Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Alev Alatlı’nın Schrödinger’in Kedisi I: Kâbus romanı, yalnızca bir distopya değil, modern dünyanın ahlaki, siyasal ve epistemolojik temellerini sorgulayan kapsamlı bir düşünce anlatısıdır. Yazar, daha başta yer alan “Parmağıma değil, işaret ettiği yere bakın!” uyarısıyla okuru metnin görünen yüzeyinin ötesine çağırır. Bu cümle, romanın poetikasını özetler: Anlatılanlar bir hikâye değil, bir teşhistir; bir kurgu değil, bir zihniyet haritasıdır.
Romanın ana mekânı olan Adrianople Islahhanesi, fiziksel bir kurumdan çok, küresel ideolojinin laboratuvarıdır. Eski bir Osmanlı külliyesinin “ıslah” merkezine dönüştürülmüş olması tesadüf değildir; tarihsel hafızası güçlü bir medeniyet mekânı, yeni bir dünya düzeninin yeniden programlama alanına çevrilmiştir. Taliplerin kar fırtınası altında buraya getirilişi, hem doğayla hem de geçmişle bağın koparıldığı bir eşik sahnesidir. Daha ilk tasvirde insanların şaşkınlığı ile onları izleyenlerin “utangaç gülücükleri” yan yana gelir; merhamet ile denetim aynı kadraja girer.
Merkezdeki karakter İmre Kadızade, romanın ahlaki belirsizliğini taşıyan figürdür. Bir cinayet sanığıdır, fakat anlatı boyunca asıl mesele onun ne yaptığı değil, onun hakkında ne yapıldığıdır. Sistem, bireyin suçunu yalnızca yargılamaz; onu yeniden tanımlar, yeniden inşa eder. İmre’nin varlığı, Schrödinger’in kedisi metaforunu hatırlatır: O, hem suçlu hem kurban olma ihtimallerini aynı anda taşır. Roman böylece suçu bireysel bir sapma değil, ideolojik bir okuma biçimi olarak sunar.
Islahhanedeki düzenin tepesinde yer alan yapı KOALİSYON’dur. Bu yapı kendisini bir devlet ya da örgüt olarak değil, insanlığı “daha yüksek bilinç”e taşıyan kutsal bir birlik olarak tanımlar. Zirvede bulunan “YÜCE PİR” figürü, hem tanrısal hem bürokratik bir otoriteyi temsil eder. Onun için söylenen “Mutlak Bilinç’tir” ifadesi, modern aklın ulaştığını iddia ettiği nihai aşamanın dinsel bir terminolojiyle kutsanmasıdır.
Burada Alatlı’nın en sert eleştirisi görünür hâle gelir: Modern dünyanın bilimsel ve ekonomik aklı, metafizik bir hakikat gibi sunulmakta; itaat, aklın gereği olarak meşrulaştırılmaktadır. KOALİSYON’un “Ekonomik Akıl”a yaptığı vurgu, piyasa rasyonalitesinin ahlaki bir mutlaklık gibi sunulmasını hicveder. İnsanlık, kurtuluşu artık vahiyde değil, verimlilikte aramaktadır.
Romanın en çarpıcı kavramlarından biri HİFS puanıdır. “Hayat İndeksi Fiziki Standartları” anlamına gelen bu ölçüt, insan değerini sayısal verilere indirger. En yüksek puan YÜCE PİR’e aittir; en alt basamakta ise “Sömürülmezler” ve “Lânetliler” bulunur. İnsanlığın bu şekilde derecelendirilmesi, çağdaş dünyanın kalkınmışlık, üretkenlik ve rekabet ölçütlerinin grotesk bir uzantısıdır. İnsanın değeri ahlaki ya da ontolojik bir nitelik olmaktan çıkar, istatistiksel bir kategoriye dönüşür.
“HEAD START” başlığı altında anlatılan bölüm, romanın sosyal mühendislik eleştirisinin doruk noktalarındandır. Gerçek dünyada dezavantajlı gruplara fırsat eşitliği sağlamak amacıyla kullanılan kavram, romanda genetik ve biyolojik determinizmle birleşerek ürkütücü bir ıslah politikasına dönüşür. Kennedy’nin eşitlik idealinden Mao’nun düşünce reformuna uzanan çizgi, iyi niyetli projelerin nasıl otoriter araçlara dönüşebileceğini gösterir. İnsan, korunması gereken bir özne değil; düzeltilmesi gereken bir taslak hâline gelir.
Roman boyunca sık sık vurgulanan “Mutlak Teslimiyet” fikri, sistemin ruhunu özetler. Bireyden beklenen şey sorgulamak değil, teslim olmaktır. Bu teslimiyet, geleneksel dinî bağlılık biçimlerini hatırlatır; ancak burada teslim olunan aşkın bir Tanrı değil, küresel düzenin aklıdır. Alatlı, böylece modern ideolojilerle dinî yapılar arasındaki yapısal benzerliği görünür kılar: Her ikisi de hakikati tekelleştirir ve itaat talep eder.
Metnin dili de bu eleştiriyi biçimsel olarak destekler. Roman, yer yer akademik rapor tonuna, yer yer bürokratik bildirge üslubuna, yer yer de mistik söyleme kayar. Bu bilinçli üslup kaymaları, okuru güvenli bir anlatı zemini üzerinde tutmaz. Okur, sürekli olarak kavramların yönlendirdiği bir bilinç akışı içinde ilerler; tıpkı romandaki Talipler gibi, dili kuranın kim olduğunu sorgulamak zorunda kalır.
“Kâbus” başlığı, romanın yarattığı etkiyi tam olarak karşılar. Anlatılan dünya klasik bir distopya gibi yıkık dökük değildir. Aksine, düzenli, planlı ve rasyoneldir. İnsanlar aç değildir; her şey sistemli görünür. Kâbusu yaratan şey kaos değil, aşırı düzen ve aşırı akıldır. Alatlı’nın asıl sorusu şudur: İnsanlığı kurtarma iddiasıyla insanı kategorilere ayıran, puanlayan ve yeniden programlayan bir düzen, gerçekten insanlığa hizmet edebilir mi?
Sonuç olarak Kâbus, bir gelecek kehaneti değil, bir bilinç uyarısıdır. Modern dünyanın bilim, insan hakları, ilerleme ve küresel yönetim söylemlerini uç noktaya taşıyarak onların içindeki otoriter potansiyeli açığa çıkarır. Bu romanı önemli kılan şey karanlık bir gelecek tasviri değil, bugünün düşünce kalıplarını aynaya tutmasıdır. Okur kitabı bitirdiğinde bir felaketle değil, bir farkındalıkla baş başa kalır: Kâbus henüz gelmemiştir; kâbus, düşünme biçimlerimizin içinde filizlenmektedir.
Yorum Yaz