Poetika ve pratik arasindaki bağ: Yazarlığa Giriş

KİTAPLIK

Boş bir sayfanın karşısında öylece durmak, her yazar adayı adına kuşkusuz oldukça zorlayıcı bir başlangıç sayılır. Zira yazma eylemi, sadece kelimeleri yan yana getirmekten ziyade, bütünüyle bir anlam inşa etme çabasıdır. A. Ali Ural’ın Yazarlığa Giriş: İrade, Disiplin, Derinlik isimli eseri tam şu noktada devreye girerek, bahsi geçen zorlu süreçte kalem sahiplerine rehberlik eden temel bir kaynak niteliği taşır. Kitap, yazarlığı sadece teknik bir formül yığını olarak görmekten kaçınıp; insan ruhunun derinliklerine doğru gerçekleştirilen bir yolculuk şeklinde ele alır. Ural’ın irade, disiplin ve derinlik üzerine titizlikle kurduğu bu çalışma, yazma hevesini gerçek bir ustalığa dönüştürmek isteyenler için oldukça somut ve uygulanabilir tavsiyeler içerir.

Eser, bilhassa yazmak isteyen ancak nereden başlayacağını bilemeyenler namına bir yol haritası sunar. Bu çalışma, yazma eyleminin temel eşiklerini bir bir aralarken kalemi pazarın sığ çarklarından çekip çıkarır; ruhu tefekkürün o derin riyazetine erdirmesi hasebiyle de pek müstesna bir mahiyet arz eder.

Köklü bir yazarlık arayışı

Günümüzde ne yazık ki pek çok yazarlık kitabı, sadece kurgu tekniklerine ve ticari başarıya odaklanmaktadır. Buna mukabil A. Ali Ural’ın yaklaşımı köklüdür. Yazar, modern yazma tekniklerini geleneğin usta-çırak anlayışıyla ustalıkla birleştirir. Yazarlığın sadece doğuştan gelen bir yetenek meselesi sayılmasından öte, sabırlı bir emek ve karakter inşası gerektirdiğini ısrarla vurgular. Nitekim yazmak, kişinin kendi içindeki özü, zamanla ve büyük bir dikkatle gün yüzüne çıkarma işlemidir.

İrade: Yazma kararlılığı

Yazma süreci, her şeyden evvel güçlü bir irade gerektirir. Schopenhauer, iradeyi insanı sürekli huzursuz eden kör ve rasyonel olmayan bir itki olarak tanımlarken; A. Ali Ural, bu ham enerjiyi yaratım eylemiyle bilinçli bir hedefe yönlendirmeyi teklif eder. Nietzsche’nin "güç istenci" ve "kendini aşma" kavramlarıyla örtüşürcesine, yazarın kendi içsel sınırlarını her an zorlaması gerektiğini savunur. İrade, yazarın yazma yolculuğunda karşılaştığı engeller karşısında asla geri adım atmamasını sağlayan temel dayanaktır. Söz konusu sarsılmaz duruş ise ancak yazarın kendi varoluşsal koordinatlarını tayin etmesiyle hakiki bir zemin bulur. Nitekim "Bulunduğu durumun farkında olmamak her durumdan daha kötüdür" diyen Ural, yazarın öncelikle kendi konumunu net bir şekilde belirlemesi ve bu farkındalıkla birlikte yola çıkması gerektiğini bizlere hatırlatır.

Disiplin: İradenin sadık muhafızı

İrade, şayet disiplinle desteklenmezse, etkisini çabucak yitirir. Disiplin, yazma isteğini belirli bir düzene oturtan ve böylelikle eserin ortaya çıkmasını sağlayan sağlam bir çerçevedir. Bu sebeple, sadece ilhamın gelmesini beklemek yerine, masaya oturup çalışmayı bir alışkanlık haline getirmek son derece önemlidir. Flaubert’in düzenli hayat vurgusu veya Kafka’nın boğucu memuriyetine rağmen geceleri yazmaya ısrarla devam etmesi, ilgili disiplinin edebiyat tarihindeki en iyi örnekleridir. Disiplin, yazar için dışarıdan dayatılan bir zorunluluk olmaktan çıkıp, bizzat kendi zihnini yönetme biçimine dönüşür. Yazar, kendi çalışma saatlerini ve düzenini kararlılıkla oluşturarak zihnini dış dünyanın dikkat dağıtıcı unsurlarından başarıyla korur. Dolayısıyla bu düzen, yaratıcılığın çok daha sağlıklı ve verimli bir zeminde gelişmesine olanak tanır.

Yüzeyselliğe karşı derinlik direnişi

Kitabın en önemli başlıklarından biri kuşkusuz "derinlik" mefhumudur. Bilginin hızla tüketildiği bu çağda, yazarın yüzeysel olandan titizlikle kaçınması gerekir. Çünkü derinlik, sadece sayfa sayısıyla ölçülen bir hacim olarak görülemez; aksine anlatılanın insanın iç dünyasında yarattığı kalıcı etkiyle ilgilidir. Gaston Bachelard’ın ev metaforunda görüleceği üzere, yazar zihninin mahzenlerine inmeyi ve oradaki en zor sorularla cesaretle yüzleşmeyi bilmelidir. Söz konusu arayış, Mevlana’nın sureti bırakıp manaya hicret etme çağrısıyla da doğrudan ilişkilidir. Gündelik dilin sıradanlığından yavaş yavaş kurtulup, varlığın özüne dair cümleler kurmak gerçek bir derinlik gerektirir. Yazar, sadece kendi şahsi duygularını anlatmakla kalmaz; aynı zamanda kelimelerin tarihsel ve kültürel birikimini de arkasına alarak okurla güçlü bir köprü kurar.

Budama: Sözü azaltmak, anlamı çoğaltmak

Yazmak kadar, yazılanları ayıklamak da başlı başına bir sanattır. A. Ali Ural, gereksiz kelimelerin metinden cesaretle atılması gerektiğini savunur. Bu yaklaşım, Hemingway’in meşhur "Buzdağı Teorisi" ile büyük bir benzerlik gösterir. Çünkü metinde bilinçli olarak susturulanlar, bazen dile getirilenlerden daha güçlü bir etki bırakabilir. Fuzuli sıfatlardan ve dolaylı anlatımlardan kaçınmak, metnin enerjisini belirgin bir şekilde artırır. Sade bir anlatım, okurun doğrudan ve zahmetsizce anlama odaklanmasını sağlar. Bu yüzden yazar, metnin mimarisine katkısı bulunmayan her kelimeyi hiç düşünmeden çıkarma cesaretini göstermelidir. 

"Yazmak bir budama işidir. Dallarına kıyamayan, ağacını kaybeder. İnsana yaraşan, sözü azaltırken anlamı çoğaltmaktır."

Boş sayfanın yalnızlığında samimi bir dost: A. Ali Ural

A. Ali Ural, eserinde sadece yol göstermekle kalmaz; aynı zamanda yazarlığın bir sorumluluk meselesi olduğunu da bizlere hatırlatır. Yazar, sadece estetik kaygılarla sınırlı kalmayıp, dünyaya ve insana dair sağlam bir duruşla yazmalıdır. Sonuçta edebiyat, yazar ve okur arasındaki ortak bir paylaşım alanıdır. Ural’ın "Tahterevalli" metaforuyla belirttiği gibi, anlam ancak yazar ve okurun birlikte sergilediği çabayla yükselir.

Nihayetinde bu eser, yazarlığı sadece bir heves değil, bir yaşam biçimi olarak kabul edenler için temel bir rehberdir. Yazma yolculuğunun sabır, sürekli çalışma ve derinlik gerektirdiğini oldukça sade bir dille anlatır. Kendi sesini bulmak isteyen her yazar adayı için bu kitap, boş sayfanın karşısında hissedilen mevcut yoğun yalnızlığı gideren samimi bir dost niteliğindedir. Dolayısıyla kelimelerin o aldatıcı libasından soyunup mana ufkuna hicret eden her ruh, aynadaki pası sildiğinde şu yakıcı sualle yüzleşmelidir: Fuzuli kalabalıklardan ve eğreti süslerden büsbütün arındığımda, avucumda kalan o mücellâ ve yalın hakikat hangisidir?

Yorum Yaz