Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Fantastik edebiyatla ilişkim, yalnızca okurlukla sınırlı bir ilgi değil daha çok, dünyayı anlama biçimime sızmış bir düşünme alanı. Mitler, cadılar, ejderhalar, vampirler… Benim için bunlar gerçeklikten kaçış değil, gerçekliğe başka bir yerden bakmanın yolları. Çünkü fantastik olan çoğu zaman dile gelmeyen duyguları, bastırılmış korkuları ve saklanan arzuları görünür kılar. Çocuk edebiyatı üzerine çalışırken de yetişkin edebiyatı okurken de bu sembolik dili merkeze alıyorum. Matt Haig’in Radley Ailesi tam da bu yüzden beni kendine çekti: Vampirliği bir korku öğesi olmaktan çıkarıp insan ruhunun kırılganlığına dair bir metafora dönüştüren bu roman, fantastik edebiyatın ne kadar gerçek olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Modern banliyöde bir tövbekarlık hikâyesi: Radley Ailesi
Matt Haig denilince akla genellikle Gece Yarısı Kütüphanesi’nin varoluşçu sancıları veya Zamanı Durdurmanın Yolları’nın melankolisi gelir. Ancak Haig’in külliyatında, gündelik hayatın sıradanlığını fantastik bir açlık ile birleştiren hem yergi dolu hem de alabildiğine insani bir roman daha var: Radley Ailesi. İlk bakışta sıradan bir vampir hikâyesi gibi görünen bu metin aslında normallik, bastırma, aile içi sırlar ve kimlik üzerine çok katmanlı bir anlatı sunar. Haig, gotik geleneğin karanlık imgelerini alır, onları banliyö hayatının aydınlık mutfaklarına, bahçe partilerine yerleştirir. Hikâye, İngiltere’nin tipik, sessiz ve biraz da sıkıcı bir kasabası olan Bishopsthorpe’ta geçer. Peter ve Helen Radley, iki çocukları Clara ve Rowan ile birlikte dışarıdan bakıldığında kusursuz bir orta sınıf hayatı sürmektedir. Ancak bu kusursuzluğun altında yatan devasa bir sır vardır: Radleyler aslında vampirdir. Fakat onlar türdaşlarının aksine kana susamışlıklarını inkâr eden, hayvansal içgüdülerini bastıran ve kendilerini tövbekâr olarak tanımlayan bir yaşam tarzını seçmişlerdir.
Metafor olarak vampirlik: Orta sınıfın sıkışmışlığı
Matt Haig, vampirliği burada bir canavar metaforundan ziyade toplumsal uyum sağlama çabasının bir sembolü olarak kullanır. Radley ebeveynleri, çocuklarına vampir olduklarını söylememiştir. Clara ve Rowan neden sürekli yorgun olduklarını, neden güneş ışığından rahatsız olduklarını veya neden akranlarından farklı hissettiklerini bilmeden büyür. Radley ebeveynlerinin tercihi, romanın temel meselesine dönüşür: Bastırmak. Clara’nın hikâyesi, bastırılan arzunun nasıl patlayıcı bir güce dönüşebileceğini gösterir. Clara, yüzeyde sakin ama derinlerinde kaynayan bir yanardağ gibidir. Rowan ise daha sessizdir; onun vampirliği bir çığlık değil, bir fısıltı gibi ilerler. Haig, vampirliği biyolojik bir özellikten çok, varoluşsal bir yaraya dönüştürür. Vampirlik burada yalnızca bir lanet değil, insanın kendisiyle kurduğu çatışmalı ilişkinin simgesidir.
Steril bir fanus: Normallik maskesi
Radleylerin kan içmemek için tükettikleri sakinleştiriciler, yoga seansları ve bitmek bilmeyen diyetleri aslında günümüz insanının mutsuzluğunu bastırmak için kullandığı araçlardan farksızdır. Bastırılan her şey gibi vampirlik de sessizce birikir, yoğunlaşır ve bir gün kendine bir çıkış yolu bulur. Radley ailesinin hayatı, üzerinde normal etiketi yapıştırılmış kırılgan bir fanus gibidir: Şeffaf, düzenli ve içten içe havasız. Ailenin yıllardır titizlikle koruduğu fanus, bir gece Clara’nın güvenliğinin tehdit edildiği bir anda bastırdığı dürtülerinin ortaya çıkmasıyla paramparça olur. İşte tam bu noktada, Peter’ın kardeşi Will sahneye çıkar. Will, Radleylerin inkâr ettiği her şeyin ete kemiğe -ve sivri dişlere- bürünmüş halidir. Will’in gelişiyle roman, bir aile dramından varoluşçu bir hesaplaşmaya evrilir. Will, kan içen bir canavardır. Peter’ın ehlileştirilmiş, solgun ve sönük hayatının karşısında Will, bir orman yangını gibi parıldar. Vampir miti, Haig’in elinde bir canavarlık anlatısından çok, bir kırılganlık hikâyesine dönüşür. Kan içmek, bir saldırı değil, bir var olma biçimidir. Bu nedenle romanın asıl trajedisi vampirlik değil vampirliğin inkârıdır.
Radley Ailesi, gotik imgeleri modern aile yapısının içine yerleştirirken ortaya tuhaf ama etkileyici bir melez çıkar: Hem karanlık hem aydınlık hem mizahi hem rahatsız edici. Haig’in dili zaman zaman su yüzeyinde süzülen bir yaprak kadar hafif zaman zaman da okuru derinlere çeken bir akıntı kadar ağırdır. Bu akıntıya kapılan okur, Radleylerin hikâyesinde kendi bastırılmış yönlerini de görmeye başlar. Belki de romanın en rahatsız edici yanı vampirler değil günümüz insanının varoluş kaygılarına dair kurulan benzetmelerdir. Hepimiz, bir ölçüde Radley’iz. Bir şeyleri saklıyoruz, törpülüyoruz, uyumlu hâle getiriyoruz. Haig’in romanı bu yüzden kendin olma manifestosunu içeren bir fantastik anlatıdır.
Yorum Yaz