Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Savaş Ş.Barkçin: “İrfan, Rabbimizi ‘bilmek’ değil ‘tanımak’ demektir ve insanı fıtratına kavuşt
urur. Tanımak bilmekten öte bir vukuf bildirir. Biz kendimizi tanımıyoruz ki Rabbimizi tanıyalım. Bir insanın irfanı da, ilmi de ahlâkı, yani yaşayışı, adamlığı ile ölçülür. Bizde ise ahlâklı adam acınan adamdır. Küçümsediğimiz, gücü, serveti, malı-mülkü, itibarı olmayan adamdır.”
Yunus Emre, Hacı Bektaş ve Ahi Evran Yılı olarak ilan edilen 2021 bitiyor. Yıl boyu pek çok etkinlik düzenlendi bu hakikat erlerini anlamak üzere. Sempozyumlar, söyleşiler yapıldı. Belgeseller, kitaplar günyüzüne çıktı. Peki tüm bunlar bizi ne kadar değiştirip dönüştürüyor? Savaş Ş. Barkçin’e dilimizden düşürmediğimiz ancak kalbimizde ve hayatımızda yansımalarını eskisi kadar göremediğimiz Anadolu irfanının neden sadece lafızdan ibaret kaldığını sorduk.
2021 Yunus Emre, Hacı Bektaş ve Ahi Evran Yılı olarak ilan edilmişti. Bu tür ‘yıl’ ve ‘anma’ vesilelerini doğru değerlendirebiliyor muyuz?
Bu saydığımız zâtlar Allah’ın dostlarıdır. Rabbimizi tanıyan insanlardır. İnsan-ı kâmillerdir. Onların yılı, ayı, günü olmasa da Allah’ın sevdiklerini sevmek, anmak, hayırla yâd etmek gerekir.
Böyle yıllar, günler, merasimler devletler veya diğer hâkim güçlerin yerelde veya dünya ölçeğinde toplumları güdülemek için kullandıkları propaganda araçlarıdır. Bu yönünü bilerek de bir hayra vesile olunamaz mı? Olunur elbette. Ama bir müminin uyması gereken kıstasları asla terketmeden. Yani samimi, muhabbetli ve kaliteli bir şekilde.
Dikkat edelim. Bizde iki kavram var: vesile ve sebep. İkisi farklı. Bir hayra herşey vesile olabilir. Ama herşey bir hayrın sebebi olmayabilir. Kişinin niyetine bakar. Bu gibi yıllar, anmalar, merasimler, faaliyetler de belki bilimsel, sanatsal, edebî anlamda bir üretkenliğe vesile olabiliyor. Çünkü düzenlenen sempozyumlar, müzik veya şiir yarışmaları, konserler, basılan kitaplar, çekilen belgeseller gibi büyük bir potansiyel harekete geçebilir. Ama burada da her yerde gördüğümüz bir kalite meselesi ortaya çıkıyor. Çünkü çoğu insan bu faaliyetleri para kazanmak, özgeçmişine bir satır eklemek için yapar. Bunlar bir beis teşkil etmeyebilir. Ama niyet ve gayret dosdoğru ise. İçinde usulsüzlük, halkın parasını çar-çur etmek yoksa.
Sadece bizim değil tüm dünyanın ihtiyaç duyduğu Anadolu irfanı dediğimiz hikmetlerin neden eskisi gibi sirayet etmiyor hayatımıza?
İrfan, Rabbimizi “bilmek” değil “tanımak” demektir. Tanımak bilmekten öte bir vukuf bildirir. Biz kendimizi tanımıyoruz ki Rabbimizi tanıyalım. Bir insanın irfanı da, ilmi de ahlâkı, yani yaşayışı, adamlığı ile ölçülür. Bizde ise ahlâklı adam acınan adamdır. Küçümsediğimiz, gücü, serveti, malı-mülkü, itibarı olmayan adamdır. Saldırgan, nobran, kaba olmadığı için bunları “pasif” sayarız. Siyasette, ticarette, sokakta hep böyle. Arsızlara “adam işini biliyor arkadaş” deriz. Nasıl, neyle, niçin kazandığına bakmayız.
Oysa ahlâk, Hakkı tercih etmektir. Hakkı tercih edince O’nun Rasûlünü, dostlarını, bağlılarını da tercih edersin. Çünkü ahlâk aynı zamanda her yaptığını Hak yönünde, Hak usûlüyle yapmaktır. Allah’ı, O’nun murâdını, Rasûlü’nün yolunu tercih, terğib ve tervic etmektir. Ne demek bu kavramlar? Allah’ı tercih etmek, O’na rağbet etmek ve işiyle, sözüyle, duruşuyla O’nu anmaktır. Peki biz ne yapıyoruz? Allah’tan ve Allah’ın Rasûlü ve dostlarından çok Heidegger’i tercih ediyoruz, ona rağbet ediyoruz ve onu zikrediyoruz. Şaşkınlığın bu denlisi!
Allah ile aramız bozuk!
Neyi tercih edersen onun tarafındansın. Hakkın tarafı imanı, ameli, irfânı Hak ile olan kişilerdir. Kimi, neyi, niçin tercih ediyorsun? Önüne konan parlak, kısayolcu, hazzını artıracak, şöhret verecek şeyler mi? Yoksa Hakk’ın sofrasını mı? Birincisi her zaman kolaydır. Dünyada nefsin önü her zaman açıktır. Ama kalp ehlinin önü engellerle doludur. Rabbimizi tercih eden her zaman sıkıntı çeker, eziyet görür. Kul diye zoru tercih edene denir. Bakın ârif insan, gerçek mümin Sezai Karakoç abimiz geçenlerde vefat etti. Dünyadan talebi neydi? Neyi tercih etmişti? Hakk’ı tercih etmişti. Onun için dünyada mahrumiyete râzı oldu. Devlet kariyerini bitirdi. Bir sözle, bir ricayla elde edebileceği makamı-mülkü asla istemedi. Devletten geçinmedi. Kimseye el açmadı. Şahsiyetini mahrumiyetinin üzerinde yükseltti. Alın size bir ârif örneği!
Açıkça söyleyeyim: Biz sözümüzün adamı değiliz. Din, diyanet, Allah diyoruz ama bunları kastetmiyoruz. Kasteden insan böyle olmaz. Kısacası, Allah ile aramız bozuk. Düzeltelim. Önce kayıtsız-şartsız iman, ilim, amel, ahlâk... Daha irfana çok var. Daha temel inanç ilkelerini bilmiyoruz. Müslümanız deyince otomatikman dinde allâme kesildiğimizi sanıyoruz. İman da ilim üzerinde durur. İlim olmadan da irfan olmaz. Zira ilmin meyvesi irfandır. İrfan, insanı fıtratına kavuşturur. Okusa da, okumasa da, şiir söylese de, söylemese de... Âşık Sümmânî ümmî bir çoban idi. İrfanına bakın. İrfanın başı Allah’ı sevmek, O’na saygı duymak ve O’na kayıtsız-şartsız bağlanmak, tâbi olmaktır. İrfan muhabbetle başlar, hürmetle devam eder. Muhabbetli, hürmetli bir insan diğer insanlara şeker gibi, bal gibi gelir. Çünkü Hakkın nûru onu tatlılaştırır. Allah dostlarının etkisi de buradan gelir. Paradan-puldan, makamdan-mevkiden, yazmaktan-çizmekten, durmadan konuşmaktan, propaganda yapmaktan değil.
Sanat ve medeniyet birikimimizle her fırsatta övünen bir milletiz. Ancak mirasyedi olmanın ötesine geçemiyoruz. Neden ezberleri tekrar ediyoruz da yeni bir şey söyleyemiyoruz?
Keşke adam gibi tekrar edebilsek! Onu da beceremiyoruz. Çünkü düşüncede, kavramlarda, kurumlarda, hayatta olduğu gibi sanatta da kendimiz değiliz. İki asırdır bir başkası gibi olmaya çalışıyoruz. Her düşüncemizin, tasavvurumuzun, işimizin, yöntemimizin referansı Batı. Altına-üstüne bakmadan hemen o boyaya boyanıyoruz. Kendisi olmayana kimse saygıyla bakmaz. Ne sözü, ne işi, ne sanatı, ne düşüncesi para eder. ,
Sanat bir Hak vergisidir. Rabbimiz bazı kullarına bu nimeti vermiş ki diğer insanlara ikrâm etsinler. Demek ki sanat sanatçıya bir emanettir. O zaman kendi nefsini karıştırmadan halka vermen gerekir. Yani sanatın temeli de semeresi de edebdir. Adamlıktır. Sanatın seni daha iyi bir insan yapmıyorsa sen o sanatın hainisin. Dinin seni daha iyi bir insan yapmıyorsa, sen o dinin hainisin. Hâlbuki sanatta özgünlük, kişilikle ilgilidir. Kişilik ahlâk, yani artık refleks hâline gelmiş özellikler demektir. Sanatçı neyi meşk ederse, neyle meşgul olursa onun eseri olur. O yüzden hiçbir sanat kitaptan, şurdan-burdan öğrenilmez. Hakkıyla o sanatta kendisi olmuş bir üstâda teslim olmak gerekir. Zaten kendisi olmak, temessül ile, yani örnek almayla başlar. Biz her işimizde öyle değil miyiz? Ana dilimizi bile ana-babamızı taklit ederek öğreniyoruz. Daha sonra bu taklitle belli bir dolgunluğa erişince kendi üslubumuz, şivemiz, tarzımız, üslûbumuz ortaya çıkıyor. Taklit bir süre sonra telife çıkar. Ama dolmadan taşamazsın, dört mevsim geçirmeden olgunlaşamazsın. Kendi sesi olanlar başka seslerle hemhâl olanlardır.
Kendini bulanlar asla eksik değil
Biz toplum olarak insana, kişiliğe, özgünlüğe önem vermiyoruz. O yüzden taklit etmemiz de boşa gidiyor. Ama kendini bulanlar, kendisi olanlar asla eksik değil. Her sanat alanından çok değerli üstadlar var. Birçok genç üstadlara geliyorlar, çok değerli olanlar yetişiyor. Cemil Meriç, Turgut Cansever merhum, Bekir Sıdkı Sezgin, Sezai Karakoç, Turan Koç, Rasim Özdenören... Bunlar çok değerli üstadlar. Çünkü hep çile çekerek, herşeye rağmen değere tâlip olmuşlar. Bizim nesilden de merhum Âkif Emre ağabeyim meselâ.
Herşey bitti, artık iyi işler yok demeyelim. Aksine beklediğimizden çok daha fazla kıymete tâlip olan var. Geçenlerde sevgili ağabeyim, büyük udî Necati Çelik’in Kadıköy’de bir işhanında bulunan küçücük dersanesine gittim. İki-üç saat oturduk, muhabbet ettik. O esnada baktım, gelenin, gidenin haddi-hesabı yok. Talep var, talebe var. Bilgiye, hünere talep varsa insana da değer veriliyor demektir. Bu insan, pek çok gerçek sanatçı gibi meşk ettiği gençlerden ücret almıyor. Şu toplumda kim onun bu çabasını ödüllendirir? Bırakın ödüllendirmeyi, onu kim hatırlar, anar? Aksine Avrupa’da, ABD’de ders vermesi için davet edildiğinde ona çalıştığı resmi kurumlarda hasedinden dolayı izin vermeyenler oldu. Ama o da bunlara bakmayıp emek vermeye devam ettiği için çok kıymetli zaten. Kendisini kurban etmiş. Gayret edenin yolunu Allah açar.
Yorum Yaz