Neden Hitler’e değil de Tolstoy’a inanırız?

Köşe Yazıları

Tolstoy’un; bir toplumun değişimini, bir imparatorluğun yıkıma doğru gidişini bir kadının yavaş yavaş yıkıma sürüklenmesiyle paralel anlattığı romanı Anna Karenina’nın son sahnesi kadar ilk cümlesi de çarpıcıdır: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” Tolstoy, kişilerin ruh halini derinlemesine incelediği romanına kişileri değil de aileleri mukayese ederek başlar. 

Savaşların yıprattığı ve yıkıma sürüklediği imparatorluğun ordusunun askerlerini muharebeye taşıyan trenin rayları Anna Karenina’ya mezar olur. Anna’nın yok olduğu raylar ile imparatorluğu yok olmaya sürükleyen raylar aynıdır. Anna’nın bir zamanlar güvenli ve neşeli bir kadın olarak boy gösterdiği salonların, baloların sonunu getiren raylar ki -savaşa ulaştıran raylardır onlar- birdir. Kişide toplumun çözülüşünü anlatan bu romanın dili o kadar gerçekçi ve ustaca kurulmuştur ki okurun yazarın söylediği her şeye inanmaktan başka çaresi kalmaz. Anna’yı tren istasyonuna götüren yolun taşlarını ustalıkla dizen Tolstoy’a, karakterinin gerçekten öldüğü konusunda herkes inanır. Tolstoy, tüm zamanların belki de en çok inanılan insanlarından biridir. 

Tolstoy’un mutsuz akıbete daha en başta dikkat çektiği Anna Karenina’nın ölümüyle ilgili Umberto Eco’nun yaptığı yorum ise kurgunun gerçekle ilişkisinin başka boyutunu ortaya koyar. Selma Aksoy Türköz’ün Türkçe’ye çevirdiği 2009 tarihli “On the Ontology of Fictional Characters: A Semiotic Approach” başlıklı makalesinde Umberto Eco, önemli bir yere dikkat çeker. 

Tolstoy’un kaleme aldığı romandan üç çeyrek asır sonra, dünyayı kasıp kavuran, insanlığı apaçık bir yıkıma sürükleyen başka bir savaş yaşanır. Bu savaşın mimarlarından olan Hitler’in, karargahında intihar ederek yaşamına son verdiği kitlelere söylenir. Onun yaşamına son verip vermediği bir muamma iken kurmaca bir karakter olan Anna Karenina’nın intiharından kimsenin en ufak bir şüphesi olmadığına vurgu yapar Umberto Eco. Her iki kişi de büyük bir yenilginin intikamını kendinden alırken kalanlara da meydan okumuştur. Peki, Anna’nın intiharını bizim gözümüzde inandırıcı kılan nedir? Bir kişi en çok neye inanır? Elbette gördüğüne. 

Okur Anna’nın kederine başından beri şahit olduğu için bu açmaza giden yolun taşlarının dizilişini satır satır takip ettiğinden, olaya gözüyle görmüş gibi inanır. Öte yandan Hitler’in öldüğünü video ya da fotoğrafta gözlerimizle görsek bile yine de şüphe edebilirdik. Yazar burada gerçeği başarıyla aynalayarak bizim gerçeklik algımızı yırtmıştır. Fakat gerçeği çarpıtmamıştır. Gerçeği çarpıtsaydı ya da kendi kurduğu evrenin içerisindeki tutarlılığı zedeleseydi gerçeklik algımızı yırtmayı başaramazdı. 

Marcel Proust da Kayıp Zamanın İzinde serisinde hayatın bize gerçekleri iletme şekliyle kurmacanın iletme şeklini mukayese eder. Ve şu tespitte bulunur: yaşamda gerçekler/olgular o kadar yavaş meydana gelir ki bunu takip etmede insanın bazen zihni bazen de ömrü yetersiz kalır. Oysa kurmaca bu aktarımı hızlandırır. Okurun zihninin ve ömrünün takipte yetersiz kalmayacağı bir şekle dönüştürür. 

Ne Proust ne de Tolstoy bize hiçbir zaman yalan söylememişlerdir. İyi bir yazar okura hiçbir zaman yalan söylemez. Çünkü o en başta kendini kandırmayacak kadar ahlaklıdır.

Yorum Yaz