Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, insanlığın karşı karşıya kaldığı en sinsi kriz, fiziksel kaynakların tükenmesi yahut ekonomik dalgalanmaların ötesinde, doğrudan insan bilincinin merkezinde yaşanmakta. Dijital uyaranların, sonsuz kaydırma ekranlarının ve her saniye zihnimizi kuşatan bildirimlerin yarattığı bu gürültülü evrende, en kıymetli insanî melekemiz büyük bir erozyona uğramaktadır: İrade.
İşte tam bu zihinsel kargaşa çağında, araştırmacıların titiz gayretleriyle tozlu arşivlerden gün ışığına çıkarılan ve Ketebe Yayınları’nın okura sunduğu tarihî bir yapıt imdadımıza yetişiyor: Dr. Ethem Bakar’ın kaleme aldığı Terbiye-i İrade. Fatma Zehra Can, Tulû Uysal ve Ömer Faruk Can’ın iğneyle kuyu kazar gibi yürüttükleri çalışmalarla gün yüzüne kavuşan, Ömer Faruk Can’ın duru bir Türkçe ile sadeleştirdiği bu kıymetli rehber, yüzyılı aşkın bir geçmişe sahip.
Tarihsel bir yanılsamanın anatomisi
Ülkemizde İrade Terbiyesi her anıldığında, hafızamızda ilk beliren isim Fransız düşünür Jules Payot olur. Cemil Meriç’in disiplinli çalışmayı bizzat kavradığı ve kendi kaderini çizen eser olarak andığı metnin, Payot’nun meşhur yapıtı sayılmasına dair köklü bir inanış yerleşmiştir. Hatta Ali Fuat Başgil dahi genç dimâğlara bu başlığı tavsiye ederken zihinlerde hep Fransız müellifin gölgesi dolaşmıştır. Halbuki Meriç’in satırları derinlemesine incelendiğinde, kendisinin kaderini şekillendiren asıl yapıtın Dr. Ethem Bakar’ın kaleme aldığı Terbiye-i İrade olduğunu açıkça belirttiği görülür.
Fatma Zehra Can ve Tulû Uysal’ın kütüphane raflarında âdeta iğneyle kuyu kazarak gerçekleştirdikleri araştırmalar, bu yerleşik ezberi bozmaktadır. Karşımızdaki eser, bir çeviri metin olmaktan bütünüyle uzaktır; aksine, dönemin tıp ve psikoloji birikimini kendi kültürel süzgecinden geçirerek harmanlayan özgün bir telif yapıttır.
Müellif Dr. Ethem Bakar, kitabın mukaddimesinde bu meseleye son derece açık bir şerh düşmektedir. Jules Payot’nun eserini dilimize tercüme etmek niyetinde olmadığını, zîrâ Payot’nun yaklaşımını bazı yönlerden eskimiş bulduğunu ifade eder. Psikoloji biliminin ve zihin sağlığı literatürünün her geçen gün devasa adımlarla büyüdüğünü belirten yazar; Théodule Ribot, Antonin Eymieu, Frédéric Paulhan ve Paul Dubois gibi dönemin çağdaş otoritelerinden beslendiğini vurgular.
Dr. Ethem’in derdi, Batı’da biriken bilimsel müktesebatı edilgen bir çevirmen uyuşukluğuyla doğuya aktarmanın çok ötesindedir. Amacı, bahsi geçen bilgileri sentezleyerek, kendi toplumunun rûhsal ve zihinsel buhranlarına çare üretecek bir disiplin mimarîsi inşa etmektir. Kitabında kullandığı zengin kavramsal çerçeve, doğu ve batı dünyasından devşirdiği vecizeler ve metodolojik titizlik, bu eserin özgün bir entelektüel emeğin mahsûlü olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Zamanın ruhu ve sınırları
Her yazar, istese de istemese de kendi devrinin evladıdır; çağının entelektüel iklimini, zihniyet kalıplarını ve çelişkilerini satırlarında taşır. Dr. Ethem Bakar da bu kuralın istisnası olmaktan uzaktır. Eserini kaleme aldığı 1909 yılı, İkinci Meşrutiyet’in ilanının hemen ertesi, imparatorluğun entelektüel mânâda en hareketli, arayışların en yoğun olduğu dönemdir.
Müellifin kökenine dair yapılan araştırmaların işaret ettiği sabetaycı kimliği de entelektüel konumlanışına farklı bir boyut katmaktadır. Ancak bu durumu tek başına dinsel ya da etnik bir farklılıkla açıklamak yanıltıcı olacaktır. Zîrâ dönemin aydınları da benzer bir pozitivist ve modernist dünya görüşünü paylaşmaktaydı. Nitekim bilimi her türlü dogmanın üzerinde konumlandırma eğilimi, dönemin eğitimli seçkinleri arasında evrensel bir mutabakat konusuydu.
Bu sebeple, bugünün okuru bu tarihsel metinle karşılaştığında eleştirel bir okuma mesafesi koymak durumundadır. Dr. Ethem’in medeniyeti bütünüyle Batı ile eşitleyen, insan zihnini bazen mekanik bir makine gibi tahayyül eden yaklaşımları, kendi çağının sınırlarını göstermektedir. Ancak bu durum, kitabın sunduğu pratik çözümlerin ve psikolojik derinliğin değerini azaltmamaktadır. Aksine, dönemin tarihsel bağlamını kavramak, eserin günümüze kalan kalıcı mirasını daha net görmemizi sağlamaktadır.
İrade terbiyesinin imkanı
Bugün kitapçıların raflarını süsleyen, renkli kapaklarıyla "yirmi bir günde hayatınızı değiştirin" vaadinde bulunan, "NLP" mucizeleri pazarlayan kişisel gelişim kitapları ile Dr. Ethem Bakar’ın İrade Terbiyesi arasında aşılmaz bir uçurum bulunmaktadır. Çağdaş kişisel gelişim endüstrisi, neoliberal sistemin bireyi suçluluk psikolojisiyle baş başa bırakan sinsi bir aygıtıdır. Bu yayınlar, sistemsel sorunları bireysel yetersizlik gibi sunarak, insana geçici bir motivasyon sarhoşluğu yaşatır. Okuyucuya sürekli "yapabilirsin", "sen harikasın" telkinleri verirken, gerçekliğin sert duvarlarını ve insan psikolojisinin sınırlarını göz ardı eder.
Dr. Ethem’in eseri ise tam tersine, son derece rasyonel, ayakları yere basan ve insanı kendi zaaflarıyla dürüstçe yüzleştiren bir zihinsel mimarî sunmaktadır. Kitap, iradenin güçlendirilmesinin uzun, sancılı ve sabır gerektiren bir süreç olduğunu en baştan kabul eder.
Mehmet Rauf’un tanıklığı
İrade Terbiyesi’nin kendi döneminde yarattığı etkiyi anlamak adına, edebiyat tarihimizin en kıymetli simalarından biri olan Mehmet Rauf’un değerlendirmelerine kulak vermek elzemdir. İlk psikolojik romanımız kabul edilen Eylül’ün yazarı Mehmet Rauf, kitap 1909 yılında yayınlandığında, sıcağı sıcağına kaleme aldığı bir makalede bu eseri "pek mühim bir eser" olarak niteler.
Mehmet Rauf, yazısında dönemin yayın dünyasına ve entelektüel uyuşukluğuna dair derin bir serzenişte bulunur. Batı ülkelerindeki bilimsel ve felsefî neşriyatın zenginliğine gıptayla baktığını ifade eden yazar, kendi ülkesinde bu tür derinlikli çalışmaların eksikliğinden yakınır. Meşrutiyetin ilanından sonra matbuatın ucuz oyunlar, yüzeysel makaleler ve sanatsal değeri düşük piyeslerle dolup taşmasından şikâyetçidir.
İşte bu çorak iklimde, Dr. Ethem’in uzun araştırmalar neticesinde ortaya koyduğu bu ciddi çalışmayı görmek, Mehmet Rauf’a büyük bir umut aşılar. Müellifi şahsen tanımamasına rağmen, hekîme memleketin gençliği adına ebediyen müteşekkir kalacağını belirtir. Makalesini bitirirken kurduğu şu cümle, yüz on beş yıl öncesinden bugüne uzanan bir köprü gibidir:
"Türklerin romandan başka bir şey okumayacağını iddia eden karamsarlara inat, her okurumun kütüphanesine bu irade terbiyesinden birer adet edineceğini ümit ediyorum."
Kendi kendinin hükümdarı olmak
Son tahlilde, irade mahzâ bir çaba haricinde, bir rûh asaletidir. Bu asalete talip olanlar için yol bellidir: Derin düşünce, sıkı disiplin ve sarsılmaz bir inanç. Edhem’in mirası, bizleri bu asil yolculuğa, kendi içimizdeki en yüksek zirveye tırmanmaya davet ediyor. Bu zirveye ulaşıldığında görülecek manzara, hür bir rûhun ebedî sevincidir. Ve bu sevinç, dünyadaki her türlü fânî zevkin fersah fersah ilerisindedir. Kendi iradesinin şâhikasında duran insan için artık korku, endişe ve tereddüt sönmüş birer küldür. Edhem’in müjdesi budur; ve bu müjde, her an yeniden keşfedilmeyi bekleyen bir mucizedir.
Ketebe Yayınları’nın bu kıymetli eseri hem özgün metniyle hem de günümüz diline uyarlanmış sadeleştirilmiş haliyle iki ayrı cilt olarak sunması, kültürel hafızamızın korunması adına büyük bir kazançtır. Dr. Ethem Bakar’ın bu vakur sesi, geçmişin karanlığından sıyrılarak bize şu hayatî soruyu sormaktadır:
Sonsuz bir bilgi ve uyaran okyanusunda boğulmakta olan zihninizin dümeni kimin elinde? Kendi iradenizin mi, yoksa sizi sürekli tüketime yönlendiren görünmez algoritmaların mı?
Yorum Yaz