Usludan yeğdir delimiz: Abdülhak Şinasi Hisar'ın divaneleri

KİTAPLIK

 

Yedi ciltten oluşan Kayıp Zamanın İzinde’yi madlenlere yaslayan Proust misali, Abdülhak Şinasi Hisar merhum da -kronolojik olarak bakıldığında- üç romanının kurgu dizimini gazete sayfalarına, bilhassa da ilanlar kısmına bağlar. Fahim Bey ve Biz bir gazete ilanıyla başlar. “Hazin Bir Vefat” başlıklı kısa bir fıkrada Fahim Bey’in vefatından ve kariyerinden bahsedilir. Üçüncü romanı Ali Nizamî Bey’in Alafrangalığı ve Şeyhliği’nin son faslında ise belki ölüm ilanının bile keseye baktığını hislenerek idrak ederiz. Şöyle izah eder Hisar, “Biz ölümünü bile duymadık. Zira gazeteler bunu bile yazmadı. Zira gazeteler, ölen eğer şöhretiyle okuyucuların çoğunluğunu alakalandırmazsa ölüm havadislerini de ancak parayla yazmaya alışmışlardı. Ali Nizamî Bey için ise bunu yapacak kimse kalmamıştı.” Yine de gazetelerin sütunları üzerinden maziye bakıvermenin her bakımdan mantıklı olduğu söylenebilir. O demler, gazetelerin saltanatlı yıllarıydı. Keza Hisar’ın romanları da evvela gazete yahut dergilerde tefrika edilmiştir. 

Neden hemen yazının başında böyle iştah açan bir unlu mamulü zikrettim? Keramet madlende değil, Proust’ta. Hisar’a, bizim Proust’umuz demek nedense bana pek cazip gelmiyor. Oryantalist bir bakış saklı bu tarz benzetmelerde. Proust’u çok sevsem de onu Şinasi Bey’e bir nişan olarak takmak, Hisar’ı mahdut bir yeteneğin içine hapsetmek olarak geliyor bana. Efendim yetiştikleri sosyal çevre benziyor, sınıf aidiyetleri müşterek? Kabul ediyorum, ikisinin de vitrine çıkardığı şahsiyetlerin aristokratik kodları benzeşiyor. Hatta belki alafranga tabirle “krem dö la krem”, alaturka deyişle “aliyyülâlâ” tabakasından dem vurulduğunu söylemek de mümkündür. Ben bu itirazlara reddiye sunacak değilim. Bilakis Hisar’ın üslup olarak da Proust’a yakın olduğunu, Proustvari bir anlatıcılıkla belki olaylardan daha ziyade insanları yazdığını ve bu insanların psikolojik dehlizlerine girdiğinde hayata dair birçok çıkarsamaya da ulaştığını ve hatta ikisinin de diyalog usulünden çoğu kere kaçınarak, daha ziyade sohbet etmeyi tercih ettiğini ekleyebilirim. İkisi de mensubu olduğu sınıfın sosyo-tarihî mirasını, seçtiği kişiler üzerinden okura teşrih etmekte iken benim bu çabam neden? Zira Abdülhak Şinasi Hisar, Proust’la aynı panteonu paylaşacak kıymette bir yazardır. Yani onu, şu yörenin falanca yazarına bu yörenin filanca edibine benzetmek işin başında ölçek hatası yapmak olacaktır. Bir Abdülhak Şinasi Hisar yazısını daha Proust’a uğramadan bitiremediğimiz için okurun affına sığınırım lakin Hisar’ın bu durumdan muzdarip olacağını sanmıyorum. Proust’a uzanan veyahut Proust’tan uzayan tekmil laflar -malumunuzdur- Haliç vapuru gibi dolanır.

Bizde delilik, Batı’daki gibi bir akıl hastalığından ziyade manevi bir cezbe hâli (ki meczup buradan türer) ve hatta çoğu kere mistik bir aşkın sarmaladığı insanın varacağı, ali bir makam olarak kabul edilir. Mecnun, bir raddeden sonra Leyla’yı değil, Mevla’yı arzular. Yunus Emre, “Ben bir deli divaneyim / Aklım da yâr olmaz bana” derken lalettayin bir alıklıktan bahsetmez. Delilik, hikmetin bir cüzü olarak görülür. Orta Anadolu’da bizzat tecrübe etmişimdir ki, köyde mukim delinin o havaliye bereket getirdiğine ve onunla iyi geçinmek gerektiğine inanılırdı. Bu deliler, Hristiyan keşişlerinden farklı olarak münzevi bir hayat tarzını ‘tercih’ etmezler. Cemiyetin sosyalleştiği her mekân ve mecrada onlara rastlayabilirsiniz. Velayet gibi deliliğin de mertebeleri vardır. Para, makam, güç gibi unsurlar deliliği katlanılabilir kılar. Gönlü gani bir deliden kimse rahatsız olmaz. Onun hovardalığı tolere edilebilir de acziyet içindeki şeyhliği hoş görülmez. Sabık kralı ilk soytarısı terk eder.

Hisar’ın romanlarındaki ana karakterlerin yolculukları daima delilik ithamıyla tamamlanır. Vâkıâ o hemen romanın (kendi tabiriyle hikâyenin) başında bahsedeceği âdemoğlunun deli divane olduğunu zikreder. Hatta bütün anlatının, o zatın divane-yi kâmil olma sürecini anlattığı bile söylenebilir. Yine de ilk romanından son romana değin deliliğin seyri farklılıklar barındırır. İlk metindeki Fahim Bey görece şanslı bir divanedir. Gazetedeki ilk ölüm ilanında “eski maslahatgüzarlarımızdan” diye sitayişle anılır, zevcesi Saffet Hanım’ın yanı başında, eski emektarları hizmetini göredururken, hülyaları büsbütün bozulmadan terk-i dünya eyler. Müellifin tabiriyle, “her şeye rağmen gönülleri şâd eden hayat”tır onunkisi.

“Deli eniştemizin hakiki adı Hacı Vamık Bey’dir.” şeklinde takdim edilen zat-ı muhteremle esasen ilk kez Fahim Bey ve Biz isimli romanda tanışırız. Fahim Bey’i “kâfir” bulacak kadar softa sanılan Hacı Vamık Bey’in insan olmasından kaynaklı birçok tenakuz barındırdığına Çamlıca’daki Eniştemiz romanında şahitlik ederiz. Romanın hemen ilk bölümünün adı şudur: “Kadrini Bilmediğimiz Deliler”. Hacı Vamık Bey, belki alafranga Fahim Bey’e göre daha alaturka bir kişiliğe sahiptir ama netice olarak, düşkünlüğün başka bir tonundan özge bir renge malik değildir. O, kendi Babil kulesini kendi yıkanlar zümresine mensuptur. İlerleyen yaşına rağmen sefihane ve savurgan hayat tarzından vazgeçememesi yüzünden sadece yanındaki hizmetkârlarını değil, hayatını çekip çeviren hayat arkadaşını da kaybetmiştir. Bırakalım mal varlığını, enişte sıfatını dahi kaybederek, ‘sefer tası büyüklüğünde’ diyerek tahkir ettiği ufak/sıcak evin hayaliyle Çamlıca’daki metruk köşkte “terk-i dağda-i hayat” etmiştir. Aile bir yerde itikadi ve Ortodoks bir kavramdır. Aile kurmamak bir tercih olabilir ama özellikle o asır için düşündüğümüzde, aile kurumuna alenen saldırmak, toplumun yazılı olmayan kuralları içinde ancak havai bir delilikle tabir edilebilir. Sefahatin ardı sefilliktir ki toplumun da en sevmediği günah budur.

Ali Nizamî Bey’in hikâyesi ise büsbütün Maleviç’in “Siyah Kare”sini andırır. Siyah Kare, bilindiği üzere sadece siyah renkten ibaret değildir. Rivayet odur ki, 18 bin renkten mürekkeptir. Ali Nizamî Bey’in Büyükada’daki haddinden fazla renkli hayatı kapkara bir hiçliğin ortasında biter. Çamlıca’daki deli enişteye nasip olan bir “lüks” bile ona layık bulunmaz ve payına meçhul bir kabir düşer. Meyyitin bir sahibi çıkmadığı gibi nereye kimlerce defnedildiği bile sır olarak kalır. Büyükada’daki köşkten Çamlıca’daki derme çatma dergâha, bohemlikten Bektaşi babalığına savrulan hayatı kendi familyası için bile affedilebilir bir durum değildir. Cemiyet tarafından aforoz edilen Ali Nizamî Bey, deliliğin de en üst mertebesini görür. Gösterdiği cinnet emareleri üzerine çıldırdığına hükmolunarak tımarhaneye yollanır. O, su katılmamış bir tragedya kahramanı gibi sahneden çekilir. Biz ise kitapla birlikte, saadetlû, devletlû, fütüvvetlû bir zamanın da sonuna geldiğimizi anlarız.

Yorum Yaz