İşgal edilmek üzerine

Köşe Yazıları

Tam yüzyıl önce, yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Anadolu’da ve Çanakkale Boğazı’nda bir millet büyük bir bağımsızlık mücadelesi verdi. Emperyalizme büyük bedeller ödeyerek direndi. Ama bu asil direnişte herkes eşit bedel ödemedi. On beş yaşında cepheye gidenin yanı sıra, İstanbul’da büyük salonlarda partilerine kaldıkları yerden devam edenler vardı. Yoksul öldü, entelektüel sahip olduğu vicdan oranında cephede yerini aldı veya geri durdu, varsıl yaşamına devam etti, “Her devrin adamı” servetine servet kattı. 

Tarık Buğra; Firavun İmanı romanında halkların özgürlük mücadelesi verdiği dönemlerin adeta prototipini çıkararak, o süreci çok güzel özetlemiştir. Yazar, romandaki Ali Yusuf karakteriyle ete kemiğe büründürdüğü “Her devrin adamı”nı son anda, pabuç bağlı olunca iman eden Firavun’a benzetir. Vatan çok şükür kurtulur. Maalesef özgürlüğün bedelini ödyenle ekmeğini hatta kaymağını yiyenler aynı olmaz. Zira “işgal” sadece bir toprağın yabancılar tarafından ilhak edilmesinden müteşekkil değildir. 

Tam yüz yıl sonra, yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde, Anadolu coğrafyası hariç, I. Dünya Savaşı’nda işgal edilen bölgelerin tamamında önce toplumsal olaylar patlak verdi, ardından çatışmalar başladı. Gelinen noktada, Anadolu coğrafyası hariç aynı bölgeye yönelik bir işgal girişiminin olduğunu görüyoruz. Bu kez hedef Çanakkale yerine Hürmüz Boğazı. Einstein; “Üçüncü Dünya Savaşı neyle yapılır bilmem ama dördüncüsü taş ve sopalarla yapılır.” demişti. 

Tarihte dikkatlerimiz hep bir ülkenin başka bir ülke tarafından işgaline yöneldi. Peki işgalin tek bir çeşidi mi var? Kişinin kendi kendini işgalinden söz edilemez mi? 

Elbette söz edilebilir. Hatta ülkelerin işgaline sebep olan kişilerin kendi kendini işgal altına almasıdır. Dünyada bir avuç “yetkili”nin insanlığı kendi hırsları, aç gözlülükleri, canavarlıkları tarafından işgal edilmiş durumda.

Yorum Yaz