, her yeni kurguda kendini ele vermeden devam eden bir anlatı… Bir yanda köşkün tarihî mimarisi ve zamanın dokusu, diğer yanda çağdaş sanatın en kırılgan soruları. Bu iki katman birleştiğinde, yıllardır fark edilmeyen başka bir şey görünüyor: Köşk, yalnızca sergilerin mekânı değil; sekiz yılı aşkın süredir adım adım örülen ortak bir hikâyenin sahnesi.
Bu hikâyeyi bugünden geriye doğru izlediğimizde Folia sergisinin yalnız “doğaya dönüş” ya da “bahçenin katmanları” üzerinden değil, köşkteki önceki üç büyük sergiyle birlikte okunduğunda çok daha derin bir bağlam sunduğunu fark ediyoruz.
Kurbanla büyü arasındaki tekinsizlik, çürüme ve yeniden doğuşun döngüsü, taşlaşan bedenlerden tuhaf yaratıklara uzanan varlık hiyerarşisi… Bu temaların hiçbiri Folia’da ilk defa karşımıza çıkmıyor. Hepsi daha önce, başka bir serginin anlatısında ve başka bir eserin üzerinde çoktan görünmüştü.
Köşk yıllar içinde bize tek bir şey gösterdi aslında: “Her şey birbirine bağlı. Siz zamanı bölüyorsunuz ama hikâye bölünmüyor.”
Abdülmecit Efendi Köşkü ilk kez kapılarını 2017’deki “Kapı Çalana Açılır’’ sergisi ile açtı. İstanbullular ilk kez mekanla buluşuyorlardı ve bu buluşma köşkün hafızasında büyük bir kırılma noktası oldu. Sadece estetik gücüyle değil, yaşanan protestoyla bir anda ülke gündemine oturan sergi, sanatın kamusal alandaki yerini yıllar sonra ilk kez bu kadar görünür kıldı. Kapıda uzayan kuyruklar belki de yıllardır sorulmayan bir soruyu yeniden ortaya çıkarıyordu:
Türkiye’de insanlar sanatla bağ kurmak istiyor ama nerede, nasıl, hangi kapıdan?
Sergide sizi karşılayan ilk iş, az önce oraya düşmüş gibi kanatlarını iki yana açmış, yerde uzanan mermer tozundan yapılmış olan kuğu. Terk edilmişliğin sessizliğini ve zamanın taşlaşmış ağırlığını yalnızca işaret etmiyor; köşk için bir motif olarak ilk kez donmuş zamanı tanımlıyordu. Böylece mekânla eser arasında kurulan ilişki, izleyiciyi Tanpınar’ın “Dün bugündür aslında, değişen tek şey zamandır” cümlesinin içine çeken bir eşik yaratıyordu.
Serginin toplumda yarattığı etki ise estetikten çok daha fazlasıydı: İstanbul’un gizli mekânlarına duyulan merak, sanat üzerinden yeniden canlanan laik–muhafazakâr gerilimi, politik gerginliklere rağmen sanatın hâlâ bir nefes alma alanı olduğunun kanıtı…
Bu sergi, aslında köşkün anlatısına ilk “derin kırılma” yı işledi: Huzursuzluk, tekinsizlik, zamanın akışına dair bir şüphe.
II. “İçimdeki Çocuk” (2019): Karşılaşmaların Masumiyeti ve Karanlığı
2019’da sergilenen “İçimdeki Çocuk” sergisi, adının aksine kimsenin sandığı kadar “çocuksu” değildi. Evet, herkesin fotoğrafını çektiği zürafa ve uçan balonlu ayı vardı; ama tam da o sevimliliğin ardında içi doldurulmuş hayvanlar, karanlık silüetler ve yetişkinliğin kırılgan yüzü duruyordu.
Bu sergi, aslında köşkün önceki sergide kurduğu “tekinsiz zaman-mekân” hissini yeni bir boyuta taşıdı:
bu kez tekinsizlik masumiyetin içine gizlendi.
Picasso’nun, Warhol’un ve Küçük Prens’in aynı güzergâhta buluşması; çocukluk, hayal gücü ve yetişkinliğin katmanları arasında gidip gelen zihinsel bir yol formu oluşturuyordu. Sergi kitapçığının bile çocuk çizimleriyle tasarlanması boşuna değildi; ziyaretçi bilgilenmesin, yönlendirilmesin ve fakat Exupery'nin sözü ile hatırlasın: “Her yetişkin önce çocuktu, ama pek azı bunu hatırlıyor.’’
Bu ikinci halka, köşkün ortak hikâyesine şunu ekledi: Mekân, yalnızca tekinsizlik değil; aynı zamanda unutulmuş duyguların geri çağrıldığı bir ara-zone.
III. “İsmi Lazım Değil” (2022): Canavarlar, Döngüler ve Kadim Semboller
Aradan geçen üç yıldan ve pandemi sürecinden sonra gelen “İsmi Lazım Değil’’, köşkün karanlık damarını daha da belirgin hâle getirdi.
Bizans sembolizmine yaslanan taş, yılan ve göz motifleri; Medusa’nın bakışı;iyiyle kötü arasındaki geçirgenlik;tekerrür eden imgeler… Bu sergi artık gizlemiyordu:
Köşk’te işler fantastik değil, mitolojik bir gerçekliğe bağlanıyordu.
Burada önemli olan, Bizans’ın yeniden canlandırılması değildi; aksine geçmişin izlerinin bugünün kültürel kodlarına nasıl sızdığını göstermekti. Bir sembolün bağlama göre iyiden kötüye, şifadan zehre dönüşmesi… İşte tam burada sekiz yıllık anlatı ilk kez görünür bir döngüye kavuştu:
Bu üç sergi, aslında tek bir hikâye örgüsünün ardı ardına açılan bölümleriydi sanki.
IV. “Folia” (2024–2025): Doğanın Hafızası ve Anlatının Açığa Çıkışı
Ve şimdi “Folia”.
Yüzlerce sanatçı, üç yüzü aşkın eser, dünyanın dört bir yanından botanik, zanaat, mitoloji, doğa döngüleri ve Anne Wenzel’in çarpıcı eseri “Büyük Geyik”… çılgınlık ve aşırılık temasının sembolü gibi. Ters dönmüş bir beden ve parçalanmış göğüs boşluğu. Sıradan bir vahşi yaşam sahnesi gibi ama değil. Yaklaşık bir buçuk tonluk bu dev eser, sunak üstünde kurban edilmiş bir geyik. Dev bir palette karışmış muhteşem renklerden oluşan kan temsili esere hayranlığı artırıyor.
Ama asıl mesele bu değil. “Folia”, köşkün sekiz yıldır sakladığı şeyi sonunda görünür kılıyor:
Bütün sergiler aynı evrenin parçalarıymış gibi bir his.
Sanki her sergi, bir sonrakine tohum ekti.
Ve “Folia”, bu tohumların çimlenmiş hâli.
“Folia”nın “çok katmanlı bahçesi”, yalnız doğanın katmanları değil; köşkün sergilerinin de katmanları aslında. Yıllardır görmezden geldiğimiz bir kurgu birikmiş:
Mistik, tekinsiz, melez, döngüsel.
Bir zaman çizgisinden çok bir spiral…
Sonsuzluğa benzeyen ama her dönüşte bir sonraki adımı hazırlayan bir anlatı kurgusu.
Bana öyle geliyor ki bu sergilerin hepsi baştan beri tek bir çerçevenin içindeydi. Bir parçasını gördüğümüz ama tamamını henüz bilmediğimiz uzun soluklu bir anlatının içindeyiz. Köşk bu kurguyu saklamıyor; aksine kontrollü şekilde açıyor. Ne zaman ve nasıl tamamlanacağını ise bilmiyoruz.
Kavramsallığın bu kadar yüksek olması, temaların birbirine sızması, mekânın her sergide yeniden “başka bir dünya”ya dönüşmesi… Bunlar tesadüf olamayacak kadar düzenli.
Abdülmecid Efendi Köşkü’nde sekiz yıldır süren şey basitçe “sergi dizisi” değil:
Adım adım açılan bir mitoloji.
Ve “Folia”, bu mitolojinin doğaya dönüşen, bedene yayılan, bitkilere karışan bölümü.
Yorum Yaz