Türk film dilinin gelişimine ilişkin umutlar

Köşe Yazıları

Türk film dilinin, hemen bütün örnekleriyle sanıyorum temel sorunu, “milli gerçekliğin ve dilin” kendi doğal mecrası içinde evrenselleşebilmesi sorunudur. (Evrenselliği, Batı merkezli kullanmadığımı, artık gündelik dilimizden çekilmiş olan, millî ve yerli kültürel kimlik ve imkânlarımızın da içerdiği âlemşümûllük bağlamında kullandığımı belirtmek isterim.)

Kitlesel iletişim ortamlarının dönüştüğü ve yaygınlaştığı dönemden itibaren, sadece Batı’dan değil, Türk dünyasından, Afrika’dan, Ortadoğu’dan, Uzakdoğu’dan ve Balkanlardan yine birbirinden farklı verimli örneklerle karşılaşan Türk filmcileri çok da farkında olmaksızın işlevsel ve dönüştürücü bir etkileşim ağına girmiş oldular. Bu, film dilimize ve sektörümüze son derece kışkırtıcı ve besleyici katkılar veren bir süreci beraberinde getirdi. Bu süreçte öne bazı  yönetmenler, hem film dilimizi zenginleştirmeye hem de âlemşümûl bir biçimde üretmeye dönük bir tutum içinde oldular. Türk filmi, bu dönemde, Türk edebiyatındaki çeşitlenme ve zenginleşmeye benzer biçimde, dünyanın seçkin ve muteber festivallerinden parlak başarı öyküleriyle dönen örneklere tanıklık etmeye başladı. 1960 ve 80’li yıllarda bir-iki yönetmenle sınırlı olan bu uluslararası başarı örnekleri, Türk film dilinin hem geliştiğini, evrensel niteliklerini daha belirgin hale getirdiğini hem de son derece parlak ve ışıltılı bir doğuş sancısının içinden geçmekte olduğunu haber veriyordu. Bugün, belirginleşmiş, billurlaşmış, özgün ve yaratıcı bir film dilimiz olduğunu söylemek fazla iyimser görünebilir. Ama bu sancılı arayış dönemi, bize özgü bir film gramerinin oluşması yönünde hayli mesafe almış olduğumuzu gösteriyor. Hangi siyasal, ideolojik, kültürel eğilime sahip olursa olsun, kalbi hakikat için çarpan bütün yönetmenlerin çoğalan filmleri, gürbüz örnekleriyle, artık bir Türk film dilinin serpilmeye başladığını müjdeliyor.

Bazı arifler, bu âlem ve içindekilerin, bizim idrakimizin yansımaları olduğunu söyler. Bu, bize rüyanın doğasını ve rahmetli Ayşe Şasa’nın ifadesiyle, “kainatın da Allah’ın bir rüyası olduğunu” ima etmesi bakımında son derece dikkat çekicidir. Bize özgü bir film dilinden söz ettiğimizde bu soyutlamayı dikkate almamız gerekebilir. Türk filminin insanı, doğayı, tarihi ve toplumu okuma imkanları için bir anahtar işlevi görebilir. Ne diyordu Tarkovski: “Bir film yapmanın, bir kitap yazmanın tüm kurallarını, genel geçer tüm yöntemlerini bir kenara bırakabilseydik ne kadar harika şeyler yaratabilirdik. Gözlemlemeyi unuttuk. Gözlemlemek yerine her şeyi kalıplara uydurmaya çalışıyoruz.” Ne diyordu Yunus Emre: “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” Ve ekliyordu: “Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi / Dilsiz kulaksız sözü can gerek anlayası…” Dilsizler haberi, bize, film dili için de bir ipucu sunuyor gibidir. Diğer iletişim ortamlarıyla dile gelmekte zorlanan düşünce ve duyguları, soru ve sorunları filmle anlatmamız mümkündür. Nasıl ki, sükut da bir üst dildir ve bir ârifin ifadesiyle, “bizim suskunluğumuzdan bir şey anlamayan, sözlerimizden hiçbir şey anlayamaz.” Şiirde, şiirsel duygu, kelimelerin arasındaki espasta belirir. Biz, kelimelerin arasındaki boşlukta şiirsel duyguyu yakalarız. Bize özgü bir film dilinde de örneğin böylesi imkanlar kullanılabilir. Bu haberi, kulaksız dinleyebilir, anlayabilir. Kulak, burada fiziksel bağlamda işitme aracı olarak kullanılmaktadır. Oysa asıl dinleme iç kulakla, gönüle ait olanla yapılabilir. Beş duyuyla algılanamayanı anlatmaya talip bir film için de bu ipucu yeterli yüke sahiptir. Yani, dilsiz kulaksız sözü ancak can anlayabilir. İnsan, gözden ve kulaktan gıdalanır. Her şey kendi cinsiyle mayalanır. İnsanı da insan mayalar. Kelam ve nazarla… Nazar kavramını, rüya, rüyet, temaşa ve müşahade kavramlarıyla birlikte düşünmek bizi yeni kapılara itebilir. Rüyet, Şasa’nın dediği gibi, iç gözün gördüğüdür, görünenin gördüğümüzle sınırlı olmadığıdır. Kamerayı iç göz gibi kullanan Türk yönetmenlerinin sayısı bugün hayli artmış, vizörün gerisindekilerin sadece beş duyu ile yetinmediği izlenimi veren pek güzel filmler dağarcığımıza katılmaya başlamıştır. Bu tekamülün, ivmesini ve kalitelerini artırarak süreceğinde kuşku yok. Süreç ilerledikçe, Türk film dilinin âlemşümûl örneklerini çoğalttığını birlikte göreceğiz. Bu, aynı zamanda film yoluyla bizim meta hikâyemizin de bir puzzle gibi parçalarını tamamlamasını sonuç verecektir. Bu meta hikâyenin içeriğine, toplumsal düzeyde yaşadığımız acılar, çatışmalar, çelişkiler ve çürüme de dahildir. Çirkinlik, aslî bir form değildir, güzelliğin, iyiliğin ve gerçekliğin belirginleşmesi için zorunlu bir boyuttur. Bu âlemin çift kutuplu doğası, bize, drama açısından sonsuz bir zenginlik sunuyor. Modernleşme tecrübesi bakımından Türk toplumunun yaşadığı kriz, bütün derinliği ve çeşitliliğiyle filmlerimizde kendini ifade imkanı bulabilmelidir. Bunun için yargılamak ve yorumlamaktan çok, anlamaya çalışan bir objektife ve vizörden bakan göze muhtacız.

Yorum Yaz