Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Yazar Cihan Çetinkaya: “Birçok kitaba başvurdum, türküler dinledim, filmler seyrettim. Jargonun her hâline hâkim olmak için kendi içimde diyaloglar kurdum ve konuştum. Hatta bu çalışma öyle bir hâl aldı ki, kendi dilim bile bozulmaya başladı. Bir gün buluşmak üzere olduğum arkadaşıma bre nicedir beklerim, diyerek karşılık verdiğim de oldu. Yine de dönemin ruhunu yakalamak için ve destanın özünü muhafaza edebilmek için gerekli bir tecrübeydi. Bektaşî çeriler, asırlar sonra hiç bu kadar gerçek olmadılar.”
1683 Viyana bozgunuyla tarihin en hüzünlü sayfalarından birine damgasını vuran Osmanlı ordusunun geri çekilişi, Alp Dağları’nın ıssız bir köyünde bambaşka bir destanın tohumlarını atıyordu. Cihan Çetinkaya’nın kaleminden çıkan Şah Balaban Destanı, “El Turco” efsanesini cesurca ele alıyor. Bir avuç yorgun Osmanlı askeri Moena’da varlık mücadelesi verirken hem tarihin derinliklerine hem de insan ruhunun sırlarına uzanıyor.
Roman, kader ile irade gerilimini, Balaban Hasan’ın vicdan muhasebesini ve Lorena’yla dil bariyerini aşan gönül aşkını ustalıkla işliyor. Balaban Hasan’ın ‘Beni bir kâfirin kızına âşık eyledi felek’ itirafı, düşmanlıkla başlayan bir bağın en samimi hâline dönüşüyor. Balaban, taht peşinde olmayan ama sevdiklerini korumak için boynunu bıçağa uzatan bir adam olarak yolun terbiyesiyle merhametin en büyük padişahlık olduğunu anlıyor.
Cihan Çetinkaya’nın bu tarihî romanı, okuru hem destansı bir serüvene hem de derin bir iç yolculuğa davet ediyor.
Hoş geldiniz, Şah Balaban’ın diyarına…
Timaş Yayınları’ndan, Cihan Çetinkaya imzasıyla.
1683 Viyana bozgunu gibi hüzünlü bir tarihten yola çıkıp İtalya’nın bir dağ köyündeki “El Turco” efsanesini anlatma fikri nasıl doğdu? Bu destansı hikâyeyi kurgularken tarihi gerçeklerin neresinde durdunuz?
Uzun zamandır tarihi bir roman yazma niyetindeydim. Daha doğrusu eski zamanlardaki kültür, din ve dil farklılıklarını, renklerini, çatışmalarını, kavuşmalarını anlatabileceğim bir şablona ihtiyacım vardı. Tam da böyle bir muallakta düşüncelerle boğuşurken yayın koordinatörüm -ayrıca editörüm- Sevgili Kadir Güven, Moena’daki “El Turco” efsanesinden bahsetti. Daha evvelinde duymuştum bu hikâyeyi doğrusu ama derinine inmeyi düşünmemiştim. Esaret, mücadele, kan, gözyaşı, umut, kayıplar, ölümler ve doğumlar vardı bu hikâyede. Yazmalı ve anlatmalıydım; kalemi bir Don Kişot edasıyla savurmalıydım sayfalar üzerine. Nihayet Şah Balaban Hasan fikri, böylece doğmuş oldu.
Bir avuç Osmanlı askerinin Alp Dağları’nın zirvesinde bir ‘devlet kurma’ iradesi göstermesi, günümüzün aidiyet ve vatan kavramlarına nasıl bir selam gönderiyor?
Balaban Hasan ve arkadaşları Moena’ya geldiklerinde, sadece doksan kişiler. Yorgun ve çaresizler. Fakat var olmak için meydan okumak, bedel ödemek zorundalar. Aslında onların hikâyesi, tarih boyunca kurulan ve ardından yıkılan nice devletlerin bir nevi dibacesi. Devlet, insanların başları üzerinde bir kubbedir; sütunları, bedel ödeyenlerin bedenlerinden oluşur.
Kâhin Esther’in “Kaderinden kaçamazsın” uyarısı ile Balaban’ın vicdanıyla aldığı riskli kararlar romanda esaslı bir içsel gerilim kuruyor. Sizce insan kendi hayatının sadece bir seyircisi midir yoksa kaderini kendi elleriyle yazan bir irade mi?
Bu soruya cevap vermek çok zor. Doğrusu bazı soruların kesin bir cevabı da olmaz. İrade kader de midir, insanda mı bilinmez. Belki de kendimizde sandığımız irade bile kaderin bir parçasıdır. Zira kimsenin elinde bir delil yok, neyin nasıl olduğuna dair. Elbette sebeplerimiz ve sonuçlarımız var, fakat hangisinin daha önce yaratıldığını bilmiyoruz. Havaya atılan bir taş düşünebilseydi, kendi isteğiyle düştüğünü sanırdı, der bilge. Kendi isteğimizle mi düşüyoruz?
Balaban Hasan’ın ordusundan kopup ıssız dağlarda yaşadığı zorluklarla olgunlaşarak sonunda bir halkın ‘Şah’ı olması, insanın kendi öz hakikatini ve kimliğini inşa etme yolculuğu olarak da okunabilir mi?
Balaban Hasan şah olmak istemedi aslında. Onun tacı, tahtı ve mülkü hiçbir zaman olmadı. İpekten gömlekleri, kuş tüyünden yatakları olmadı. Fakat sevdiklerini korumak için bıçağa boynunu uzattı ve şahlık makamına boyun eğdi. Yol onu terbiye etti çünkü. O uzun yol boyunca nice zahmete göğüs gererken, benlik kisvesinden soyundu. Şu dünyanın ne tacına ne de tahtına aldandı. Anladı ki cihanda en büyük padişahlık merhametti, başkasının derdi ile hemhâl olmak, umudu ile berhudar olmaktı. Zahirde şah olmadan evvel de gaybda bir şahtı o.
Karakterlerin sıkça vurguladığı “levhi mahfuz”ve “yazgı” kavramları ışığında; kahramanın payitahta dönemeyerek Moena’da bir “eşikte” kalması, insanın evrensel “vatansızlık” sancısını ve bu sancıdan yeni bir vatan (aidiyet) üretme arzusunu mu temsil ediyor?
Bir uçurumun kenarına itilmiş bir insan, önündeki seçenekler azalınca, artık her şeyi yazgının varlığı ile açıklayabilir. Çünkü büyük lafların, meydan okumaların, ben diye başlayan cümlelerin bir önemi kalmaz uçurumun kenarına varınca. Onlar da vatanlarından ırak kalarak, bir uçurumun kenarına vardılar. Ve anladılar ki en başından beri, bütün bu hikâye yazgının eseriydi. Adına vatan denilen kutsal da ne toprak ne de suydu. Onlara ait olan ve onların ait olduklarıydı; uğruna tenden geçtikleri yarenleriydi mesela. Gölgesinde serinledikleri ağaç, suyunu yudumladıkları dere, baş koydukları ideallerdi. Uçurumun kenarını vatan bildiler böylece. Çünkü yazgının söylediği de buydu.
Roman boyunca Yeniçeri jargonuna, Bektaşi nefeslerine ve epik bir dile yer veriyorsunuz. Bu dilin, günümüz okuru için ‘destansı’ havayı muhafaza ederken bir yandan da anlaşılır kalmasını sağlamak için nasıl bir edebi işçilik yürüttünüz?
Bu beni epey zorladı. Birçok kitaba başvurdum, türküler dinledim, filmler seyrettim. Jargonun her hâline hâkim olmak için kendi içimde diyaloglar kurdum ve konuştum. Hatta bu çalışma öyle bir hâl aldı ki, kendi dilim bile bozulmaya başladı. Bir gün buluşmak üzere olduğum arkadaşıma bre nicedir beklerim, diyerek karşılık verdiğim de oldu. Yine de dönemin ruhunu yakalamak için ve destanın özünü muhafaza edebilmek için gerekli bir tecrübeydi. Bektaşî çeriler, asırlar sonra hiç bu kadar gerçek olmadılar.
Ve tabii ki aşk… Şah Balaban ile Lorena arasındaki ilişki, dil bariyerini aşan bir gönül diliyle kuruluyor. Balaban Hasan’ın “Beni bir kâfirin kızına âşık eyledi felek” itirafını anlatmanızı istesem…
Balaban Hasan ile Lorena Manzzini farklı coğrafyaların, dinlerin, dillerin ve kültürlerin çocukları. Düşününce hiçbir ortak noktaları bulunmuyor. Hatta düşman olduklarını söylemek bile mümkün. Fakat kalpten kalbe bir yolun var olduğunu keşfediyorlar. Bu yolda ne dillere ne de kültürlere ihtiyaçları var. Gönülden gönüle kurulan bu ilişki tercümana ihtiyaç duymuyor. Aşk, onları ikiyken bir eyliyor. Ayakları yerden kesilirken kaygılardan, korkulardan müstesna bir mecraya çekiliyorlar. Sadece gözler, dudak bükmeler, gülümsemeler bile birbirlerini anlamalarına yetiyor. Fazlasını da aramıyorlar zaten; fazlasını yükten sayıyorlar. En samimi, en sıcak, en gerçek olanı tadıyorlar. Ki aşkın simyasına boyanıyorlar. Kelimeler başka başka olsa da artık hisler birbirini anlıyor. “Beni bir kâfirin kızına âşık eyledi felek” derken Balaban Hasan, kor alevlerle yanan gönlü düşmanına serin bir su olabiliyor.
Yorum Yaz