Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Yaklaşık 2500 yıl evvel yaşamış olan ve fikirleri bugün bile hala bizi etkilemeye devam eden Konfüçyüs “Sözcüklerin gücünü anlamadan insanların gücünü anlayamazsınız.” derken çok haklıdır. Ne de olsa insanın dünyası, dilinin sınırlarıyla sınırlıdır.
Sözcüklerle şifalanmak
Dilimizle çoğalırız ve dilimizin zenginliği ölçüsünde bir iç potansiyele sahip oluruz. Potansiyele diyorum, zira sözcüklerin kıymetinden bihaber hassas kalpler (hadi, burada Goethe’ye bir selam gönderelim şimdi sevgili okur) kendi cehennemi yaşar.
Halbuki bizler sözcüklerle sarıp sarmalarız yaralarımızı bile. Mario Levi gibi Türkçeyi asıl vatanı kabul eden bir yazar için o dil ile inşa edilen edebiyat, hem kendini hem de okurlarını şifalandırmış ve şifalandırmaya devam edecektir, şimdi ve yıllar sonra…
Ne yazık ki Mario Levi’yi, Türkçenin o güçlü kalemlerinden birini, genç denebilecek bir yaşta kaybettik. Edebiyat adına daha gidilecek yolları, zihninden taşmayı, taşıp da sözcüklere dökülmeyi bekleyen nice eserleri vardı…
Sözcükleri tükenmeden yitirilmiş bir hayat, edebiyata müptela her okur için kayıptır. Ve fakat her varlığın, var olanın kendine ait bir ontolojik zamanı, ona bağlı olarak bir kıyameti olduğunu da kabul etmek mecburiyetindeyiz sevgili okur. Bir günün, bir yılın, bir ömrün…O halde Mario Levi, bu güçlü kalem, dünya hayatındaki kıyametini 31 Ocak 2024 tarihinde yaşamış olsa dahi, her kaybediş sonrasında teselliye ihtiyaç duyan şu kalbimiz, onun bize bıraktığı eserleri ile avutabilir kendini.
Hayat ki, teselli olmak değil midir biraz da?
Bir yazar, onlarca kitap yazmış olsa dahi sizin ruhunuza hangi eseri ile nüfuz ettiyse, sizde o eserin yazarı olarak yaşamaya devam edecektir esasında. Benim için Mario Levi de “Size Pandispanya Yaptım” romanının yazarıdır diyebilirim.
Endülüs’e uzanan sefarad mutfağına ait tatlar
“Size Pandispanya Yaptım” Sefarad Yahudisi geniş bir ailenin geleneksel mutfağından hayata bakan bir romandır. Romanın merkezinde, bir yemek kitabı olmamasına rağmen yemekler ve yemek tarifleri var. Romana adını da veren, bir kek türü olan ve “İspanya’nın ekmeği” anlamına gelen pandispanya ise 15. yüzyılda Yahudilerin İspanya’dan getirdikleri bir tatlı olması açısından önemlidir. Ama asıl önemli olan, romanda tarifleri verilen yemeklerin etrafında, bu yemeklerin servis yapıldığı yemek masalarında bir araya gelen insanlar. Şabat günlerinde, Hamursuz bayramlarında, kendi kutsalını yaşayan, İstanbullu, geniş bir Yahudi ailesi; mutfaklarda pişen geleneksel yemeklerle geçmişi şimdiye bağlamaya çalışan, gelecek kuşaklarla geçmiş arasındaki bağı güçlendirmek adına, yemeklerin lezzetinden bir tat hafızası oluşturmaya çalışan anneler, büyükanneler… Romanın kadın karakterleri, Lea, Dina, Rahel, Lizet, Lina, Esther… Ailesini bir arada tutmak için her türlü özveriyi gösteren bu güçlü kadınlar; pişirirken tariflerini ayrıntısıyla verdikleri skulaça, borekas, pastelikos ve elbette pandispanya ile ve kökenleri yüzyıllar öncesinin Endülüs’üne kadar uzanan sefarad mutfağına ait diğer pek çok yemek tarifi ile kaybolmaya yüz tutmuş bir kültürü de aktarmaya çalışan, böylece Proustvari bir “kayıp zamanın izi”ni süren kişilerdir. Günden güne azalsalar da, aileler artık küçülse de bir şeylerin devam etmesi için, var olmayı sürdürebilmek için, aile bağını güçlü kılacak olan, yazarın da belki bizzat kendi hayatında hissettiği – evet, şüphesiz öyle olmalı- gelenekten beslenmiş bu yemekler önemlidir: “Şüphesiz önemliydi. Tatları da önemliydi, kokuları da. Ama hatırlattıkları daha önemliydi. Çağrıştırdıkları, tarihleri, bu tarihlere gizledikleri de. Gizlenenlerin uyandırdığı duygular da…”
“Size Pandispanya Yaptım” romanında klasik hâkim yazar anlatımı kullanılmış olsa bile yazarın olaylara müdahale etmeden, sadece aktaran olduğunu sık sık okura hatırlatması da ilginçtir. Hâlbuki bu anlatımın ağır bastığı romanlarda yazar kişi, mümkün olduğunca kendi kimliğini okura unutturmaya çalışır. Bu şekliyle bile roman, Türk edebiyatının farklı romanlarından biri kabul edilebilir.
Yitirilen çocukluğa ağıt
Çocukluğumuz bizi terk ediyor. “Size Pandispanya Yaptım” romanında anlatılan sofralara benzer sofralar, belleklerde sakladığımız o bayram neşeleri, ipi kopuk uçurtmalar misali bilinmezlere doğru yol alıyor. Ama o yemek tarifleri yok mu, kuşaktan kuşağa aktarılan hani, bir zamanlar özenle defterlerin içinde not edilen; işte o tarifler, kaybolan çocukluğumuzdan bir şeyleri kurtaracaktır yine de. Mario Levi’ye çocukluğun tatları, bir roman yazdırmış. O halde yitirilen çocukluğa, çocuklukla birlikte yiten masumiyete bir ağıt olarak da okuyabiliriz “Size Pandispanya Yaptım” romanını.
Mario Levi, dünya hayatındaki yolculuğunu tamamladı. Daha tamamlanmadan tamamladı. İnsan yazdıklarının gölgesidir zira. Ve fakat ne söylüyor bir başka büyük yazarın, Antoine de Saint- Exupery’nin seksen yıl evvel yazdığı roman kahramanı Küçük Prens, terk ederken sevdiklerini ve yitirdiklerinin acısı yüreğinde, öylece ölürken: “Ve senin acın dindiğinde (bütün acılar zamanla diner) benimle tanıştığına memnun olacaksın. Benimle birlikte gülmek isteyeceksin. Derken ara sıra, öylesine zevk için, pencereyi açacaksın…”
Pencereyi açıyorum, sözüklerle beraber pandispanya kokuları giriyor içeriye, çocukluğum giriyor…
Yorum Yaz