Büyülenmiş göz: Bakışın tahakkümünden görmenin hakikatine

KÜLTÜR SANAT

 

Dünyanın belleğinde yer etmiş en etkileyici bakışlardan biri, hiç şüphesiz 1985 tarihli Afgan Kızı fotoğrafındaki Sharbat Gula’nın delici yeşil gözleridir. Steve McCurry’nin Peşaver’de bir mülteci kampındaki çadırdan içeri adım attığı o gün, fotoğraf tarihinde bir dönüm noktası yaşandı. O küçük kız, savaşın ortasında ilk kez bir kamera gören, elleriyle yüzünü örtmeye çalışan çekingen bir öğrenciydi. Ancak öğretmeni, “dünya bu yüzü görmeli” diyerek onun ellerini indirdi ve McCurry, o an “çekmek istediğim tek fotoğrafın bu olduğunu anladım” diyecekti yıllar sonra.

Gula’nın bakışının anlamı

Gula’nın bakışı, ne pozdu ne de estetik bir deneme; yaşamayı sürdürmek için kurulan kırılgan bir direncin ta kendisiydi. McCurry’nin şöhreti de işte bu fotoğrafla bir anda yükseldi. Çünkü o karede dünyayı sarsan şey, görüntünün keskinliği ya da renk dengesi değil, gerçeğin gözbebeklerinde saklı hâliydi. İnsanın içinden konuşan bir yüz, milyonlarca insanın içindeki ortak acıyı dile getirmişti.

Yıllar sonra McCurry, Gula’yı yeniden bulduğunda, Gula ünlü portresini hiç görmemişti; hatta bir zamanlar bu kadar çok kişiye dokunan o gözlerin gücünü anlamıyordu bile. Fakat fotoğrafın büyüsü, bazen öznenin kendisinden bağımsız bir hayat kurar. O andan sonra McCurry’nin kamerası, dünyanın farklı coğrafyalarında insan ruhunun sonsuz portresini yakalayan bir göze dönüştü. 

Fotoğrafın ötesindeki gerçeklik

Bir sahnenin,bir yüzün ya da bir sanat eserinin önünde durduğumuzda çoğu zaman yaptığımız şey bakmaktır. Göz ışığı kaydeder, görüntü zihne düşer. Neredeyse otomatik bir eylem, gündelik bir alışkanlık. Fakat eleştirmen için, sanatçı için, hatta insanlık meselelerini anlamak için kritik nokta burada başlar.

Bakmak bir kayıt işlemidir; görmek ise bir yüzleşme. Bakan dünyayı olduğu gibi kabul eder. Gören ; ona sorular sorar. Bakan ; yüzeyde dolaşır. Gören; o yüzeyi çatlak gibi kullanır ve içeri sızar. Bakan; rahat eder. Gören; rahatsız olur _ çünkü her gerçek görüş , bir acı payını mutlaka yanında getirir.

Sanat eserleri yalnızca görüldüklerinde var olurlar. Bir fotoğrafın ruhu, izleyicinin ona bakmakla kalmayıp içindeki soruyu duyduğu anda canlanır.                                                                  Denklanşöre basılma anında karşıda ne oluyordu?

Bugün hızla tüketilen imgeler dünyasında göz edilgenleşti. Her şey bakılıp geçilmek üzere üretiliyor ama çok az şey görülmek istiyor. O yüzden çağımızın krizi;  görmek istemenin aksine  bakmakla yetinmektir.


The Haunted Eye: McCurry’nin dünyayı gören gözü

İstanbul Tophane-i Amire’ de dünya prömiyerini yapan The Haunted Eye, Steve McCurry’nin 50 yıllık arşivinin en kapsamlı sunumlarından biri. Yaklaşık iki yüz fotoğraftan oluşan bu seçki, yalnızca bir foto muhabirinin üretimi değil;  insanın dünyayla kurduğu en kırılgan, en çıplak, en dürüst ilişkilerin bir haritası.

Güney Asya’dan Ortadoğu’ya, Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar uzanan bu yolculuk, bir coğrafya turundan çok daha fazlası; bu bir insanlık atlası. McCurry’nin kamerası belgeler, evet, ama belgelemenin çok ötesine geçer. Bir yüzün taşıdığı ağırlığı, bir çocuğun bakışındaki merakı, bir annenin sessiz direnişini, bir işçinin ellerindeki emek ve tarih izlerini belgeliyor.

McCurry’nin fotoğrafları teknik olarak mükemmel olabilir, ama asıl mesele bu değil. Asıl mesele, fotoğraflarının bir temas üretmesi. Çünkü o, sadece bakmıyor; görüyor. Ve gördüğünü bize zorla da olsa gösteriyor. Bu, izleyiciyi rahatsız edebilir, düşündürebilir, duygulandırabilir. 

Benjamin, Le Regard ve Büyülenmiş Göz

Serginin kavramsal çerçevesi, Walter Benjamin’in Georges Salles’ın Le Regard kitabına duyduğu hayranlıktan doğuyor. Benjamin’in Max Horkheimer’a yazdığı mektupta alıntıladığı şu cümle serginin başlangıcında  yer alıyor:

“Her göz büyülenmiştir; ister bizim gözlerimiz olsun ister ilkel insanlarınki. Ve her an, kozmosunun düzenine göre dünyayı şekillendirir.”

Bu cümle yalnızca bir poetik tanım değil; özne ile nesne arasındaki , görünen ile gören arasındaki en gizli ilişkiye işaret eder. Fransızca’daki “regard” , sadece bakmak değildir; bir varlığa nüfuz eden , onu dönüştüren ve anlamlandıran bir temastır. Benjamin ‘in savaştan önce okuduğu bu kitap onda  öylesine bir iz bırakır ki, dünyanın tüm karmaşasının içinde “büyülenmiş göz” kavramına tutunur.

Bu cümleyi okuduğunuzda Steve McCurry’nin fotoğraflarındaki yüzlerin neden bu kadar derin göründüğünü anlıyorsunuz. Çünkü burada söz konusu olan yalnızca görmek değil; dünyaya gözün içinden yeniden kurmak.

Le Regard, “bakış” kelimesinin fiziksel görmeyi aşan anlamını taşır: Bir nesnenin içinden geçen, onu dönüştüren, ona kendi kozmosunu giydiren bir bakıştır bu. McCurry’nin kamerası tam da bu tür bir göz gibi çalışıyor. Fotoğraf makinesini bir araç değil, bir duyarlılık uzantısı gibi kullanıyor. Göz büyülenmişse, fotoğraf da büyüleniyor.

Portrelerdeki büyü: Hem çeken hem çekilen için

Serginin kurgu biçimi sayesinde izleyici bir fotoğrafın önünde yalnızca “durmuyor” ; o fotoğrafın içine giriyor. McCurry’nin kadrajına girmiş kişiler de benzer bir deneyim yaşamış olmalı: hayatllarında hiç kamera görmemiş , fotoğrafın ne olduğunu bilmeyen çocukların yüzünde o hafif gerilim , şaşkınlık hâli… Aslında onlar da bu temasla büyüleniyor. McCurry’nin “tek yapmam gereken deklanşöre basmaktı” dediği o anlar, tamda bu büyülenmişliğin sonucu.

Afgan Kızı nasıl bir dönüm noktasıysa, sergideki birçok portre de aynı yoğunluğu taşıyor. Holi Festivali’ndeki o renk aurasına bürünmüş insanlar, Hindistan’da dini bir ritüelde duvara yaptığı el izleri için boyadığı ellerini gösteren adamın yorgun ama tatmin bakış ,  Afganistan sokaklarında kırmızı yumurtalarını satmaya çalışan ve bakışlarıyla medet uman çocuk .

Her birinde ortak olan şey şu: Bakışın içinden geçen gerçeklik.

McCurry’nin karşısına geçen insanlar yalnızca poz vermiyor; büyüleniyor. Çünkü ilk kez birinin onları bütün ağırlığıyla gördüğünü hissediyorlar. Fotoğraf onların da kaderini dönüştüren bir an oluyor.

Salgado ile kurulan sessiz akrabalık

Geçtiğimiz yıl yine aynı mekanda Sebastião Salgado’nun sergisinde dolaşırken hissettiğim şey aynıydı: İnsan yüzü, dünyanın en açık kitabı. Salgado’nun siyah-beyaz evreniyle McCurry’nin renkleri arasında görünürde büyük bir fark var—ama öz aynı.

Salgado insan olmanın  yükünü taşırken , McCurry insanın kırılganlığını taşıyor. Salgado’nun fotoğrafları bir ağırlık, McCurry’ninkiler bir pencere gibi.

Ama ikisi de dünyayı bir yüz üzerinden okuyor. Ve İstanbul gibi katmanlı, çok sesli, çok kültürlü bir şehirde bu iki yaklaşımın yankılanması mekâna ayrı bir misyon yüklüyor: Bu şehir, dünyanın hikâyelerini saklayan bir arşiv gibi davranıyor.

Neden mutlaka görülmeli?

McCurry’nin fotoğrafları, Benjamin’in yabancılaşma uyarısına güçlü bir cevap biteliğinde. İnsanlığın kendi felaketini estetik bir haz olarak deneyimlenecek kadar kendine yabancılaştığı bir çağda, bu fotoğraflar tam tersi bir şey yapıyor - yabancılaşmayı değil, insanlığı hatırlatıyor

Her bakış bir diğerine bağlanıyor ;her yüz bir başka yüzü çağırıyor. Kayıp olan geri  geliyor, unutulan görünür oluyor. Sergi yalnızca gözle görülen bir dünya sunmuyor; dünyayı görmemizi sağlayan gözün kendisini de görünür kılıyor.

McCurry bu yabancılaşmaya bir panzehir sunuyor: Bizi birbirimize bağlayan, insanlığı yeniden kuran bir bakış. Bakanlar için bu sergi bir görüntüler geçidi olabilir. Ama görenler için…Ve sorulması gereken gerçek soru, fotoğrafların ne anlattığı değil:

Görmeyi göze aldın mı?

Yorum Yaz