Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Bazı romanlar okuru hızla içine alır, bazıları ise yavaşça yerleştirir. Okurdan acele etmemesini, cümlelerin arasında dolaşmasını, suskunlukları fark etmesini ister. Cihan Aktaş’ın son romanı Kamerun’da Durmuştu Zaman bir yere varmayı değil, bir yerde durmayı; sonuçları değil, süreçleri önemser. O yüzden ilk bakışta bir göç hikâyesi gibi görünse de, derinlerde bambaşka bir sorunun etrafında döner: İnsan, anlamını kaybetmeden yer değiştirebilir mi?
Yiğit’in hikâyesi, başarısızlıkla başlamaz; aksine, denemeyle başlar. Kendi ülkesinde kalmış, emek vermiş, mücadele etmiş, yenilmiş ve yeniden ayağa kalkmaya çalışmıştır. Hayatın sertliği, onun karşısına ani bir kopuş olarak değil, yavaş yavaş biriken bir yorgunluk olarak çıkar. Bu nedenle Yiğit’in tutunamaması bir eksiklik ya da kişisel bir kusur değildir.Kamerun’da Durmuştu Zaman, bu noktada okuru kolay bir yargıya davet etmez. Çünkü herkesin hayatında, ne kadar uğraşırsa uğraşsın sonuç alamadığı dönemler vardır. Yiğit’in başaramama ihtimali, tam da bu yüzden sahicidir; okurun kendi kırılganlığıyla temas eder.
Yiğit’e kızamayız. Çünkü onun yaşadığı şey, hayatın içinden bir ihtimaldir. Mücadele eden herkesin payına düşebilecek bir ihtimal. Romanın etik gücü de burada ortaya çıkar: Başarıyı kutsamaz, başarısızlığı yermez. İnsan olmayı, bu iki uç arasında salınan bir hâl olarak kabul eder.
Yiğit’in başka bir ülkeye gidişi, basit bir kaçış değildir. Bu gidiş, metnin içinde açıkça bir hicret anlamı taşır. Hicret, burada yalnızca mekânsal bir değişim değil, niyetle yapılan bir yöneliştir. Yeni bir hayata başlama arzusu kadar, eski bir yorgunluğu geride bırakma çabası da bu yolculuğun içindedir. Yiğit, ablasının yanına giderken sadece iş, para ya da güvenlik aramaz; kendisini yeniden kurabileceği bir anlam zemini arar.
Ablasının geçmişi bu anlamda önemlidir. O da kendi ülkesinde mücadele etmiş, emek vermiş, yenilmiş ve yeniden denemiştir. Onun hikâyesi, Yiğit’in hikâyesine paralel ama daha serttir. Roman, bu paralelliği göstererek şunu ima eder: Hayat, kimseyi ayrıcalıklı bir çizgiye yerleştirmez. Mücadele herkes için vardır; sonuçlar ise her zaman adil değildir.
İnce bir denge kuruyor
Yiğit’in gittiği ülkede karşılaştığı insanlar, romanın belki de en kıymetli yönlerinden birini oluşturur. Bu insanlar, “eksik”, “geri kalmış” ya da “yardıma muhtaç” figürler olarak çizilmez. Aksine, kendi anlam dünyaları içinde yaşayan, kendi doğruları ve sınırları olan bireylerdir. Siyah-beyaz ayrımı, kültürel kodlar, toplumsal refleksler bu anlam dünyasının parçasıdır. Bu dünya, Yiğit’e yabancıdır; ama anlamsız değildir.
Roman burada ince bir denge kurar. Ne bu kültürel dünyayı idealize eder ne de yargılar. Sadece gösterir. Ve bu gösterme hâli, okuru rahatsız edecek kadar dürüsttür. Çünkü Yiğit’in meselesi, bu dünyaya üstünlük taslamak değildir. O, bu dünyanın içine dahil olmaya, onunla temas kurmaya çalışır. Bu çaba, göçmenliğin en gerçek hâlidir: Yalnızca bir yere gitmek değil, başka bir anlam sistemine temas etmeye çalışmak.
Yiğit’in iç dünyasında yaşadığı kopuşlar, zaman zaman Kafkaesk bir atmosfer yaratır. Hayatın tam ortasında, en sıradan anlarda bile bir yabancılık hissi belirir. Bazen gerçek dünyayla bağ kurmaya çalışır, bazen de hayallerine, rüyalarına çekilir. Bu gelgitler bir zayıflık değil; insanın varoluşla baş etme biçimidir. Roman, bu hâlleri dramatize etmez. Onları sessizce yan yana koyar.
Metnin umudu, yüksek sesle konuşmaz. Bu umut temkinlidir. Çünkü hafıza vardır. Geçmiş vardır. Yaşanmışlıklar, insanın omzunda bir ağırlık olarak durur. Yiğit’in zihninde taşıdığı hatıralar, onu hem ayakta tutar hem de yavaşlatır. Roman, umudu bu ikili hâl üzerinden kurar: Umut, her şeyi unutarak değil, her şeyi hatırlayarak yaşanır. Bu yüzden temkin, umudun düşmanı değil, onun koruyucusudur.
Romanın felsefi merkezinde yer alan en güçlü imgelerden biri ağaçtır; özellikle mango ağacı. Mango ağacı, bu metinde yalnızca egzotik bir ayrıntı değildir. O, başka bir toprağa kök salabilen, zaman isteyen, sabırla büyüyen bir varlıktır. Yiğit’in hikâyesi de bu metafor üzerinden anlam kazanır. Yiğit, gittiği yerde hemen yeşermek istemez; tutunmak ister. Bir mango ağacı gibi, bulunduğu toprağın iklimini tanımak, kök salmak, zamanla var olmak ister.
Bu metafor, insanın temel varoluş arzusuna işaret eder: Bir yerde anlamlı olmak. İnsan, yalnızca hayatta kalmak istemez; bir iz bırakmak, bir bağ kurmak, bir bütünün parçası olmak ister. Roman, bu arzuyu ne romantize eder ne de küçümser. Onu insan olmanın kaçınılmaz bir parçası olarak kabul eder.
Okuru rahatlatmayan bir roman
Metin boyunca insan olmanın ne anlama geldiği sorusu tekrar tekrar karşımıza çıkar. Ten rengi, kültür, inanç, coğrafya farklı olabilir; ama insanın özünde yaşadığı arayış değişmez. Kendini gerçekleştirmek, doğayla ve çevresiyle anlamlı bir ilişki kurmak, geçmişini inkâr etmeden yaşamak… Roman, bu arayışı yargılamaz. Her hikâyenin kendi içinde tutarlı olduğunu, her hayatın kendi yüküyle taşındığını gösterir.
Yiğit’in yeniden bir aşka yönelmesi de bu bağlamda anlam kazanır. Aşk, burada bir kurtuluş değil; bir denemedir. İnsan, sevilerek kendini yeniden görmek ister. Ama roman, bu isteği idealize etmez. Aşk, insanı tamamlayan bir cevap değil; varoluşun başka bir sorusudur.
Sonuçta bu roman, kesin cevaplar sunmaz. Okuru rahatlatmaz, teselli etmez. Ama güçlü bir şey yapar: İnsanı, insan olarak kalma çabasıyla baş başa bırakır. Göçün, aşkın, yenilginin ve umudun iç içe geçtiği bir dünyada, bir mango ağacı gibi tutunmanın mümkün olup olmadığını sordurur.
Belki de romanın asıl değeri buradadır. Bize şunu hatırlatır: İnsan, hangi coğrafyada olursa olsun, kendi hikâyesini inkâr etmeden yaşayabildiği sürece insandır. Ve bazen, sadece bu ihtimali canlı tutmak bile yeterlidir.
Yorum Yaz