Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi

Yaz tatilinin en keyifli kitaplarından birini, John ve Yves Berger’in Top Sende: Sanat Üzerine Yazışmalar’ını okuyordum. Fransızcada geçen bir deyişe değiniyordu. “Je peux lire en elle / lui comme dans un livre ouvert.” [Onu açık bir kitap gibi okuyabiliyorum.] Yani içeride olana ulaşmak için duyduğumuz arzuyu ifade etmenin güzel bir yolu bulunuyordu. Dış dünyayı kavrarken, duyduklarımıza ve gördüklerimize malumunuz biz de anlamlar yükleriz. Hayalini kurduğumuz şeylerin bir parçası oluruz. Belleğimiz bu işleyişte bazen bir renk, canlılık bazense hüzünle donatılmış manzara gibi resmedilmiş bir hikaye ister. Bu, sanatla olduğunda bilhassa da müzikle, sesler o an içinde bulunduğunuz mekanı öylesine kucaklar ki uzak ile yakın bir araya gelir. Müzik açık bir kitap gibi kendini dinleyicisine sunar. İş ki içe dokunan sayfalara denk gelelim. Mutlaka his ortaklığında buluşursunuz. O karşılaşma esnasında müzik kitabının notalarını dinlerken vecd ile tam bir sükûnet haline gelirsiniz, hatta kendisini olursunuz. Sizde kalan, sonsuza dek kalacaktır tıpkı bende kaldığı gibi.
İlk dinleme pratiklerimize çevremizin kültür hamurunda yoğrulanlar eşlik eder. Sesler evde, sokakta, okulda vb. yerlerde biz farkında olmadan, herhangi bir zevk süzgecine takılmadan, türler arasında bir elemeye dahi gitmeden dolar, birikir kulağa. 1980’lerde, çocukluğumun Türkiyesi’nde protest ve arabesk müzik etrafımdaki başat örnekler arasındaydı. Her ne kadar evin içerisinde “Türk sanat müziği” dinleniyor olsa da o yaşlar için bu anlaşılabilir değildi en azından benim için. Hafızamın ilgili dosya klasöründe tek tip kıyafetler giyinmiş, yaş ortalaması oldukça yüksek büyüklerim sadece dudaklarını oynatıyorlardı. O yüzden sokakta arkadaşlarımla hep birlikte söylediğimiz şarkılar sözlerini bilmenin gururuyla daha bir ortaklık duygusu yaratıyordu. En yaygın çalgı sazdı, şimdilerdeki bağlama. Onun felsefesi ve müziksel unsurlarıyla donatılmış halk türküleri her yerdeydi. Bir yanda Ruhi Su, Zülfü Livaneli, Grup Yorum, Kızılırmak, Ahmet Kaya diğer tarafta ise Orhan Gencebay, Küçük Emrah ve Mahsun Kırmızıgül vd. vardı.

Profesyonel bir dikkatle kulağın duyduğu her sesi estetik bir beğeni tezgahında dokuması ve ipeksi bir kumaşa dönüştürmesi hiç kolay değildir. Çünkü müzik zevkinin oturması şüphesiz zaman isteyen bir durumdur. Konservatuvar yıllarına gelinceye kadar müzikal mirasından haberdar olduğum ancak temsil ettikleri dünyanın ne anlama geldiğini pek de anlamadığım üstatlarla yavaş yavaş geçmiş ve şimdiki zamanın tarih koridorlarında karşılaşmaya başladık. Lise zamanlarından beri ud çaldığım için dinleyeceklerimin rotası az çok belli olmuştu. Uda altın çağını yaşatan Nevres, Şerif Muhiddin ve Yorgo gibi isimlerin ne büyük işler başardığını o yıllarda idrak etmeye başlamıştım. Osmanlı/Türk müziği tarihinin sazda, sözde, nazariyatta değer yaratan takımyıldızının en ucunda bulunan kutup yıldızları kimlerdi peki? III. Selim, İsmail Dede Efendi, Şakir Ağa, Hacı Arif Bey, Leon Hancıyan, Bimen Şen, Sadettin Kaynak… Tanburî Cemil Bey, Refik Fersan, Mesut Cemil, Ruşen Ferit… Rauf Yekta, Hüseyin Sadettin Arel, Ahmet Irsoy… Açıkçası liste uzar gider. Gök kubbede hoş seda bırakanlar zaten bizlerle yaşamaya devam ediyorlar. Kulak ve kalp ayarlarımızla biraz oynadığımızda onları hemen duyarız.
Birçok plak kaydı, albüm dinledim. Hepsi ayrı ayrı yer etmiştir hislerimde. Ancak müziğinden çok etkilendiğiniz biriyle hele de uzun bir süre yan yana gelme fırsatı yakalarsanız bu tarifsiz bir duyguya eviriliyor. Mesut Cemil’in “Necdet Yaşar oğlum benim her hususta eminim ve vekilimdir,” dediği Tanburî Necdet Yaşar’dan bahsediyorum, müziğinin hayat kaynağını Tanburî Cemil Bey’den alan ses ustasından. Hanende ve bestekar Alaeddin Yavaşca ve Mesud Cemil arasında geçen bir konuşmayı malumunuzdur, bilmeyen yoktur ama bir kez daha hatırlatsak ne kaybederiz? Radyoda bir arada yedikleri yemek sırasında bir taksim duyarlar. Mesud Cemil kendinden geçercesine sorular sorar: “Kim bu? Ben miyim? Yoksa babam mı? Aşağıda bizim lisanla konuşan biri var. O tanburu çalan kim?” Belki dinledikleri bu taksim yaşam ile ölüm arasındaki diyalektiği benzersiz biçimde tasvir ediyordu.

1990’lı yılların sonlarında Necdet Yaşar’ın Kalan Müzik etiketiyle çıkan arşiv serisinde yer alan ah o albüm. Hele de uşşak makamında yaptığı 5 dakikalık taksimi bir an olsun çıkmaz aklımdan, gönlümden. Resimse bu başka bir tabloydu, mimariyse daha önce bina edilmemiş bir eserdi. Ancak müzikti elbette önce kulağıma sonra kalbime yer eden. Gelenekle çizilmiş hatlar, ana kolonlar ama her katında farklı tonda renkler, zengin nağmeler vardı. Kürdilihicazkâra geçiş taksimi yok mu? Gözler dolmadan nasıl dinlenebilirdi ki… Gaziantep’in, Nizip’in, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun yerel ses malzemelerinin İstanbul musikisiyle buluşma anına şahitlik ediyordu. Form olarak taksim ancak bu kadar yüreğe dokunurdu hicazlarla. Çaresizce teslim olursunuz o abidevi mızrap vuruşunun tayin ettiği yöne. Bir yazımda belirttiğim gibi onun bir başka ayrıcalığı, çaldığı eserlerin bestelendiği dönemleri yansıtmalarıdır. Teknik becerinin mucizeleriyle yeni düşünme türlerini ortaya koyan Yaşar, özellikle ses kaydırma (glissando) tekniğiyle elde ettiği yüksek tını, yerleşmiş gerçeklik ilkesinden bir kopma anını içinde barındırır ve özgürleşmenin imgelerini dile getirirken onları canlı tutar.
Geçmiş geleceğe açılmışsa ve bu irtibatı sağlayan bir altın kapı varsa onu Tanburî Cemil açmış, oradan şiiriyle Yahya Kemal’in geçtiği gibi müziğiyle de Necdet Yaşar geçmiştir. 2013 yılında kendisiyle kıymetli büyüğüm Ersu Pekin’in evindeydik sık sık, canım hocam, ağabeyim Namık Sinan Turan, Sami Dural ve tanbur üstadımızın oğlu Ali Yaşar’la birlikte. Necdet Yaşar’ın gün yüzüne çıkmamış kayıtlarının seçimi için bir aradaydık. Orada büyük bir müzisyenin kendisini duyduğunda nasıl tepki verdiğine, acımasızca eleştirdiğine, bizler iki göz iki çeşme içerisindeyken, bunu albüme koymayalım deyip çıkardığına şahitlik ettik.
Sahnede, kayıtlarda Niyazi Sayın ve İhsan Özgen’le çaldıkları unutulmaz, efsanevi birçok konserde ortaya koyduğu özgün, perdeler, çeşniler ve bunların yaşadığı makamların seyrinde imzasını atmış üstadın daha keşfedilmemiş yönleri şanslıyız ki kitaplarda, makale ve tezlerde anlatılmaya devam ediyor. Herkesin kalbine uygun, içine, kimsenin dokunamadığı yerlere direkt dokunan yazarlar, müzisyenler, sanatçılar vardır. Üstadın ilk dinlediğimde bende bıraktığı tesir aynı şekilde devam ediyor. Bu dünyadan göç etseler bile açık bir kitap gibi okuyabileceğiniz kişiler hiç eksik olmasın. Sizlerin de aynı lisanı konuşanlarla daima karşılaşması dileğiyle…
Yorum Yaz