“Çağımızda edebiyat sığınaktır”

EDEBİYAT

Yazar Tarık Tufan: “Edebiyatın gücü belki çağın felaketlerini onarmaya yetmez ama insanın içindeki varoluş kaygısına, içsel yolculuğa yoldaşlık eder. Bazen bir cümle, bir kelime, bir insanın hayatta kalma sebebi olabilir. Edebiyat, tam da bu yüzden, çaresizlik çağında hem bir sığınak hem de bir yüzleşme alanıdır.”

Yıl 2008. Babam televizyonda Meksika Sınırı adlı bir program izliyor. Kim olduklarını bilmediğim insanlar derin bir sohbetin içindeler. Konuşulanları tam olarak anlamasam da dikkatimi çekiyor. Yıllar geçtikçe edebiyat hayatıma giriyor. Romanlarla birlikte yazarları tanımaya başlıyorum. Kekeme Çocuklar Korosu ile Tarık Tufan’ı keşfediyor, kitaplarını kütüphaneme ekliyorum. 2021 yılında okuduğum kitaplar üzerine röportajlar yapmaya başlıyorum. Kaybolan yayımlandığında Tarık Tufan’la bir söyleşi gerçekleştirmeye karar veriyorum. Hazırlık sürecinde onun da felsefe mezunu olduğunu öğreniyorum. Sonra hafıza tamamlanıyor: 2008’de anlamlandıramadığım Meksika Sınırı programında konuşan isimlerden biri Tarık Tufan’dır. Bugün ise Necip Fazıl Hikâye Roman Ödülü vesilesiyle kendisiyle hayata ve edebiyata dair bir röportaj gerçekleştiriyoruz.

Necip Fazıl Hikâye Roman Ödülü’nü aldınız. Necip Fazıl edebiyat dünyamızda önemli bir figür. Necip Fazıl ödülü almak size neler düşündürtüyor ve ödüllerin yazarların dünyasında nasıl bir yere tekabül ediyor?

Necip Fazıl, şiirimizin ve fikir dünyamızın simge isimlerinden biri. Aynı zamanda Türkçenin bir dil olarak ışıl ışıl parladığı kültür insanlarından biri. Necip Fazıl adına düzenlenen bir ödülü almak hem bir gurur hem de benim için yeni bir sorumluluk. Her ödül yazar için yeni bir yüzleşmenin yeni bir sorgulamanın kapısını aralar. Ödülü alırken yaşadığı mutluluk kısa bir süre sonra yerini tedirginliğe bırakır. “Yazdıklarım insanların dünyasında nasıl bir karşılık buluyor?” sorusunu yeniden ve daha güçlü bir şekilde sormaya başladım.  

Dünyanın her yerinden insanı şaşırtan, ürküten ve zaman zaman çaresiz hissettiren haberlerle karşı karşıyayız. Böyle bir çağda edebiyatın işlevini nasıl görüyorsunuz?

Bugün dünyanın her köşesinden gelen haberler insanın kalbini yoran bir gürültüye dönüştü. Aslında her dönemde böyleydi; insanın olduğu her yerde şiddet, yoksulluk, savaş, yalnızlık gibi sorunlar ortaya çıkıyor. Bütün bunlar karşısında edebiyatın işlevini, yaşanan sorunlara çözüm üretmek şeklinde ifade etmek fazla anlam yüklemek olacaktır. Ancak edebiyat oldukça önemli bir yerde durur: Şahitlik etmek! Edebiyatın gücü belki çağın felaketlerini onarmaya yetmez ama insanın içindeki varoluş kaygısına, içsel yolculuğa yoldaşlık eder. Bazen bir cümle, bir kelime, bir insanın hayatta kalma sebebi olabilir. Edebiyat, tam da bu yüzden, çaresizlik çağında hem bir sığınak hem de bir yüzleşme alanıdır.

Sizce bugün edebiyatın anlamı yeniden tanımlanıyor mu, yoksa değişen sadece bizim okuma ve algılama biçimimiz mi?

Çağın dönüşümleri edebiyatın anlam dünyasına dair algıları değiştirebilir. Edebiyat her zaman durduğu yerde duruyor. Edebiyatın insana ve hayata dair iddiaları güçlü şekilde devam ediyor. Metnin karşısında durma biçimimiz, bekleme eşiğimiz, suskunluğa tahammülümüz azaldı. Dikkat süremiz kısaldı, sabrımız daha hızlı tükenmeye başladı. Dijital dünyanın anlatı biçimlerinin dönüşmesiyle hikâyeye dair beklentilerimiz de dönüştü. Edebiyat yüzlerce yıl olduğu gibi insanın kalbini muhatap alarak kelimelerin peşinden yürüyor. Yeni insan alışkanlıklarında edebiyata ne kadar yer kalacak, hep birlikte göreceğiz. Ancak edebiyatın kapladığı alan azaldığı nispette insanın anlam dünyası da daralacaktır.  

“Ülkemiz buram buram insanlık kokan bir entelektüelini kaybetti” 

Geçen yıl dostunuz, ağabeyiniz Sırrı Süreyya Önder’i kaybettik. Vasiyeti gereği mezarında Şeyh Galip’in “Naat”ının okunmasını istediğini kamuoyuyla siz paylaştınız. Entelektüel anlamda büyük bir yer kaplayan bir dostun ölümü sizi nasıl etkiledi ve sizce dünyadan hangi düşünceler eksildi? 

Sırrı Süreyya Önder, her şeyden evvel hakikatin hatırını yücelten bir entelektüeldir. Hakikatin peşinde yürürken adaleti, inceliği, hikmeti, ironiyi, samimiyeti elden bırakmadı. Ben bu ülkeye, bu ülkenin her bir ferdine nasıl bir duyguyla bağlılık hissettiğinin şahidiyim. Büyük bir hikâye anlatıcısı olarak, bu toprakların derin hikâyesine her zaman kulak kesildi. Siyasetin çatışmalı atmosferinde Sırrı Süreyya için hiç hak etmediği iftiralar dile getirenler olsa da ülkemizin bütün kesimleri kendilerine yakın hissettiler, kendi dünyalarından bir şey buldular. Bunun en önemli sebebi şudur: Sırrı Süreyya hikâyesini anlattığı insanların kalbine dokunmayı başarmıştı. Bir dostu kaybetmeyi anlatmak insanın dilini ve gönlünü düğümlüyor. Ülkemiz buram buram toprak ve insanlık kokan bir entelektüelini kaybetti. 

İlk eserinizin yayımlanmasının üzerinden 26 yıl geçti. İlk eserlerin yazarlık serüveninde özel bir yeri olur. Bu kitap sizin için bugün nerede duruyor? Şu anki siz olarak o eseri yayınlamayı tercih eder miydiniz?

İlk kitabım Kekeme Çocuklar Korosu’nun yayımlanmasının üzerinden yaklaşık 26 yıl geçti. İlk eserler, yazarın acemiliğini, cesaretini, umudunu taşır. Bugün dönüp baktığımda Kekeme Çocuklar Korosu’nu yazmış olmak beni mutlu ediyor. Çünkü o metin, kelimelerin peşinde susuzluğunu giderebilmek için canhıraş bir çabaya karşılık geliyor. Bütün hikâyemin başladığı kitap Kekeme Çocuklar Korosu’dur. İyi ki yazmışım, iyi ki ruhumu edebiyatın büyülü dünyasına bırakmışım. 

“Her romanda yeni bir dünya kuruyorum”

Kekeme Çocuklar Korosundan Gece Açan Çiçekler’e uzanan eserlerinize baktığımızda pek çok farklı türde ve tonda eserler verdiğinizi görüyoruz. Geriye dönüp baktığınızda yazarlığınızda en çok neyin değiştiğini ve dönüştüğünü düşünüyorsunuz?

Yirmi altı yol boyunca yazarlık sürecimde oldukça büyük dönüşümler yaşadığımı söyleyebilirim. Romanın bütün katmanlarına daha çok kafa yoruyorum. Türk roman geleneğinin bir parçası olmak, kendime özgü bir dil, bir üslup kurmak benim için oldukça önemli. Her romanda yeni bir dünya kurma çabasındayım. Gece Açan Çiçekler okurun büyük ilgisine mazhar oldu ve bundan dolayı çok mutluyum. 

Şanzelize Düğün Salonu Tabii platformunda dizi olarak izleyiciyle buluştu ve siz de senaryo ekibinde yer aldınız. Edebi bir metnin görsel bir anlatıya dönüşme sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şanzelize Düğün Salonu’nun diziye dönüşmesi, edebi bir metnin başka bir dile tercüme edilmesi gibiydi. Senaryoda romanda olmayan bir karakter yarattım: Derviş K. İzleyici bu yeni karakteri de çok sevdi. Çünkü yeni karakter romanın atmosferinden doğdu. Görsel anlatı, metnin iç sesini her zaman taşıyamaz ama ona yeni bir beden kazandırır. Bu süreç, metnin sınırlarını ve imkanlarını yeniden düşünmeme vesile oldu. Yazı yalnız kalmayı sever; sinema ve dizi ise kalabalıkla çalışır. Kendi romanımı uyarlamak benim için bir riskti ama ortaya çıkan sonuç hepimizi memnun etti, izleyici de çok sevdi. Ben uzun yıllar insanların hafızasında kalacağını düşünüyorum. 

Sinema sizin dünyanızda da önemli bir yerde duruyor. Uzak İhtimal ve Yozgat Blues gibi filmlerden sonra bir süredir senarist olarak yeni projeler görmedik. Sinemayla ilişkinizde bir mesafe mi var, yoksa doğru zamanı mı bekliyorsunuz?

Sinema benim dünyamda hâlâ çok önemli bir yerde duruyor. Uzak İhtimal ve Yozgat Blues’tan sonra bir mesafe var gibi görünebilir ama ben bunu daha çok bekleme hali olarak görüyorum. Doğru hikâye, doğru zaman ve doğru insanlar bir araya gelmeden o masaya oturmak istemiyorum. Romanlar bu süre zarfında zihnimde daha çok yer tutuyor. 

“Yapay zekâ metin üretebilir ama tereddüt edemez”

Yapay zekânın metin üretebildiği bir çağda yazıyoruz. Siz kendi yazarlığınız açısından bu gelişmeyi nasıl okuyorsunuz; yazma motivasyonunuzu, dilinizle ve hikâye kurma biçiminizle ilişkinizi etkilediğini düşünüyor musunuz?

Yapay zekânın metin üretebildiği bir çağda yazmak, yazarlığın ne olduğunu yeniden düşünmeye zorluyor insanı. Zaman içinde sonuçlarını göreceğiz. Ama benim için yazı hâlâ insanın yarasıyla, içindeki çatışmalarla kurduğu sahici bir ilişki. Yapay zekâ metin üretebilir ama tereddüt edemez, utanamaz, pişman olamaz, huzursuzluk duymaz, acının karanlıklarında boğulmaz. Yazma motivasyonumun tam da bu insani kırılganlıktan, zayıflıklardan, zaaflardan beslendiğini düşünüyorum. Bu yüzden dilimle ve hikâye kurma biçimimle ilişkimi tehdit eden bir şey olarak görmüyorum.

Edebiyat tarihinde, genç yazarların yazma sürecinde yapay zekânın nasıl bir işlevi olduğunu veya olacağını görüyorsunuz?

Gelecekte, genç yazarların yazma sürecinde yapay zekâ bir araç olabilir hiç kuşkusuz. Bu aracın yazıya nasıl katkı sağlayacağı zaman içinde belli olacak. Edebiyat tarihini ileriye taşıyan şey, teknoloji değil, insanın kendine sorduğu, kavga ettiği, içinde boğuştuğu derin ve zor sorulardır. Yapay zekânın bu soruları sormaktan ziyade cevapları taklit ettiğini görüyoruz. Yazarlık ise hâlâ cevaptan çok soru işidir. Yapay zeka dataları ne kadar soru üretebilir gelecekte belli olacak.

Rabia BULUT
Rabia BULUT

Editör ve sinema yazarı. Lisans eğitimini Üsküdar Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamladı. Aynı üniversitede Medya ve Kültürel Çalışmalar alanında yüksek lisans yaptı. “Sinemada Aşk ve Zaman: Sevmek ...

Yorum Yaz