Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
İnsanlığın, hızlı araçlar ve gelişmiş aydınlatma cihazlarıyla henüz müşerref olmadığı o aheste çağlarda edebî/akademik yayın takipçiliğinin bugüne nazaran daha sıkı olması hangi mazeret sunulursa sunulsun tarihin kayda değer cilvelerinden biri olarak görülmeye devam edilecektir. Düşünün ki Orta Çağ şartlarında, bütün mahrumiyetlere rağmen, Fars coğrafyasında yaşamış İbn Sina’ya, Endülüs coğrafyasında hayatını sürdürmüş İbn Tufeyl şerh düşüyor ve metinlerini uzun uzadıya izah edebiliyordu. Hayy ibn Yakzan geleneğinin banisi İbn Sina da Huneyn bin İshak’ın Grekçeden çevirdiği “Salaman ve Absal” hikâyesinden etkilenebiliyordu. Yeri gelmişken haklarını teslim edelim ki, bütün bu külliyat mum ışığında ortaya çıkıyordu. Günümüzün yayıncılığını ise Osman Bölükbaşı’nın lafını ödünç alarak, “sapı uzun, tanesi kıt” olarak tanımlayabiliriz. Birbirini teğet geçen bir yığın telif eseri, zihnimizde tasnif etmeye çalışıyoruz. Zincir halkası misali birbirine eklemlenerek ilerleyen ve nihayetinde bir silsile hâlini alan bu müşterek etütlerin yerini “ötekine sağır” çalışmalar aldı. Şerhler ve haşiyeler, tıpkı tefrikalar gibi “çağ dışı” görülür oldu.
“Bey armudu”nun, İtalyancaya “bergamotto” ve akabinde Fransızcaya “bergamote” olarak geçmesinin ardından memleket sath-ı mailine “bergamot” olarak dönmesiyle itibar kazanması misali Hayy ibn Yakzan da ancak Batı kamuoyu tarafından takdir edilince tozlu raflarımızdan avuçlarımıza inebilmiştir. Belki bugün hâlâ ilk ve orta öğretim kurumlarındaki talebeler Hayy ibn Yakzan’ı Robinson Crusoe bağlantısıyla işitmektedir. Hâlbuki “robinsonad” kategorisinde değerlendirilen bu eser ondan daha önce yazılmış ve bir bakıma Daniel Defoe’yu da etkilemiştir. Kaldı ki Hayy ibn Yakzan, Robinson’dan çok daha özgün ve müspet bir karakterdir. İkisi de ıssız bir adada yaşamasına rağmen Robinson önceki yaşamının bilgi kırıntılarını adaya taşırken, Yakzan oğlu Hayy herhangi bir insanla büyümediği için bırakalım bilgi kırıntısını, en ilkel bir dilden bile mahrumdur. O, tecrübe ve sezgilerini insan-ı kâmil olmaya hasrederken, Robinson rast geldiği ilk insana evvela “efendi” kelimesini öğretir. Hayy, biriktirmeyi aşağılık bir eylem olarak görürken Robinson ilk kapitalistlerden kabul edilir. Bütün taksimatı üstlenen Batı bile Hayy İbn Yakzan’ı ilk hikemî (felsefi) roman olarak kabul etmek durumunda kalmıştır. Bu kanonik kabullenişte muhakkak namuslu filozofların büyük payı vardır. Bakınız Leibniz ne diyor, “Arapların öyle filozofları var ki onların uluhiyet hakkındaki his ve fikirleri en yüksek Hristiyan filozofların fikirleri kadar yüksektir. Bunu Pococke’un Arapçadan tercüme ettiği Philosophus Autodidactus (Kendi Kendini Yetiştirmiş Filozof) eserinden anlamak mümkündür.” Bahsi geçen Pococke’un, eseri Latinceye çevirdiğini hatırlatmak gerekir. Zira Hayy kısa sürede birçok lisana tercüme edilmiş ve geniş kitlelere ulaşmıştır. Arapça ve Farsçada oluşan geleneğin yanı sıra Hayy ibn Mikiz adıyla İbranicede de taklidî eserler yazılmıştır. Henüz 17. yüzyılda İngilizceye de çevrilen eserin Felemenkçe macerası ise biraz magazinseldir. Söz konusu eserin, yayıncısı kanalıyla çevirtilmesini talep eden Spinoza emeline bir türlü ulaşamayınca eseri bizzat S. D. B. imzasıyla tercüme eder. Bu imza, Benedict De Spinoza isminin ters çevrilmesinden ibarettir. Fransızca, Almanca, Rusça, İspanyolca gibi diğer Avrupa dillerine de tercüme edilen eserin, Hilmi Ziya Ülken’in ifadesine göre, “Batı’daki tesiri çok büyük olmuş ve onun birçok taklitleri yazılmıştır.” Öyle ki bunların en başında Francis Bacon’ın “Yeni Atlantis” ismi zikredilir. Dinler tarihi profesörü İsmail Hakkı İzmirli’nin işaret ettiği nokta ise hayli ilginçtir. Hayy ibn Yakzan, İngiltere’deki Kuveykırlar (Quakers) mezhebi tarafından bir ahlak kitabı olarak kabul edilmiştir. Eserin muhteviyatına eğilmeden önce şunu belirtmeyi lüzumlu buluyorum: Birçok farklı yayınevi tarafından neşredilen Hayy ibn Yakzan’ın bilhassa İnsan Yayınları edisyonu, içeriği itibarıyla bir adım öne geçiyor zira 2012 tarihli 7. baskısına sahip olduğum bu kitapta notlandırılmış metinlerin dışında, anlatıları farklı veçheleriyle inceleyen makaleler de yer alıyor ve metnin yekûnu 350 sayfayı buluyor. Bu edisyonun dışında, Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan ve N. Ahmet Özalp’ın ön sözüyle bambaşka bir çehreye kavuşan edisyonun da gayet başarılı olduğunu söylemem gerekiyor. Bu yazıda sıkça istifade ettiğim bu ön söz kısmının yanı sıra M. Şerafeddin Yaltkaya’nın dipnotları da okur nezdinde bağlam açısından hayli faydalı bulunacaktır.
Hayy ibn Yakzan, devrinin en ünlü bilgelerinden İbn Tufeyl’in tasavvufi/felsefi fikirlerini hikâyeleştirerek sunduğu bir anlatıdır. Hayy ibn Yakzan (Uyanık oğlu Diri), ıssız bir adada büyüyüp gelişen bir adamdır. İnsani kültürden, her türlü teknolojiden ve Tanrısal vahiyden uzaktır. Dünyaya gelişi bile farklı rivayetlere dayanır. Müellif, ilki evrimsel ve diğeri geleneksel olmak üzere iki farklı yorum getirmiştir. Hayy’ın yedi senelik fasılalar hâlindeki tekâmül evrelerine denk düşen kırılma noktalarında aslında hep nebevi bir açılım bulunacaktır. Hayy, Prometheus misali bir yandan ateşi keşfeden ve onu saklayan mitolojik bir varlıktır, diğer yandan ise ayet ve hadislerde aktarılan kıssaların sil baştan icracısıdır. Herhangi bir lisanı bilmez, nihayetinde annesi olarak kabul ettiği varlık da bir ceylandır gelgelelim bütün bu izole şartlarda dahi akıl nimeti ile nerelere ulaşabileceğini görmek merakımızı celbeder. Elbette aklın varlığı kadar önemli olan başka bir mesele de aklın amaç mı yahut araç mı olduğu denkleminin cevabını bulmaktır. İşte Hayy tam bu noktada Robinson ve şürekasından ayrılır. Aklını, mabudu bellemez. Onun kanatlarıyla erişeceği yer de bir noktaya kadardır. Sonra ise önüne keşif âlemi açılır. Cezbeye varan her fâni gibi önce savrulur ve hatta saçmalar lakin “çoklukta birlikte-birlikte çokluk” gibi vahdet-i vücut öğretisinden aşina olduğumuz sufiyane kavramlara ve ulvi mertebelere eriştiğinde önündeki perdeler açılacak, sırlar çözülecektir. İbn Tufeyl, neden sonra adaya davetsiz bir misafiri çağırır ve Hayy’ın insandan yalıtılmış hayatı bambaşka bir evreye geçer. Nihayetinde, kendiliğinden zuhur eden tecridin, bir tercih olarak önümüze gelmesi sonucu değil ama soruyu değiştirir. İnsanın bütün bir cemiyeti dışlayarak, katı bir inziva hayatında kendince en yüksek değerlere erişmesi durumu, içinde bir miktar bencillik barındırmaz mı?
Yorum Yaz