Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Modern dünyanın en büyük paradokslarından biri şudur: İnsanlık tarih boyunca özgürleşmek için mücadele etmiş, geleneksel otoritelerin baskısından kurtulmaya çalışmış, bireyin haklarını genişletmiş; fakat tam da özgürlüğün en görünür hâle geldiği çağda insan, yeniden korunmak isteyen kırılgan bir varlığa dönüşmüştür. Bugün birey, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kendi hayatı üzerinde söz sahibi görünmesine rağmen, aynı zamanda tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar incinmiş, güvensiz, kırgın ve mağdur hissetmektedir. İşte Masumiyetin Ayartıcılığı tam da bu büyük çelişkinin anatomisini çıkaran, modern bireyin psikolojik, siyasal ve kültürel portresini sert ama son derece dikkatli bir biçimde inceleyen önemli bir düşünce kitabı olarak öne çıkıyor.
Pascal Bruckner’in temel iddiası oldukça sarsıcıdır: Modern insan artık özgürlüğün bedelini ödemek istememektedir. Özgürlüğün nimetlerini talep ederken onun zorunlu sonucu olan sorumluluk, yük, karar verme zorunluluğu ve ahlaki hesaplaşmadan kaçmaktadır. Bu nedenle çağdaş birey iki temel strateji geliştirmiştir: çocuklaşma ve kurbanlaşma. Bruckner’in “masumiyet” kavramıyla kastettiği şey tam olarak budur. Buradaki masumiyet ahlaki bir saflık değil; bireyin kendi eylemlerinin sonuçlarını üstlenmekten kaçınmasıdır. Yazarın çok yerinde biçimde ifade ettiği gibi modern insan, “özgürlüğün sıkıntılarına katlanmadan nimetlerinden yararlanmak” istemektedir.
Kitabın özellikle “Acı, Üzüntü Pazarı” başlıklı bölümünde Bruckner, modern toplumun acıyla kurduğu ilişkiyi son derece çarpıcı bir biçimde ele alır. Ona göre çağdaş insan artık acıyı aşılması gereken bir durum olmaktan çıkarıp kimliğinin merkezine yerleştirmektedir. Acı, yalnızca yaşanan bir deneyim değil; aynı zamanda ahlaki üstünlük sağlayan sembolik bir sermaye hâline gelmiştir. Bu yüzden modern birey, gerçek anlamda özgürleşmek yerine, mağduriyet üzerinden kendisine ayrıcalıklı bir konum üretmeye çalışmaktadır. Kitapta geçen “acı çekenin değer kazanması” fikri burada önemli bir düğüm noktasıdır. Çünkü Bruckner’e göre modern kültür, bireyi sürekli kendi yaralarına dönmeye, kendi kırgınlığını büyütmeye ve bunu toplumsal görünürlüğün merkezine taşımaya teşvik etmektedir.
Bu yaklaşım yalnızca bireysel psikolojiye dair değildir; aynı zamanda modern siyasal kültürün de eleştirisidir. Özellikle kitapta dikkat çeken pasajlardan biri, “güçsüz” kategorisinin mutlak ahlaki üstünlük kaynağına dönüşmesine yönelik eleştiridir. Bruckner burada çok hassas ama önemli bir ayrım yapar: Ezilenlerin haklarını savunmak başka şeydir, mağduriyeti kutsallaştırmak başka şey. Çünkü mağduriyet kutsallaştığında, birey artık yaptığı eylemler üzerinden değil, taşıdığı kimlik üzerinden değerlendirilmeye başlanır. Böylece hukuk bireysel sorumluluktan uzaklaşır ve kimliklerin çatışma alanına dönüşür. Bu nedenle Bruckner’in kitabı, çağdaş kimlik politikaları tartışmalarını anlamak açısından da oldukça önemli bir yerde durur.
Özellikle “Celladın Masumiyeti” bölümünde yazarın ulaştığı düşünsel yoğunluk dikkat çekicidir. Bruckner burada tarihin büyük trajedileri üzerinden son derece rahatsız edici ama düşünmeye zorlayan bir soru sorar: Dün mağdur olanlar, bugün zalime dönüşebilir mi? Ona göre tarih bize sürekli bunu göstermektedir. Acı çekmiş olmak, kişiyi otomatik olarak ahlaki üstünlüğe taşımaz. Tam tersine, geçmiş travmalar bazen yeni şiddetlerin meşrulaştırılmasına da dönüşebilir. Bu yüzden Bruckner, hiçbir topluluğun “ebedi masum” ilan edilemeyeceğini söyler. Bu düşünce özellikle modern siyasetin “mutlak mağdur” ve “mutlak zalim” üretme eğilimine karşı ciddi bir eleştiri taşır.
Burada kitap, Carl Schmitt’in dost-düşman ayrımını çağrıştıran siyasal gerilimlerle de örtüşür; ancak Bruckner, Schmitt’in aksine siyaseti mutlak karşıtlıklar üzerinden değil, hukuki ve ahlaki sınırlılık fikri üzerinden düşünür. Çünkü ona göre modern demokrasilerin en önemli başarısı, insanların kendi acılarını mutlak haklılık aracına dönüştürmesini engelleyen ortak bir hukuk zemini kurabilmesidir. Bu yüzden kitap boyunca demokrasiye yönelik eleştirel ama koruyucu bir tavır hissedilir. Bruckner demokrasiyi kusursuzluk sistemi olarak değil, insan kötülüğünü sınırlama mekanizması olarak görür. Seneca’dan yaptığı göndermeler de tam burada anlam kazanır: Kurumlar insanın kötülüğünden doğar ama aynı zamanda o kötülüğü sınırlandırırlar.
Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri de modern bireyciliğe dair yaptığı çözümlemedir. Bruckner, bireyin geleneksel bağlardan kurtuluşunu tamamen reddetmez; ancak bağsızlığın özgürlük olmadığını söyler. Çünkü insan, yalnızca kendi içine kapanarak yaşayabilecek bir varlık değildir. “Borcun Anlamı” bölümünde geliştirdiği düşünce bu yüzden son derece önemlidir. Yazara göre bireyi güçlendirmek, onu tamamen yalnız bırakmak değildir; aksine onu yeniden sorumluluk ağları içine yerleştirmektir. Modern kültür ise bireyi her türlü yükümlülükten arındırarak güçlendirdiğini sanmakta, fakat aslında onu anlamsızlık ve yalnızlık içinde daha kırılgan hale getirmektedir.
Bruckner’in burada Hannah Arendt’e yaklaşan bir düşünsel çizgi izlediği görülür. İnsan yalnızca bireysel bir varlık değildir; tarihsel, siyasal ve toplumsal bağların içinden doğar. Bu yüzden mutlak bağımsızlık fikri aslında insanı güçlendirmez, aksine onu savunmasızlaştırır. Kitapta geçen “özgürlük ancak başkalarının özgürlük sınırına kadar genişleyebilir” düşüncesi de bu yüzden önemlidir. Çünkü çağdaş birey özgürlüğü artık ortak yaşamın içindeki bir hak değil, tüm sınırların kaldırılması olarak görmeye başlamıştır. Bu durum ise sonunda hem toplumsal çözülmeye hem de bireysel yalnızlığa yol açmaktadır.
Eserde modern medya kültürüne yönelik eleştiriler de oldukça güçlüdür. Özellikle televizyon ve kamusal görünürlük kültürü üzerinden yapılan çözümlemeler bugün sosyal medya çağında çok daha anlamlı hale gelmektedir. Çünkü artık herkes kendi yarasını görünür kılmak, kendi mağduriyetini sergilemek ve ahlaki meşruiyetini bunun üzerinden kurmak istemektedir. Acı, giderek performatif bir dile dönüşmektedir. İnsanlar yalnızca acı çekmekle kalmamakta; aynı zamanda acı çektiklerini göstermek istemektedir. Bruckner’in “acı pazarı” dediği şey tam olarak budur. Modern toplumda acı artık yalnızca insani bir deneyim değil, kamusal dolaşıma sokulan sembolik bir kimlik aracıdır.
Kitabın kadın-erkek ilişkilerine dair bölümleri de modern toplumsal cinsiyet tartışmalarına yönelik dikkat çekici çözümlemeler içerir. Bruckner burada ne kaba bir antifeminizme ne de yüzeysel bir eşitlik söylemine yaslanır. Onun asıl dikkat çektiği nokta, kadın ve erkek arasındaki ilişkinin giderek karşılıklı güvensizlik ve siyasal gerilim dili üzerinden okunmaya başlanmasıdır. Özellikle Amerikan toplumuna dair yaptığı gözlemler, ilişkilerin hukuki ve ideolojik kuşatma altında nasıl mekanikleştiğini göstermesi bakımından önemlidir. Yazara göre modern toplum, farklılıkları birlikte yaşamanın yollarını aramak yerine onları sürekli siyasal savaş alanına dönüştürmektedir.
Fakat kitabın en güçlü tarafı, bütün bu sert eleştirilerin nihilizme dönüşmemesidir. Bruckner sonunda hâlâ insanın olgunlaşabileceğine inanır. Modern insanın yeniden sorumluluk alabileceğini, ortak hayatın yükünü taşıyabileceğini ve özgürlüğü yalnızca hak değil aynı zamanda ödev olarak da kavrayabileceğini düşünür. Bu nedenle kitap karamsar bir medeniyet ağıtı olmaktan çok, modern bireyi yeniden yetişkin olmaya çağıran felsefi bir uyarı metni gibi okunmalıdır.
Bugün sosyal medya kültürü, kimlik siyasetleri, görünürlük ekonomisi, sürekli kırılganlık söylemi ve bireysel yalnızlık düşünüldüğünde, Masumiyetin Ayartıcılığı ilk yayımlandığı döneme kıyasla çok daha güncel görünmektedir. Çünkü çağımız gerçekten de bireyin kendi yarasını kimliğe dönüştürdüğü bir çağdır. Bruckner’in en temel sorusu hâlâ önümüzde durmaktadır: İnsan, özgürlüğün yükünü taşımadan gerçekten özgür olabilir mi? Yoksa sürekli mağduriyet üreterek sonunda kendi özgürlüğünü mü tüketmektedir? İşte bu eser, tam da bu soruların rahatsız edici ama son derece gerekli düşünsel alanını açmaktadır.
Yorum Yaz