Arı Kovanında Ahir Zaman Günlükleri*

KÜLTÜR SANAT

Yazar: Larisa Jasarevic 


Çeviren: Ömer Faruk Yeni

“Hayatın Bitti”

“Hayatın bitti,” diyor annem. Bu hüküm, hayata daima elle tutulur şeyler üzerinden bakan pratik bir Boşnak Müslüman kadının ağzından beklenen bir söz. Onun sosyalist-modern yetişme tarzı “hayat”ı; şık kıyafetler, dünyayı dolaşmak, zeki çocuklar ve derli toplu bir evle ölçüyor. Liste uzayıp gidiyor: yükselen bir kariyer, büyük ama ulaşılabilir hedefler, günlük yapılacaklar listesi…

Ben hiçbir zaman bu beklentileri bütünüyle karşılayamadım. Ama bu, ilk kez tam anlamıyla hayal kırıklığı yaşattığım andı. Kuzey Amerika’daki bir üniversitede görevimden istifa ederek, kuzeydoğu Bosna’da dağ başındaki babamızın toprağında yaşamayı ve çalışmayı seçmiştim. Annem de zaten kalp rahatsızlığı sebebiyle şehrin kirli havasından ayrılmak zorunda kalan babama eşlik etmek için köye emekli olmuştu.

Köyümüzdeki tek antropolog benim. Göçün bu hızla devam etmesi halinde, yakında köyde annemle ikimiz dışında kimse kalmayacak. Diğerleri iş ve “hayat” aramak için başka yerlere göçüyor.

Bu “doğaya dönüş” hikâyesine annemin sesiyle başlıyorum. Çünkü anneler—Allah onlardan razı olsun—genelde haklıdır. Biz duymak istemesek bile. Hem mutluluğumuzu istedikleri için onlarla tartışmak da zordur. Kaldı ki annem, ömrü boyunca hem iktisatçı olmuş hem de şiir yazmış bir kadındı; toprağa sahip çıkmanın ne demek olduğunu bizzat bilirdi. Hele ki ince yapılı, yalnız bir kadın için… Bahçe aletleri görünüşte nötrdür ama bazı işler, mesela bir balta ya da orak, insanın tüm gücünü ister.

En azından araştırma projem yolunda gidiyordu. Yıllardır süren etnografik saha çalışmamda, yerel arıcıların ve bal arılarının iklim değişikliğine nasıl göğüs gerdiklerini ve İslam’ın çevreye dair hassasiyetlerinin insanlara sorumluluk ve son umutlar hakkında nasıl bir ufuk sunduğunu daha iyi kavramaya başlamıştım.

Araştırma süreci, hayatımla sahadaki gözlemlerimi birbirine bağladı: bal arıları ve babamızın toprağı, yerel sûfîlerin sohbetleriyle akademide verdiğim dersler, bozulan iklim alışkanlıklarıyla bu yükseklerde “bir hayat” arayışı…

 

Arıları Tutmak (Kalbi Sızlatır)

Arı beslemeye başlamam ani bir karardı ama sağlam gerekçelere dayanıyordu. “Arıcılığı araştırıyorsam, bizzat arılarla temas kurmam gerekir,” diyordum aileme. Bizim toprak arılar için uygundu, arılar da meyve ağaçlarına, böğürtlenlere, sebze bahçelerine bereket katacaktı.

İlk kovanlar, babamızın eski püskü Škoda’sının arka koltuğunda geldi—biz ona “Škodillac” diyorduk. İki kovan, kemerle sabitlenmiş hâlde vızıldıyordu, yol boyunca dağ yolunun çukurlarında hoplaya zıplaya tedirgin oldular. Kız kardeşim Azra’yla birlikte gece karanlığında yavaş yavaş tırmandık.

Bir seferde bir kovanı indirerek, dört kişi el yordamıyla arılığı kuracağımız yamaca taşıdık. Anne-babamızın fener ışığında, sık dokulu ağaçların arasından geçtik. Kovanı taşıdıkça, alt kapağa tutunmuş arılar sallanıyor, sadece tel örgü bizi onlardan ayırıyordu. Nefeslerimiz onların üstüne çarpıyor, ben ise bunun rahatsız edici bir ninni gibi geldiğini hayal ediyordum.

Babamız beton temelleri hazırlamıştı, annem ise kovanların tahtalarını boyamıştı. Biz de üstlerine teneke çatıları geçirdik, girişlerdeki nemli süngerleri çıkardık. Son rötuşlarla birlikte arılar, yeni yurtlarına kavuşmuştu.

Cırcır böcekleri yazın bildik şarkısını söylüyorlardı. Sabah olduğunda, kovanların kapısı doğuya, Ka‘be’ye dönük olacaktı. Güneş ilk ışıklarıyla oradan içeri süzülecekti; tıpkı yerel arıcıların tavsiye ettiği gibi.

Yıllar sonra, topraklarımız arısız düşünülemez oldu. Onların iştahları ve çabaları—kovan kurmak, oğul vermek, çiçeklerden polen toplamak—bizi mevsimlere daha çok bağladı. Ama mevsimler artık iyice şaştığından, arıcılık kalbi sızlatan bir işe dönüştü.

Bu sızının ne olduğunu tam anlatamıyorum. Ama hissettirebilirim. Kovanı açtığımızda ya da hasır sepetimizi eğdiğimizde yükselen kokuyu düşünün: bir yanda reçine ve balmumu gibi derin, diğer yanda çiçek nektarı gibi taze… Arıların renklerine bakın: kestane kahvesi, kızıl, kehribar, saman sarısı… Sıcak kovanı havalandırmak için kanat çırptıklarında, gözünüzün önünde sadece titreşim kalıyor. Âdeta ilk sinematografi: gök kubbenin altında, ışığın sırrını kanatlarında taşıyan varlıklar. İnsanın gözü hayretin bir organına dönüşüyor; görünenin seyriyle, nurun gizemine şahit oluyor.

Arıların birbirine sarılmış gibi duran hâline dikkat edin; hortumcukları birbirine değiyor. Toplayıcı arı, çiçeklerden getirdiği nektarı damla damla evci arıya aktarıyor. O da enzimlerle işliyor, kanatlarıyla havalandırıyor ve sonunda petek gözlerine yerleştiriyor. Çiçeklerin küçücük ikramlarını bala dönüştürmek için akıl almaz bir emek gerekiyor.

Rahatsız etmediğiniz ya da tehdit oluşturmadığınız sürece bal arıları varlığınızı farketmez. Size ne sevgi dolu bakışlar sunar ne de hizmetinizin ya da ihmalinizin karşılığını verirler. Fakat bir fırsatını bulduklarında, sizi kendi dikkatinizin merkezinden çekip çıkarabilirler.

Bir yaz gecesi, kulağınızı kovanın yan yüzüne dayayın: sıcak, kokulu. Gökyüzüne bakın; yıldızlar saçılmış, birer kıvılcım gibi yanıp sönüyor. Sözler susunca, peteklerin içinden yükselen uğultu gökle yeri, insanla arıyı birbirine bağlar. Duyu organlarımız genişledikçe, varlıklarla nesneler, burada ve orada arasındaki fark silinir. Parıldayan gizli arılar mıdır yoksa semâvî peteklerde uğuldayan yıldızlar mı, bilemezsiniz. İkisinin ortasında, onların zikrinin halkasında kuşatılmış bulursunuz kendinizi.

Boşnak Müslümanlar, arıların vızıltısının dervişlerin zikrine benzediğini söyler: “Hûve, Hû” diye dönen bir halka… İlâhî isimlerin kökü. Kur’an’da bal arıları “nebiî” bir tür olarak zikredilir; nebiler de Allah’ın yakın dostları, sevgilileridir. Sevdiğiniz biriyle dost olduğunuzda, onu özler, yanında olmak istersiniz. Uzakta olsa bile, onu hatırlayarak yakın tutarsınız. Zikir de tam olarak budur: uzaklığı dayanılmaz gelen en sevgiliyi, en yakını çağırmak.

Nektar kıtlığı zamanında gelirseniz—ki artık sıkça yaşanıyor—kovanları şeker şurubuyla beslerken bize katılabilirsiniz. Yahut polenin ve nektarın yerine geçen şeker hamurları veririz. Çünkü bal akışı gittikçe azalıyor. Yerel bir arıcı 2021’de bana şöyle demişti: “Hiç bu kadar çok şekeri kovanlara döktüğümü hatırlamıyorum.” O yaz kavurucu bir sıcaktı, ama yıl boyunca kurak ve sert geçti; kış bile kuru ve yumuşaktı. İnanın, balın kökü kardır.

“Şeker” yazıyor ve onu arılara verirken yüreğim sızlıyor. Balı sadece “tatlandırıcı” sananlar—tıpkı okyanusu ya da nehri “sıvı” diye tanımlamak gibi—arıların şekeri “bal”a dönüştürmesinde saklı trajediyi kolayca gözden kaçırabilirler.

Kovanlarımızla biraz vakit geçirseniz, bana “merhamet” kelimesini yazdırabilirdiniz. Sahibi olduğumuzu sandığımız, oysa bizi baştan sona kuşatan bir haldir bu. Hiç zorlamadan doğar; biz ise fark etmeden onunla dolup taşarız.

Çünkü kalbimizi kırmaya muktedir olan her şey, bizi değiştirmeye de muktedirdir. Buradaki “kalp” bir duygusallık değil. İslâm kaynaklarında kalp, insan olmanın özü: ince bir latife, hem geniş hem de değişken bir organ.

Toprak İlgi İster

Yıllarca “Tabiat Üzerine” adlı bir lisans dersi verdim. Dersin izlencesinde şu satırlar yazılıydı:
“Tabiat Üzerine, öncelikle ‘Tabiat’ fikrine yöneltilen çağdaş eleştirileri sabırla dinler, ardından insan, hayvan, böcek, bitki ve hatta yapay olanın ilişkiler içinde var olduğu ve ontolojik sınırlarının bulanıklaştığı alternatif önerileri tartışır. ‘Tabiattan sonra’ nasıl düşünebiliriz, nasıl siyaset üretebiliriz, bunları ele alır. Fakat elde edilen bu kavrayışlarla birlikte ders, dikkati başka bir yere yöneltir.”

Gerçekten de biz öğrenciler en çok o “dikkati başka yere yöneltme” kısmından zevk alırdık. Yani sadece tabiatı bulmanın imkânsızlığına takılıp kalmaktan öteye geçmek… “Tabii olanın teoriyi canlandırıp eyleme çağırdığı şiirsel alanlara; duyularla deneyimlenen, irfanî kültürde beliren ya da vecd anlarında ortaya çıkan inceliklere; tutkuların, soruların ve ortak ilgilerin toplulukları harekete geçirdiği sahalara yönelmek… “Tabiat Üzerine” dersi bana köyde yaşamayı öğretmedi ama “başka yere bakmayı” talim ettirdi bir bakıma.

Bizim köy arazisi, aile tarihimizle örülü ve bağcılık kurallarını hiçe sayan bir aşırılıkla ağaçlandırılmış. Kısaca: Bir meyve bahçesinde yaşıyoruz. En eski ağaçlar, babamızın çocukken bize Binbir Gece Masalları’nı anlattığı aynı ağırbaşlı ses tonuyla öğrettiği yerli çeşitlerin adlarını taşıyor: Jeribasma (“Bana dokunma”), Elif-Lam (dallar birleşip “la’’ yani ‘’hayır” yazan Arap harfleri), Osinjača (“Eşekarısının malı”)… Kimi, Birinci Dünya Savaşı’nda cephede kaybolan dedemiz tarafından dikilmişti. Hepsine de annemiz bakmıştı; üç çocuğunu büyütmek ve tek oğlunu üniversiteye gönderebilmek için toprağı işleyip ürününü satmıştı.

Babamız ise ekonomist diplomasını alır almaz, modern bir adam refleksiyle, köyün arazilerini ve ormanlarını satıp şehre göçtü. Bugün oturduğumuz dik ve kayalık arazi parçası ise elde kaldı—“Zaten kim böyle yamacı satın alırdı ki?” der annem hâlâ. Ninemiz ise bu araziyi ilkbahardan sonbahara kadar inatla işler, kışları şehirdeyken bile aklı hep buradaydı.

Bu ağaçlar sadece gölge değil, adeta bekçi melekler. Sessizce, kökün derinlerinde, yeraltı sularının kışkırttığı heyelanı tutuyorlar. Şiddetli yağmurlar ve kuraklıklar arttıkça bu işaretler daha da görünür oluyor.

Ben köye taşındığımda toprağa annem tek başına bakıyordu. Hep söyler durur: “Toprak el ister.”(zemlja hoće ruku). Bunu söylerken hem bakımın tarzını (elle, doğrudan temasla) hem de makinelerin işe yaramadığı bu dik, fazla ağaçlandırılmış ve heyelan izleriyle yarılmış yamaçlara uygun el emeği tekniğini anlatmak ister. Toprağın insandan ne istediği mevsime göre değişir. Her sabah erkenden annem bağlarda, çiçekliklerde, seranın kenarında, şifalı otların arasında gezinir; kulağını toprağın dileğine verir. Eller ve aletler her daim hazırdır.

Ben daha çok yardım edebilirdim, yazı olmasa. Şimdilik arılar için faydalı tohumlar ve fideler getiriyor, bir de orak sallıyorum. Bazen şehirde yaşayan kız kardeşim Azra gelir; hepimiz babamızın oraklarına göz dikeriz. Yeni aldığımız oraklar, onunki kadar kıymetli değildir. Onu sırayla kullanır, âdeta bağrımıza basarız.

Orak sallamak zor ama köyümüzdeki çoban Osman’ın dediği gibi: “Bu kas işinden çok teknik meselesi.” Bütün beden işe katılır. Zihin, ot ve bıçak üzerinde hafifler, odaklanır. Hareket büyüleyicidir. Beden sağa salınır, ince kıvrık bıçak sola uzun bir yay çizerek iner ve kalkar. Oraklarımız otları biçer, sonra da suçlu gibi geri döner: bitki özleriyle lekelenmiş, yapış yapış, buruk bir tatla kokan. Açık havada, uyanık hâlde, seni ayakta tutan toprağa hizmet etmek yazmanın diğer yüzüdür: yazmak değil, yazılmak; insanın kendi tabiatının, yeni bir yazıya dönüşmesidir.

İslam geleneğinde tabiat, sadece dışarıda görünen maddî ve hissî âlemle sınırlı değildir; aynı zamanda içe doğru açılan, inceliklerle ve işaretlerle yüklü bir âlemdir. Geleneğin, Allah’ın güzel isimleri, ‘’Esmâü’l Hüsnâ’’ arasında zikrettiği Zâhir ve Bâtın, hakikatin birbirini tamamlayan yönleridir.

Başka bir deyişle, ilâhî olan, gözümüze çarpan her şeyde hazırdır; fakat bakışlarımızın kavradığını da aşar, gözden gizlenir. Tabiat, hem kâinatın hem de insan bedeninin dokusudur. Çünkü tabiat, hem maddî hem de latif yönleri olan mürekkep bir hakikattir. Bu yüzden bazen kendimizden taşarcasına dışarıya doğru derin bir tecrübe yaşar, bazen de bizden öte gelen ve bizi aşan bir şeyin dokunuşuyla içimizin özüne kadar sarsılırız. Merhamet ve sevinç gibi… Ya da dehşet gibi.

Köyde Gece Hayatı

Köyde sosyal hayat mı?
Şikâyetim yok doğrusu.

“Hafta sonu için planın var mı?”
diye sorarım köyün köpeğine.

O koca gökyüzünü kaplayan eğri gülümsemesi
birden patlar havai fişek gibi.
Sonra yuvarlanır sırtüstü,
karnı açıkta, tilki sarısı,
dört pati havada çırpınır.

Tam da tahmin ettiğim gibi—yok.

Ben daha sakınık görünürüm,
ama sevinç ikimizi bir kılar.
Ufuk yumuşar,
sessiz patikalar artık sadece bizimdir.

 

Kaçış Yok

Bir zamanlar “Son Hikâyeler” adını verdiğim bir ders de verirdim. Okuma listesi, şiirden felsefeye, ekolojik yazılardan denemelere kadar farklı türleri bir araya getirirdi. Derslerde ise sinemadan el yapımı kâğıt üretimine kadar farklı düşünme yollarını keşfederdik. Dersin vaadi şuydu: “Felaketin eşiğindeki insan-ötesi dünyaları farklı biçimlerde anlatmak ve onlara farklı cevaplar geliştirmek.”

Soru da şuydu: Düşünce, felaketin ağırlığı karşısında hep felç mi olur? Yoksa eleştirel, tefekkürî, peygamberane ya da vizyoner kaynaklara tutunarak, küresel çevre ve iklim buhranının ortasında yaşamaya ve cevap vermeye başka yollar da bulunabilir mi?

Bu ders, benim kendi “doğaya dönüş” yolculuğumun bir önsözüydü adeta. Ama bu dönüş hiçbir zaman bir kaçış anlamına gelmedi. Belki bir sığınak… Köy, sorunlu bir gezegenin küçük bir cennet köşesi. Havası temiz, pınarları serin ve berrak, ürünleri ilaçsız ve yerli.

Ama burada olmak ve arılara, toprağa kendini adamak, beni havanın garipliklerine büsbütün açık hale getirdi. Tıpkı ahırın tepesine yerleştirilmiş bir rüzgâr gülü gibi… Hep rüzgârı okumakla meşgul, asla bir molası yok.

Havanın Yazgısı

2014’ten beri Bosna-Hersek’in dört bir yanında dolaşıyor, yerel arıcılık üzerine araştırmalar yapıyorum. Bu yolculuklar, küresel ısınmanın yol açtığı felaket niteliğindeki hava olaylarından kaçışın imkânsız olduğu duygusunu daha da pekiştirdi. Hava, son derece yerel ve tabiatı gereği değişken bir olgu; bu yüzden geleceğin iklimi hakkında en az öngörülebilen unsurlardan biri. Ölçümler ve tahminler gösteriyor ki, dünyanın dört bir yanında aşırı hava olayları hem daha sık hem daha şiddetli hale geliyor. Bu felaketler, sıcaklık ve yağıştaki kalıcı değişimlerin etkilerini artıracak, üstelik insanoğlunun çevreye verdiği diğer zararlarla da birleşip ortamı daha da zorlaştıracak.

Peki, yerel ekolojiler bu afetlere ve mevsimsiz havanın günlük keyfî oyunlarına nasıl karşılık verecek? Kesin olan şu: Her kırılma ve değişim hikâyesinin kalbinde hava olacak. Gelecek kuşaklar kendi rüzgâr güllerini ayraç niyetine kullanacaklar.

Çalışmaya ara vermek için ormana gidiyorum. Ayağımın bildiği patikalarda bitkileri ve böcekleri gözlüyorum. Köy yolunun kenarını böğürtlen çalıları kaplamış; yol ormana yaklaştıkça daralıyor, kayalık ve tümsekli bir patikaya dönüşüyor. Kızılcıkların, akasyaların ve eğrelti otlarının arasından ilerliyorum. Bu bitkiler, böcek yuvalarını barındırıyor ve onların şenliklerine ev sahipliği yapıyor.

Arılara yakın yaşadığım için çoğu zaman onların bitki dostlarına da kulak kesiliyorum: polen ve nektar sunan çiçeklere. Böceklerin iştahı, bana hem bitki hayatının döngülerini hem de dört mevsimin kaybolan alışkanlıklarını haber veriyor. Bir arıcı olarak karsız kışlardan, yazın kavurucu sıcak dalgalarından, sel ile kuraklık arasındaki ani geçişlerden korkuyorum. Yine de arılığa su yalakları ve acil gıda hazırlıklarıyla kısa süreli de olsa destek olabiliyorum. Ama yürürken karşıma çıkan “dünya” benim kontrolümde değil. Fakat zamanla ben ona bağlandım.

Ruh halim bir sahte bahar gibi hızla değişiyor: yorgunluktan hayrete, hüzünden huşûya… Çiçek açar açmaz solan böğürtlen çalılarını fark ediyorum. Kuraklıkta yiyecek arayan böcekleri görüyorum. Kışın ortasında çiftleşmeye çalışanlarını. Mevsimler altüst olmuşken, sadece umudumun yetmeyeceğini biliyorum.

Yürürken onlar için dua ediyorum.

Kötü Havada Yürüyüş

Kasım sonu, öğleden sonra bir yürüyüşte:

Çok geç değil mi,
günün bu vaktinde, birleşmek için?

İkisi, sessizce,
bacaklarımın dibinde,
incecik beyaz güveler,
kanatlarında fosfor parıltısı,
kıpırtısız, birbirine kenetlenmiş,
kuyruk uçlarından bağlı.

Çok geç değil mi,
mevsimin bu vaktinde, birleşmek için?

Yukarıdan bakınca tek bir varlık gibi,
örümceğin yırtıp ayırdığı ya da zamanın hırpaladığı…
Ama böceklerin irtifasında göz hizasında
iki oldukları anlaşılıyor,
birbirini yansıtan
tek bir form ve ruh gibi,
yüklenmiş,
nefessiz kalmış şiddetten,
arzusuz kalmış hayretten, bulunmuş olmanın sarhoşluğundan.

—İşte her varlık, Allah’ı böyle bilir—

Sadece tek bir ot bıçağı titriyor.

Çok geç değil mi,
yeryüzünde, birleşmek için?

Güneş neredeyse batmak üzere,
cevap veren tek şey sessizlik.

Yaşatacak Metafizik

Şeyh Aynî şöyle der: ‘’Dünya, Allah’ı zikreden tek bir insan kalana dek varlığını sürdürecektir.’’

Yerde ve gökte var olan bütün mahlûkat Allah’ı, Terbiye Edici’yi zikreder. Bu çok türlülüğün dualarına mukabil, ilâhî hazinelerden bereketler akar. Bereket, her ateş semenderini kendi gölcüğüyle buluşturan şeydir.

Modern kültürler—Müslüman olsun olmasın—hayvanları ve bitkileri inşa edilmiş dünyaların kenarına, düşüncelerimizin dipnotlarına iter. Hâlbuki İslâmî metinler ve sözlü gelenekte bolca malzeme vardır ki, gayriinsanî varlıkların sadece dünyanın bütünlüğü için değil, aynı zamanda insanın tam bir kulluk pratiği için de vazgeçilmez olduğunu gösterir. Çünkü bütün türler, Rahmân olan Allah’ı müştereken zikrederler.

Ne var ki, insanın ibadeti kendiliğinden ve sürekli değildir; üstelik insan fitne ve fesada sebep olma hususunda eşsiz bir sorumluluk taşır. Bu yüzden dünyanın kötü sonu, insanın kayıtsızlığına bağlanmıştır.

“Yeryüzü Metafiziği” adını verdiğim bir dersim de vardı. Konusu, “dünya” ve onu tahrip eden insandı. Modern sağduyu, dünyanın mahiyetine ve anlamına dair kabulleriyle bizzat gezegenin harabiyetinde pay sahibidir. Bu sebeple çağdaş düşünürler, gayr-i modern kozmolojileri yeniden ele alıyor, alışılmış şeyler hakkında yeni ontolojiler öneriyor. Bu cesur düşünceler, insanı hem farklı düşünmeye hem de farklı hissetmeye zorlaması bakımından kıymetli görülüyor.

Sahada ise metafiziği, kadim formunda gördüm: felsefenin bir dalı değil, kalpleri de şekillendiren, güzel ahlâkı önerdiği kadar kurucu metinlere dayanan bir bilgi türü. İslâm metafiziği, hakikati hem zahirî hem de gaybî olarak kavrar. “Zikir kalpleri harekete geçirir,” derdi Şeyh Aynî. “Ve canlı bir kalp, insan hayatının mânâsını kurar.”

Şeyh Aynî bir sûfî büyüğüydü. Seksenlerini aşmış, hem nurlu hem de narin; nüktedân, okumuş bir zât. Ölüm ve dünyanın sonu gibi en uç meselelerde İslâm’ın öğretilerini bana rehber etti. Onunla dost olduk. Haftada bir, Bosna’nın ortalarına gidip kendisinden dersler aldım.

Bir defasında kütüphanesine vardığımda valizimi unuttuğumu fark ettim. “İnsan, nisyân kumaşından dokunmuştur,” dedi Şeyh. Arapçada “insan,” “unutmak” anlamındaki nisyân köküyle ilişkilidir. Unutmak, en geniş anlamıyla, önemli olan bir şeyden yüz çevirmek, mesafe koymaktır. Unutmak, vazgeçmektir.

Fakat onun sohbeti için tekrar tekrar yola düşmem, insanın diğer bir özelliğini de gösteriyordu. “İnsân” kelimesinin kök harfleri, üns yani yakınlık, ülfet ve dostluk mânâsını da taşır. İnsan, sevdiğine yönelir, yanına varmayı arzular. İşte bu iki zıt eğilim—unutmak ve yakınlık aramak—insan tabiatını tanımlar.

Her şeyden önce, insan Allah’ı unutur. Hâlbuki Allah sadece aşkın bir yücelik değildir; sonuçları içimize dokunan bir yakınlıktır. Kur’an’da şöyle buyrulur: “Allah’ı unutan, böylece Allah’ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın” (Haşr, 59/19). İlâhî hakikat insanla öylesine yakındır ki, Şeyh Aynî’nin dediği gibi, “Kendini bil ki Rabbini bilesin.”

Allah’ı bilmek, kolay görünür. İslâm geleneği, Allah ile diğer her şey arasındaki farkla başlar. Yani karşılaşılan ve kıymet verilen, var olan ve tesir eden her şey ile Allah arasındaki ayrım. “Lâ ilâhe illâllah” cümlesinde özetlenir bu hakikat. Tüm zikrin temel taşıdır.

Bu aldatıcı derecede basit formül, “Tanrı” fikrinin bizzat kendisi seküler yazılarda çoğu kez olduğu gibi, sıkıcı, ilgisiz ya da eskimiş diye kolayca kenara atıldığında hatırlanması gereken bir hakikattir. Zira böylesi saygısız reddiyeler, yazara çabucak bir “asi” havası kazandırır ve küfrün yarattığı meydan okuma heyecanı, bu tavrın kalıcı cazibesini besler.

Zikrin Metafiziği

Kolayca bir kenara atılabilecek olan, ilâh değildir. Allah, bizdeki en uç düşünceleri bile aşan, hayatın ötesinde “daha fazlası”na duyduğumuz o gizli iştiyakı kuşatan hakikâttir. Zihnimiz ve arzularımız üzerinde güçlü bir hâkimiyet kuran, en yüce anımızda ya da en dipteyken dilimizden dökülen her neyse, işte bizim tanrımız odur.

Zikrin vazifesi, insanın kendi benliğini, gelip geçen ilâhlarını ve geleneklerin söylediği üzere “eşi benzeri olmayan, bâki hakikati”—Allah’ı—ayırt etmeye yardımcı olmaktır. “Lâ ilâhe illâllah”ın tecellisiyle: “Allah’tan başka ilâh yoktur.” Bu cümle, Kur’an’da defalarca tekrar edilen ve İslâm metafiziğinin özünü özetleyen ayettir.

Bu ifade, bir metafizik hüküm—ve Allah’ın kendi tanımı—olarak yalnızca akılla kavramayı değil, kalbî sezgiyle idraki de gerektirir. Bu sezgi, ömür boyu süren bir pratikle keskinleşir ve nihayetinde bir lütuf olarak bahşedilir. Her şeyden önemlisi, bu özet cümlenin amelî yönüdür. Zikir ve tefekkür, hakikati tanımanın, onu tatmanın ve onunla dönüşmenin yoludur.

Dönüşüm ihtimali, insan tabiatının kendisinde saklıdır. Tabiat, sabit ve yeknesak bir öz değil; insanı hem diğer türlerle karşılaştırılabilir hem de onlardan ayıran eğilimlerin bütünü. Bitkiden taşa, meleğe ve hayvana kadar her türün kendine özgü tabiatı vardır. Dolayısıyla tabiat çeşitliliği de içerir; bu, Allah’ın birliğini ilan eden hakikatten doğan İslâm düşüncesinin temel ilkelerindendir. İlâhî hayal gücü tükenmez; her varlık da bundan ötürü tekil yaratılır: Allah’tan farklı, her varlıktan farklı. Ayrışma her yönde ve her ölçekte işler. Her bir böceği dahi birbirinden ayırır; modern bilim ise çoğu zaman böcekleri birey olarak görmez, davranış ekolojistlerinin de şikâyet ettiği gibi.

İnsan tabiatı, ayrıca değişim için bir potansiyel taşır. Bu potansiyel, hem insanın şekillenebilirliğini hem de sınırsız sorumluluğunu beraberinde getirir. Soyut gibi görünür ama Şeyh Aynî’nin metafiziği hep yeryüzüne bağlıdır; bu yüzden kendiliğinden ekolojiktir. Takip edildiğinde, insanın eğilimleriyle ormanda rastladığım semenderler birleşir: karsız yollarda, mevsimsiz su birikintilerinde, Aralık ortasında eşleşirken…

“Tabiatımızı öne ya da arkaya,
sağa ya da sola eğebiliriz.
Bu eğilme ve salınma,
zikirde sembolleşir,”

diye yazar bana dostum Zejd. Burada zikrinden kastı, bir halkada yapılan ilâhî isimlerin çağrılışıdır. Gözler kapalıdır; sesler birleşir ama tamamen kaynaşmaz: her bir nefes, her bir ses rengi farklıdır. Dalga yüzeyindeki titreşimler gibi. Birlikte yükselen zikir, havayı manyetik bir enerjiyle doldurur. Işık, gözlerin ardındaki duyulara taşar. Bedenler salınır, sonra durulur; sesler fısıltıya döner. Zikir sona erdiğinde, orada bulunanlar artık eskisi gibi değildir.

Mesajların Ritmi

Cevap verdim:

Hmm.

“Zikrin ritmiyle salınmak,
her birimizin tabiatına özgü meyillerin salınımı gibi mi?
Kendi eğilimlerimiz, bize ulaşanı alış biçimimizi mi belirliyor?

Yeni mesajın sesiyle cevap geldi:

Doğru.

“Allah buyurur ki, biz tabiatımıza göre amel ederiz
ve O, yaptıklarımızı o tabiatlara göre hesaba çekecektir.

Onları ‘tabiatlar’ kıldı—çoğul ve farklı.

O halde,
fıtratının ağacını ne kesebilirsin, ne söküp atabilirsin, ne de budayabilirsin.

Ama onu sağa eğebilirsin. Bu, bir değişimdir!
Sola eğebilirsin. O da bir değişimdir.
Öne ve arkaya… Bunlar da değişimdir.”

Mesajlaşma kendi ritmini oluşturdu.

Her durak bir nisyân doğurur, her satır bir üns filizlendirir. Ve böylece dijital mecra, insana has o ritmi taşımaya devam eder.

Köyde Bir Gün

“Selam. Aşağıdaki arılıkta kovanları sen mi devirdin?”

Annem bu sabah bana mesaj attı, tam da bu yazıyı bitirmek üzereyken. Kışın ilk karı yeni yağmış, soğuk ve buz yüzünden yürüyemese, yokuşun başındaki evinden aşağıya iner, kapıyı aralar, mesajını yüz yüze söylerdi.

Yazın âdetimizdi bu. Ben evde yazarken o kapıyı çalar, haber verirdi: “Eski elma ağacında oğul var.” Ya da: “Asmaya konmuş bir oğul gördüm.” Ben derin bir iç çeker, bilgisayarı kapatır, ekipmanımı toplardım: ucunda torba olan uzun sırık, hasır sepet, merdiven ve ihtiyaten arıcı şapkası. Toprağa gözüyle bakan hep annemdi, iki arılığımızda olup biteni ilk o fark ederdi. Ama bu sabahki mesajı olağan bir haber değil, acil bir durum hissi veriyordu.

“Ben yapmadım! Hemen geliyorum.”

diye yazdım ve ayağa fırladım. Kovanları sahipsiz köpekler mi devirdi yoksa? Ya da bir ayı mı? Montu geçirip botları ararken içim sıkıştı; arıların soğukta yuvasız kalma ihtimaliyle karnıma bir sancı oturdu.

“Gel. Ben de seninle gelirim.”

Annemin mesajı, beni kapıdan uğurlayan söz oldu.

 

Yorum Yaz