Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Semtleri, dükkanları, pencereleri, taşları, yolları, yokuşları, renkleri, çıldırmışlıkları, baharı, kuşları, kışı, kalabalıklığı, kedileri, hoyratlığı, faturaları, kiraları... hepsinin sesinin duyduğum yer sokak: İstanbul sokakları. Seslerin birbirine karıştığı eşsiz bir müzik, büyük romancıların elinden çıkan iyi bir roman kurgusu bu şehir. Sokak satıcıları, çiçekçileri, mahalle serserileri, çocukları, yolcuları, turistleriyle mükemmel bir yankı.
Her semtin, her yokuşun, her ara sokağın sesi, bu büyük şehrin hafızasında tekil bir yer tutar. Çünkü İstanbul, seslerin birbirine karışarak oluşturduğu dev bir polifonidir; romancıların kurduğu anlatılar kadar zengin, şairlerin mısraları kadar sokağın sesini anlamak, aslında bir şehrin ruhunu anlamaktır. İstanbul’u yürüyerek dinlemek gerekir çünkü yürümek bir duyma biçimidir. Dikkatin kulağa kaydığı her an, şehrin poetikası açılır. Benjamin’in flâneur’ü gibi, sokaklarda dolaşmak İstanbul’da sadece bir göz işlevi değil bir ses yolculuğudur.
Akif’ten Eloğlu’na dilin sokağa açılan sesi
Fatih’in sokaklarında büyüyen Akif’in dilini İstanbul doğurmamış mıdır? Mehmet Akif altı yedi tane Türkçeyle konuşuyor, altı yedi sesin farklı ritmini düşünün, dili bedende karşılık bulmuş şairin büyük zenginliği Türkçe. Anadolu’nun argosunun kırık Türkçesinden Dolapdere jargonuna, İstanbul’un kıvrak diyalektiğine sahip olduğu diri bir Türkçe Akif’teki. Medrese dilinden sokağın diline kadar kıvrak bir ritim. Yürümeyi seven ve sokakta halkla büyüyen bir şairin Türkçesi böyledir işte. Yürürken neler duymuş olabilir, ne düşünmüştür? Akif iyi bir yürüyüşçüdür. Yürüyen şair sokağı duyar, dili geçişgendir.
Şairler böyledir Metin Eloğlu dilinde sokak sokak İstanbul, Üsküdar dolaşır. Argosu ve dil cambazlığı gıdıklar, şivesi oynar, hık dersin bu kıvrak fıkır anlatım karşısında. Sözcük hazinesi ayaklarını vurduğu sokaklar kadar zengin yansır. Eloğlu’nun Selamsız’dan inmeye başladığı agora şaşırtıcı şekilde cıngılla doludur... Eloğlu’nun dili, İstanbullamak ve Üsküdarlamak fiilleriyle şehrin sokaklarına kulak kesilir. Şive oyunlarından mahhalli dillere kulağının pasını İstanbulsamak alır, üpÜsküdar alır.
“herkes herkesi anlamaz Istanbul herkesi anlar/ ben buraya Üsküdar’dan geldim, orda herkes Üsküdarlama/ orda balıkların denize, evlerin camilere bakması üpÜsküdar/ Eloğlu’nun denizleri azıcık sallansa silme martı Salacak/çok gidenlerin yumağı Kadıköy, az gidenlerin tığı Kuzguncuk” şiirinin sesi semtlerde dolanır.
Ya Turgut Uyar, Vaiz Sokağı numara 70. Burada bir şair oturdu, “Edirnekapı Üstüne Şiir”i Edirnakapı'nın Turgut Uyar'ın hayatında, çocukluğu, gençliği, ilk aşkı ve evlilik dönemini içine alan geniş bir zamanı kapsıyor. Dervişali Mahallesine bağlı Vaiz Sokağı gezerken Türk şiirini de Uyar’ın İstanbul’la kurduğu bağı duyarız:
“İstanbul dediler mi benim aklıma,/ Vaiz sokağı gelir hemen./ Edirnekapı gelir, evimiz gelir/ Köşebaşında duran bir güzel kız gelir/ Biletçi zili çeker, tramvay durur/ Bir manav, bir meyhane, iki akasya” bu şiir mekânın sesinin şiirde nasıl bir yankı alanı kurduğunu gösterir. Sokağın akustiği, şairin iç dünyasında yankı üretir, sokak bir süre sonra şiirin alt yapısını kurar. Manava başka bakarsın, sokağa, evin kapısına hepsi sana seslenir.
Sokak sesinde poetika
Ayak sesleri, tramvay gıcırtısı, vapur düdüğü, kalabalığın uğultusu hepsi İstanbul yürüyüşüne eşlik eden bir poetik ritimdir. İstanbul sokak ve caddeleri, semtleri ve binalarıyla tarihten bugüne büyük bir anlatıyı duyurur. İstanbul sokakları mekânın yanında hafızanın sesidir, dikey ve yatay seslerin çarpıştığı bir şehirdir.
Dar ve dik yokuşlar, yedi tepenin merdivenli araç girmez sokakları, Zeyrek yokuşları, Kayrık bayırı, Tophane’deki manevî direk, Eyüpsultan’ın dualar söyleyen arka sokakları, Gültepe’nin dik yollarının kaosu, Moda’nın sessiz vakarı. Şehir kendi sesini kaldırımlardan, sokaklardan anlatır başlamaya. İstanbul seslerini sokaklarından da alır. Kuzguncuk’un en özel sokaklarından biri olan Üryanizade, 70’lerde semtin eski evlerinin restorasyonunda bir ağacın da katlini önleyen Kuzguncuk’un en önemli isimlerinden Cengiz Bektaş’ın sokak kaldırımlarına mahalleliyle taşları döşediği söylenir. İcadiye’nin kalabalığından bir anlık kaçıp, Üryanizade’de sakinliğine ağaçlara sığınan Cengiz Bektaş duyar. Fatih’te Samiha Ayverdi’nin cadde boyu elleriyle diktiği ağaçlara bakarken, ağacı, İstanbul’u Ayverdi’yi de duyarsınız. İstanbul’un sokak sesleri biraz da böyledir; mimardan yazara birçok sesi duyurur.
Her sokak başka seslenir. Her ses başka yer eder hafızamızda. Bir insana dair sesindeki hatıraya dair hatırlanmışlık sesinden başlar. Ölüm sesi kaldırır aramızdan mesela, ölüler konuşmaz. Sessizlik unutmanın başlangıcıdır. Sakinleri yaşlanmış, vefat etmiş binalar ve sokaklar sessizdir.
Turist çeken bazı sokakların renkliliği hiç bitmez. Bir ressam konuşuyordur sanki Balat’ta. Eski bir hafıza gibi Dolapdere mesela çamaşırlarındaki rüzgârın sesini duyurur. Beyoğlu kalabalığın, uzun caddelerin, Cihangir’den Dolapdere’ye inen yokuş tarihi çağırır, Bedri Rahmi’yi duyarsınız: “İstanbul deyince aklıma,/ Tophane’de küçücük bir sokak gelir./ Her Allah`ın günü kahvelerine/ Anadolu`dan bir sürü fakir fukara gelir.”
Peki o Beylerbeyi’ne ne demeli. Sessiz bir dinginlik verir insana… Küplüce sokaklarında kaybolmuş bir hayatın tanığını arayarak yürür kendi sesini duyarsın. Adı dahi şiir olan sokakların hepsi konuşur. İstanbul sokakları seslerin hafızasıdır.

Orhan Pamuk’tan Tanpınar’a
Şehir, sadece görsel değil işitsel bir hafızadır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın İstanbul sokaklarındaki ağır adımları ve zamanı dinleyen yürüyüşleri vardı. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde sokaklar yalnızca mekân değil, atmosfer ve sestir. Orhan Pamuk’un Beyoğlu’ndaki yürüyüşlerinde duyduğu tramvay çınlamaları, Pamuk’un sokakları tüm sesler hafızamıza karışır. Orhan Pamuk yoksul mahallelerde, sokak satıcıları arasında geçen bir roman yazdığı için, Tarlabaşı, Kasımpaşa, Feriköy gibi yerlerde geceleri fotoğraf çekerek çok yürüdüğünü söyler. Kasımpaşa’nın tenhalığını, Tarlabaşı’nın çoksesli kaosunu, Çukurcuma’nın ara sokaklarında yankılanan hafif adımları, Masumiyet Müzesi’nin melankolik ritmiyle örer.
İstanbul’u gezmek bakmanın, okumanın, tatmanın, görmenin tüm duyuların şaha kalkması, yerinde uyarılmasıdır aynı zamanda. Yoksulluk, varsıllık hepsinin sesini semtler duyurur. Çukurcuma’nın ara sokaklarında Faikpaşa Yokuşu, dik ama yormayan bir yokuşun evleri, sesleri dikkatine girer insanın. Masumiyet Müzesi romanından sanki her an çıkıp gelebilecek Kemal ve Füsun’un adımları sesinize eşlik eder. İstanbul kurmaca karakterleriyle bile ruhunu kaybetmiyor...
Beşiktaş Behçet Necatigil’i hatırlatır. Evler, sokaklar, şairin sokağı şiiri duyurur. Serencebey yokuşu başkadır. Yaşar Kemal’in Deniz Küstü romanını ana karakterlerden Zeynel’in yaşadığı evi sokakta karşılar. Latife Tekin, Berci Kristin Çöp Masalları’nda İstanbul’un kenar mahallelerinin uğultusunu romanın ritmine dönüştürür; çöplüklerin sesinden bile bir poetika doğar. Semtlere göre çöplerin salınımında dahi bir ses vardır. Yoksulluk, yalnızlık ve kalabalık çöplerden de duyulur. Yahya Kemal’in İstanbul şiirlerinde ayak seslerini bir tür tarih yankısı gibi duyurması şairin güçlü sesidir. “Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” diyen Yahya Kemal’i Üsküdar sokaklarında dolaşırken hayal edin. Sokaklardaki sesleri nasıl duymuştur? Ezan neden başka okunur neden mahcup olur şair Üsküdar’da?
Bedri Rahmi Eyüboğlu kalabalık sesleri karşılıyor şehrin sesini: “İstanbul deyince aklıma/ Binlerce insanın aynı anda,/ Aynı şeyi duymasından doğan sevincin,/ Heybetini düşünürüm.” Bütün bu sesler İstanbul’un işitsel poetikasını oluşturur. İstanbul’da yürümek, aslında şehrin bin yıllık yankılarını dinlerken geçmişten bugüne salınmaktır. Ve bu şehir, en çok yürüyenlere, kendisini iyi dinleyenlere açılır.
Yorum Yaz