Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
“Ey Yaratan, ben mi istedim çamurumdan beni, insanı yoğur diye, ben mi yakardım sana karanlıktan beni çıkart diye?”
Mary Shelley'in Frankenstein romanı John Milton’un Kayıp Cennet eserinden alıntıyla başlar. Üç kez okuduğum ve her defasında ruh dünyamda yeni katmanlar oluşturan bu romanın diğer bir özel yanı, çok sevdiğim iki edebiyat eserine atıfta bulunmasıdır. Shelley, Frankenstein’da Johan Wolfgang Von Goethe’nin Genç Werther’in Acıları ile John Milton’un Kayıp Cennet eserlerine atıfta bulunmuştur. Üç eserin de gotik anlatım tarzına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bütün gotik yapıdaki anlatılar, beni alıp aynı yere götürür.
Kendinize özlem duyduğunuz oldu mu hiç? Ömrünüzün bir çağındaki halinize, artık aynalara baktığınızda göremeyeceğiniz kişiye delice hasret duyduğunuz oldu mu? Bir sabah kalktığınızda kendinizi hasretle andığınız oldu mu hiç? Gotik tarzda yazılmış bütün eserlerin ve dahi kahramanlarının bende esinlediği ilk duygu kişinin geride bıraktığı kendisine duyduğu hasrettir. Hiç ulaşılamayacak olana duyulandır... Gotik eserlerin başarısı da burada yatar. Goethe, o büyük kaybetmişlik duygusunu, aşık olunan bir kadınla, Milton düşülen/içinden kovulunmuş cennetle, Shelly ise tam bir ters köşe yaparak, kahramanının yarattığı yaratıkla özdeşleştirir. Çünkü yazara göre yaratıcılık yoktan var etmekle değil kaostan var etmekle alakalıdır. Zira o, hayat vermek için yanıp tutuştuğu varlığın bedenini mezardan çıkarmıştır. Kasvet ve arayış ya da kaçış iç içedir. Yazarın sıradan bir korku hikayesi yazmak amacıyla kaleme aldığı eser, tıpkı yaratığın evrilmesine benzer şekilde yön değiştirmiştir. Sosyal ve psikolojik anlamda en büyük korkuya eşdeğer, kişinin karanlık tarafıyla yüzleşmesine dönüşmüştür. Shelly hedeflediğinden çok daha derin korkuları kişinin ruh dünyasının mezarlığındaki kemikleri toplayarak ele almıştır. İnsanın dışında kendini ortaya koyan her arayış aslında iç dünyasındaki arayışın yansımasıdır.
Bir varlığa hayat verme ışığı...
Üzerine yıldırım düşen bir meşe ağacının çıkardığı ışık, Victor Frankenstein’ın zihninde bir kıvılcım oluşturur. Bir varlığa hayat verme ışığı... Hiçbir zaman hiçbir şeyin bilinemeyeceği düşüncesi, onca ilgisini çeken şeyin gözüne anlamsız görünmesi, doğa tarihine ve onun tüm dallarına kusurlu, eksik gözüyle bakması Dr. Frankenstein’ın zihnindeki o kıvılcımı yangına dönüştürür. Bir cesede can vermekle şekillerden ibaret kelimelere hayat vermek, belli bir sayıdaki harflerden yüz binlerce sayfalık hacimde edebi eserler oluşturmak da kısmen birbirine benzer. Edebiyatçı en fazla yazarken dönüşüyor, evriliyordur. Yazdığı her şey aslında en başta yazanı değiştiriyordur. Tıpkı Victor Frankenstein’ın yarattığı yaratıkla birlikte bambaşka bir insana dönüşmesi gibi.
Eser boyunca ruhun karmaşık yapısına değinilir, insanın felaket ya da mutluluğa ne kadar da ince bağlarla bağlandığının altı çizilir. Yaratmak sözcüğü bu eserde büyülü sözcüktür. “Can bahşetme yeteneği”ni nasıl kullanacağı hususunda tereddüte düşer Dr. Frankenstein. Bir varlığı lifleriyle, kaslarıyla ve damarlarının tüm incelikleriyle hazırlamak bir sanatçının eserini hazırlamasına, hayat vermesine ne kadar da benziyordur. Dr. Frankenstein ilk başta kendisi gibi birini mi yoksa daha basit birini mi yaratacağına karar veremez. İlk eserlerin otobiyografik özellikler taşıması ve kendi kimliğini araması gibi, tıpkı. Yaşam ve ölüm ona aşması gereken hayalî bir sınır olarak görülür. Kelimelere hayat verenlerin sınırları gibi.

Victor Frankenstein’ın bana fark ettirdikleri arasında en çok ilgimi çeken, yazıya hevesle başlayıp onu istikrarla sürdüren her insanın uzun süre yazdıktan sonra ayırdına varabileceği o hayati bilinçti: “Eğer kendinizi adadığınız çalışma, sevginizi zayıflatmaya ya da değerini hiçbir zaman yitirmeyecek basit zevklerden aldığınız hazzı yok etmeye başlamışsa o çalışma mutlaka kural dışı, yani insan zihnine aykırıdır. Bu kurala her zaman uyulmuş olsaydı, kimse uğraşlarının aile sevgisiyle gelen dinginliği bozmasına izin vermeseydi hiçbir medeniyetin zenginliği yok edilmezdi.”
Üstün bir insan, sükunetini ve huzurunu her zaman muhafaza edebilmeli, derken Dr. Frankenstein, sadece geçici heveslerin değil tutkunun da kişinin dinginliğini bozmaması gerektiğini hatırlatarak, güzel hiçbir şeyin içinde hırs barındırmayacağı gerçeğinin altını çiziyordu.
Kendi elleriyle şekillendirip hayat verdiği varlık, gece yarısı geçit vermez bir dağın sarp kayalıkları arasında karşısına çıkarak onunla dövüşmüştü. Cüsse olarak kendisinin iki katı olan bu canavarı alt etme şansı en başından beri yoktu. Dr. Frankenstein’ın o gece o kavgada verdiği mücadele; eserini oluştururken gölgesini ortaya çıkartıp onunla yüzleşen, böylece gerçek bir eser ortaya koyduğunu kanıtlayan her sanatçı kadar çetindi. Dr. Frankenstein’ın ebeveynlerinin bile doyuramadığı karanlık yanı, gölgesi olan yaratık bunu şöyle itiraf ediyordu: “Peki ya benim dostlarımla akrabalarım neredeydi? Bebekliğimde beni gözeten babam, gülücükleri ve okşayışlarıyla beni sarmalayan annem olmamıştı. Olduysa da geçmişim bir karanlıktan, hiçbir şeyi seçemediğim bir boşluktan ibaretti.” Neydi bunların anlamı? Kimdi o? Neydi? Nereden gelip nereye gidiyordu? Kaderi neydi? Bu soruları cevaplayamıyordu.
Jung’un “gölge” tanımına karşılık gelen yaratık, Freud’un süperego tanımını karşılamaktadır. Dr. Frankenstein’ın toplumla barışmayan, inşa edemediği süperegosudur yaratık. Köylülerin saldırısına uğrar. Taşlanır. Karşılaştığı hiçbir insan onunla bağ kurmaz. Ondan korkar ya da ona saldırır.
Yaratıcı ile yaratılanın karşılaştığı bu güreş sahnesi Tevrat’taki Yakup ile Tanrı’nın güreşmesine benzer. “Bu karşılaşmayı bekliyordum,” der yaratık. Baba dediği, Dr. Frankenstein’a onu yarattığı için sitemlerde bulunur. İlk insanın serüvenini de yaşayan yaratık, yanına bir Havva yaratması için yaratıcısına yalvarır. Derdini yatıştıracak, düşüncelerini paylaşacak bir Havva ister.
Başka bir açıdan bakıldığında, yaratığı Dr. Frankenstein’ın yüzleştiği gölgesi olarak değil de dıştaki bir düşman olarak kabul ettiğimizde de çarpıcı bir eserle karşılaşıyoruz. Kişinin en büyük düşmanını kendi elleriyle yarattığı, kişiye en büyük kötülüğü yine kendinin yapabileceği gerçeğiyle... Yarattığı canavar Dr. Frankenstein’ın dünyasında önce adaleti yıkıyordu.
Tekrar gölgeyle yüzleşme konusuna dönersek, roman biterken Yaratıcı, gölgesi Yaratık’ı karda kızakla takip etmektedir. Karın beyazlığı masumiyeti temsil ederken, bu hesaplaşmanın buz gibi kaygan bir zeminde gerçekleşmesi kişinin kendi gölgesiyle yüzleşmesinin zorluğuna işaret etmektedir.
İlk kadın yazarlardan olan Mary Shelley'in hem dil hem de kurgu açısından çağının çok önünde olan bu romanındaki Dr. Frankenstein, edebiyat tarihindeki en favori kahramanlarımdan biridir.
Yorum Yaz