Kedilere dairdir: Bal Bebeği Limon’un hikâyeleri

KİTAPLIK

Ercan Yılmaz Hoca’nın Ebu Hureyre’yi akıllara getiren bir sirete sahip olduğunu iddia etsem kim hangi mazeretle karşı çıkabilir? Kendisi değil midir ki, hem kediciklerin gönüllü babası hem de irfan ehlidir. Evinde beslediği iki pisiğin dışında, bahçesindeki ve dahi sokaklardaki onlarca kedinin (hatta bilumum canlının) hamiliğini üstlendiğine fakirin gözleri bizzat şahit olmuştur. Ol sebepten, kedilere dair bir şeyler karalaması şayanı hayret bulunmayabilir. Gelgelelim onun deneme ve anlatıları her okur için şayanıdikkat bir okuma sürecine gebedir. Ercan Bey her ne kadar Vikingzade (ataları kim bilir hangi buharlı ticaret gemisinin ambarında seyahat etmiş bir Norveçli olan) Limon’un üzerine bir şeyler söylediğini iddia etse de en azından kedi âlemi özelinde bir tikelden tümele varım mevzubahistir. Kedilerin mizaçgirlikten uzak, orta yolcu meşrepten ırak, başına buyruk efendi pozları hemen hepsinde tebarüz eden müşterek bir haslettir. Belki de insan en çok onlardaki bu eyvallahsız tavra, müstağni duruşa hayranlık beslemektedir. Kedinin efendisi yoktur, fıkrada Oflunun kendi adına beyan ettiği misal üzere kediler de doğrudan Allah’a bağlıdır. Nitekim bir hadisi şerifte buyurulan, “Kedi ev halkındandır.” ifadesi, onu, doğadan kültüre geçişteki en önemli motiflerden biri hâline getirmiş gibidir. Müellif de bundan farklı olmayarak, kendi ehlibeytinden (ki ev halkı demektir) addettiği Limon’un farklı mekân ve durumlar karşısındaki tavırlarını, öz nazarından, diğer bir deyişle empresyonist bir üslupla kaleme almış ve böylece Limon’a insiyaki olmaktan öte, tercih edebilen bir çehre kazandırmıştır.

Limon, babası (E. Y.) gibi seyahat etmeyi pek sever. Usta ile Margarita’nın kara büyü profesörüne refakat eden ve Moskova’yı hayrete düşüren Behemoth misali Limon da St. Petersburg’daki Mariinsky Tiyatrosu’nu, nevi şahsına münhasır pati dansıyla cezbeder. Muhayyel kabul edilebilecek bu tarz hadiseler kediler için vaka-i adiyedendir. Onları, akrabalarından ayıran Tuzsuz Deli Bekir bir tarafları vardır. Hâlbuki Limon’u Geyve’nin falanca köyünde bir ginkgo biloba ağacının dibinde gördüğümüzde de hayret etmeyiz. Zira onlar, Yunus’un asırlar evvel faş ettiği, “Çıktım erik dalına, anda yedim üzümü.” hikmet-i tecellisine hiçbir masraf ve çabaya girişmeksizin erişmiş gibidirler, “Bir gün köydeki orman içindeki evimizde erik ağacına tırmandı Limon. Erikler henüz bizimkinin süt dişleri için çok sertti. Erikleri bırakıp taze üzümleri yemeye başlamasın mı?”

Limon, Kedi Murr’dan altta kalır mı? Bay Murr’un hayat görüşleri varsa Limon’un da resimleri mevcuttur. “Kuyruğunu fırça olarak kullanan kaç kedi vardır şu dünyada? Kaç ressam kedi?” İş bununla kalsa iyi. Limon çağdaş resme de vâkıftır. Ne hinoğluhindir o, “Tuvale birkaç anlaşılmaz desen çizdi. Anlaşılmaz diyorsam, ben anlamadım. Yoksa soyut resim yapıyordu Limon. Herkes anlayamazdı yaptığı resmi. Biraz düşünmek gerekecekti.” Belki Petersburg’un kedilerini resmeden Vladimir Rumyantsev de resim bahsinde aynı iddiayı şehrinin kedileri için ileri sürebilir. Gelgelelim ey Moskof’un pisicikleri, aruzdan heceden ne haber? Limon, Behçet Necatigil ile yatar, Yahya Kemal ile kalkar. Fazıl Hüsnü’yü de bilir, Sezai Karakoç’u da. Ezcümle, “namütenahi lirik durumda bir kedidir Limon”. Belki de ataları bir İskandinav kütüphanesinin tekmil kemirgenlerinden mesul, kadrolu bir personeliydi, Allahualem.

Tarih, ezberlenegelen bir deyişle tekerrürden ibaretse hepimiz kronolojinin gazabına uğradık demektir. Topyekûn bu cinnet hâlinden kaçınabilmek için kimi zaman “kronik”leri bırakıp “tematik”lere başvurmamız gerek. Bal Bebeği Limon’un Hikâyeleri tam da öyle bir eser. Onda tarih mefhumu ıskartaya çıkarılmış. Halefi ve selefi içinde barındıran pürsevgi bir hâl bu. Donmuş yahut anakronik bir muhabbet gösterisi değil, bizzat hayatın içinden. Hayata rağmen değil, hayatla birlikte akan bir resmigeçit. I. Balkan Savaşı kaybedilmişken, ellerindeki somunu yavru bir kedi ile paylaşan esir Türk askerlerinin, aslında bize saçma gelmeyen doğallığı kabîlinden. Kedilerin akışkanlığı sadece elastikiyete bağlanamaz, onların asıl maharetleri hayatlarımıza kolayca dâhil olabilmeleri ve fakat bunu yaparken seciyelerinden ödün vermemeleridir. Düşünün ki, kedilerin Müslüman mabetlerine girebilme ruhsatları vardır. Düşünün ki, sevgi fukarası ve zorba başı Firavun bile kedi sevgisinden nasipsiz değildir. Kökenlerinin Anadolu’ya dayandığı bilineninden hareket edersek, ev sahibimiz majesteleri kedi hakkındaki bunca kaydın kuydun, yazının ve şiirin, filmin ve belgeselin ciddi bir yekûn oluşturması şaşırılacak bir sonuç değildir. Bu bakımdan Ercan Yılmaz’ın, edebî olduğu kadar insani saiklerle de hareket ederek, öz geçmişlerimizde çoğu kez adları zikredilmeyen evdeşlerimize, Limon nezdinde müstakil bir kodeks formatında seslenmesini kıymetli buluyorum. Olabilir ki, bayat sirk numaralarıyla köpürtülmüş dünyamızın en ihmal edilmiş parçalarını yapay zekâ marifetiyle değil de insancıl bir duyuşla anlamaya çalışmanın milyon taşı işte bu bakıştır. Bilginin hercaileştiği ve o kertede kıymetsizleştiği bu çağda, bu tarz metinler ahlaki bir sorumluluğu yerine getiriyor ancak bu durum Ercan Yılmaz’ın kaleminde asla yavan didaktik bir üsluba bürünmüyor. O, canlı yahut cansız ayırt etmeden göz göze gelme cüretini göstererek şiirini icra ediyor. Ercanyılmazesk şiir hitama erdiğinde insan kendine sormadan edemiyor: Limon gerçekten (bunları) yaşadı mı? Cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif: “Belki kedi bile değildi Limon, Borges’in bir kahramanı olabilirdi ama.” Yoksa?

Yorum Yaz