Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Şef Hasan Niyazi Tura: “Ve kıymetli babam Yalçın Tura, babam da besteci biliyorsunuz, bu konuda mütevazi olamayacağım. Yavuz Turgul’un bir filmi vardı ya Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni diye ben de “Türk Eserlerinin Unutulmaz Şefi” olarak anılmak isterim.”
İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası, Yeni Yıl Konseri kapsamında Atatürk Kültür Merkezi’nde İtalyan soprano topluluğu Le Div4s’ı konuk etti. Rossini’nin ‘William Tell Uvertürü’ ile açılan programda opera aryaları ve sinema müziklerinden oluşan bir seçki seslendirildi. Baba filminin unutulmaz teması ‘Bruci la terra’, Luciano Pavarotti’nin repertuvarından ‘Buongiorno a te’ ve Andrea Bocelli’nin ‘Time to Say Goodbye’ gecede yer alan eserler arasındaydı. Zengin repertuvarı, vokal performansları ve orkestral bütünlüğüyle konser yeni yıl konserleri arasında hafızalarda şimdiden yer etti. Biz de bu unutulmaz konser vesilesiyle İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası Şefi Hasan Niyazi Tura ile orkestra şefliği ve klasik müzik üzerine bir röportaj gerçekleştirdik.
Orkestra şefliğini nasıl tanımlarsınız?
Orkestra dediğimiz icat, Batı medeniyetinin yaptığı en tuhaf icatlardan bir tanesi. Şöyle özetleyeyim. Tamamıyla her parçası insandan oluşan bir makine, orkestra. Bu hususta orkestra şefinin müzik bilgisi ve müzik kültürü kadar insan psikolojisini bilme, insanları sevk ve idare edebilme kabiliyetinin de büyük önem taşıdığı bir meslek. Müthiş zor bir meslek, bunu çok net söyleyeyim, hiç tartışmasız çok zor. Çünkü insanları sevk ve idare ettiğiniz bir yandan da hatalarını kırmadan dökmeden söyleyip iyileştirmeye çalıştığımız bir ustalık işi.
Ustalık işi dedim çünkü demin de söylediğim gibi, bu makinenin her bir parçası insan olduğu için birinci kemanından kontrbasına, timpanisinden flütüne, obuasına kadar bütün çalgıların karakterini çok iyi tanımak, kapasitelerini çok iyi bilmek lazım. Yani çok donanımlı olması lazım orkestra şefinin. Orkestra şefinin bilgisini ve deneyimini esas paylaşabildiği yer provalardır. Konsere iş bırakmışsa orkestra şefi orada bir sorun var demektir.
Tabii ki orkestra insandan oluşan bir makine olarak insan faktörü devrede olduğu için konserde de ufak tefek aksaklıklar olabilir. Öyle durumlarda bazen orkestra şefinin de yapamayacağı şeyler olabilir. Lakin provalar sırasında aksaklıkları tespit edip onları gidermek tamamen orkestra şefinin görevidir.
Orkestra şefinin işi seyircinin görmediği yerde
Orkestra şefinin bütün işi seyircinin görmediği prova sürecindedir. Prova süreci bazen sadece bir günle dahi sınırlı olabilir, bazen de aylarca sürebilir; opera temsillerinde olduğu gibi. Mesela bir opera şefi aynı zamanda şarkıcılarla da çalışır. Önce münferit olarak, sonra iki-üç hafta kala orkestrayla beraber herkes toplanır; yavaş yavaş, toplana toplana en son hafta içinde seyirciye sunulacak hâle gelinir.
Bazı durumlarda da birkaç saat içinde hazırlanmak gerekebilir. Benim mesela Londra’da öyle bir konserim olmuştu. Orada saat yedide başlıyor konserler; biz saat üçte provaya başladık, beş gibi bitirdik provayı, yedide de konseri yaptık. Ki bu konser, Cumhuriyetimizin 100. yılında yaptığım bir konserdi. Programdaki eserlerin yarısı bizim bestecilerimize, yarısı onların bestecilerine aitti. Onlar kendi müziklerini biliyorlar neticede ama bize ait, ilk defa gördükleri müzikleri de büyük bir profesyonellik içinde, mükemmelen çaldılar. Yani saat üç-beş arası bir prova, yedide konser… O makinenin mükemmel işlemesi açısından orkestra şefinin işi gerçekten çok zor. Çünkü 80-90 kişilik bir orkestrayı yönetiyorsunuz.
Orkestra şefinin işi hiç de sahnede görüldüğü gibi değildir. Sahnede artık orkestra şefi müziğin ve ahengin keyfini sürsün. Batıda bunun örneklerini görüyoruz; güzel hareketler, tatlı figürler… Bizde de bazı meslektaşlarım yapıyor, görüyorum, seyirciyi etkileyecek hareketler. O kadar olsun. Çünkü zaten esas provalarda bütün emeğimizi sarf etmiş oluyoruz
İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası, her cuma akşamı Atatürk Kültür Merkezi’nde dinleyicileriyle buluşuyor. Konser repertuvarınızı nasıl belirliyorsunuz?
Bizim orkestramızın mevzuatı, yasal dayanağı Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası yönetmeliğidir. 1957 tarihli Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Kanunu ve 1970 tarihli yönetmelikle belirtilen usullere göre tabiiyiz.
Bu usuller nasıl? Şimdi orkestra şefi, orkestradaki nihai karar mercii değil bu mevzuat gereği. Tek başına hareket alanı çok sınırlı; lakin bütün sanatsal işlerin mesuliyeti şefe ait. Mesela üstlerimin bana “O neden böyle oldu?” Sorusuna cevap vermek her zaman benim yükümlülüğümdedir.
Hazırlık sürecine baktığımızda orkestranın iki kurulu vardır. Biri, orkestranın içinden oluşan ve şefle beraber altı kişilik bir yönetim kuruludur. Diğeri ise yine şefin başkanlığında olan teknik kurul. Teknik kurul; başkemancı, çello solisti, flüt grup şefi gibi bütün çalgı gruplarının başlarından oluşur; 15-16 kişidir.
Teknik kurulun hazırlayıp yönetim kurulunun onayladığı bir yıllık program yapılır. Her yıl ekimden mayısa kadar yaklaşık 30-32 hafta boyunca cuma konserleri planlanır. Benim yöneteceğim konserlerin tarihleri belli olur. Çağrılacak misafir şeflerin ve solistlerin repertuvarı listelenir.
İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası ve Türkiye’deki bütün devlet senfoni orkestralarının programlarını aslında orkestra üyeleri belirler diyebiliriz. Teknik kurul ve yönetim kurulu, orkestra adına bu süreci yürütür. Yani bir nevi repertuvarı orkestra üyeleri tespit eder.
Orkestra şefi olarak hangi bestecilerle birlikte anılmak istersiniz?
Benim birlikte anılmak istediğim besteciler tabii ki bizim kendi bestecilerimiz. Cemal Reşit Rey, Ferit Alnar, Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Muammer Sun, Hasan Uçarsu… Ve kıymetli babam Yalçın Tura, babam da besteci biliyorsunuz, bu konuda mütevazi olamayacağım. Yavuz Turgul’un bir filmi vardı ya “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” diye ben de “Türk Eserlerinin Unutulmaz Şefi” olarak anılmak isterim. Bundan gerçekten mutluluk duyarım. Bu soruyu çok net cevaplayayım.
Bir şef Mozart’ı çok iyi bilmeli
Şefin repertuvarı nasıl oluşur?
Orkestra şefinin muazzam müzik ve görgü kültürü olması gerekir. Üslup bilmesi, müzik tarihini bilmesi gerekir. Repertuvarını da buna göre tespit eder. Müzik tarihini iyi bilmeden oluşturulmuş bir repertuvar sağlıklı sonuç vermeyebilir.
Bütün sanatçılar için repertuvar çok önemlidir, repertuvar vitrin görevi görür. Elbette her eseri çalabilecek kapasitede olmak gerekir ama muazzam bir eser çeşitliliği de olduğu için ister istemez bir vitrin oluşur. Bir de tabii İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra klasik müzik endüstrileştiği için opera şefi, barok dönem şefi gibi ihtisaslaşmalar zorunlu ortaya çıktı.
Benim gözümde orkestra şefliği “beyaz saç işi”dir. Altmış, yetmiş yaş mesleğidir. Ben 44 yaşındayım; bana göre hâlâ çok genç sayılabilecek bir yaş. Elbette genç yetenekler vardır ama bu meslek tecrübe ister. O yaşlara gelindiğinde zaten “Viyana valslerinin şefi”, “Beethoven senfonilerinin şefi” gibi anılmalar meydana gelir.
Ben kendi adıma subjektif bir ekleme yapayım, şef her müziği çok iyi bilecek ama mesela Mozart’ı çok çok iyi bilmesi lazım. Mozart konusunda bir fikri yoksa orkestra şefinin oradan uzaklaşın derim.
İcra etmekten en çok keyif aldığınız besteciler kimler?
Türk bestecilerden Cemal Reşit Rey, Yalçın Tura, Ferit Alnar, Hasan Uçarsu, Yiğit Aydın, Muammer Sun… Batı müziğinden de Mozart ve Richard Strauss’u söyleyebilirim.
Klasik müzik hakkında konuşurken çoğu zaman duygulara başvurur, sesin bizde uyandırdıklarını tarif ederiz. Wagner ya da Mahler’i ‘karamsar’ olarak nitelendiririz. Bu kadar soyut bir alanda, bu tür genel kabullere ve yargılara nasıl ulaşıyoruz?
Bu soruya şef bakış açısından cevap vereyim.
Besteciler hiçbir zaman yaşadıkları toplumdan ve zamandan bağımsız değillerdi. Beethoven’a kadar neredeyse hepsi sarayda, kilisede görevliydiler; hatta uşak statüsündeydiler. Bağımsız besteci kavramı Beethoven’la başlar. Günümüzde ise bağımsız besteci neredeyse yoktur; ya icracıdır ya akademidedir ya da film müziği bestecisidir.
Klasik müzik hakkında konuşurken sadece müzik tarihini değil, toplumsal tarihi, düşünce tarihini de bilmek gerekir. Vivaldi hakkında konuşacaksanız 17-18. yüzyıl İtalya’sını, Beethoven hakkında konuşacaksanız Aydınlanma Çağını, Goethe’yi, Schiller’i bilmeniz gerekir.
Müzik soyuttur, kelimesi yoktur, notalardan oluşur ama mesela müzik formlarının ve teorisinin kökeni kiliseye dayanır. Çok seslilik kilise ilahilerinin çok seslendirilmesiyle başlamıştır. Yüzyıllarca çoksesli müziğin kuralları hakkında uzlaşılmaya çalışılmıştır.
Palestrina’nın Papa Marcello Missa’sı bu yüzden çok önemlidir. Kilise neredeyse müziği tamamen bırakacak noktaya gelmişken, bu eserle ikna edilir.
Ezcümle, müzik söz konusu olduğunda hiçbir şeyi birbirinden bağımsız düşünemeyiz. Müzikte her şey iç içe geçmiş hâlde birbirine bağlıdır.
Yorum Yaz