Bildiğiniz bütün sözcükleri yazın

EDEBİYAT

Dainel Pennac’in “çöplenme” diye adlandırdığı bir tabir vardır. Okunan herhangi bir kitabın, sair zamanlarda tekrar ele alınması ve sayfaları gelişigüzel açıp oradan buradan şöyle bir okunmasını çöplenme diye adlandırır Pennac. Bunu filmler için de yapmak mümkün; sevilen filmlerin bazı sahnelerini tekrar tekrar izlemek, filmin bütüne dair bir perspektif, bir hatırlatma sunar.

 

Bu yıl, Uludağ’a kar yağdığı haberlerini okuyunca Hakkâri’de Bir Mevsim düştü aklıma. Bazı filmler bazı mevsimleri çağırır; Hakkâri’de Bir Mevsim bir kış filmi. Filmdeki hayat, doğu yaşamına dair ne eksik ne fazla bir perspektif sunar. Dupduru, çırılçıplak bir gerçekliktir oradakiler. Ancak doğuya bakış uzaklardan bir yerdense; doğuya dairler üçüncü sayfa haberleri gibi memleketin kendisine erişemediği, bulaşamadığı, yalnızca “duyulan” bir mesafede kalmışsa eğer; oradaki yalnızlığı, ıssızlığı, çocukların ağzından dökülen yahut dökülemeyen kelimeleri anlamak güç. Yer sofralarını, çıplak ayakları, kapı önünde yakılan ateşleri, kanun koyucuları, güneş yanıklarını, çocukların uzak coğrafyalar düşünü ve düşsüzlüğünü de... 

 Filmdeki öğretmen bu çıplak gerçekliğe birdenbire düşer ve bunun anlatılamazlığını anlar kolaylıkla. Ondan fotoğraf isteyerek bu gerçekliğe bir parça dahil olmak isteyen sevgilisine belki de bu yüzden hiddetlenir:

 Gelsen ve görsen nasıl yaşadığımı. Gelsen ve görsen bu insanları. Sen, beni tanıdığını ve beni sevdiğini, beni beklediğini söyleyen sevgilim. Sana fotoğraf çekip göndermemi istiyorsun. Bugüne değin, fotoğraf makinemi elime almadığımı bildiğin hâlde. Ama akıllıca bir öneri. Akıllıca, etkili ve çağdaş. Yetersiz sözcüklerle anlatacağıma çeker fotoğrafını yollarım. Burası işte böyle, gördüğün gibidir, derim. İşte burada yaşıyorum, derim. Çocukları anlatacağıma, portrelerini çeker yollarım. Kayalarda ve karda şahrem şahrem yarılmış pabuçsuz, çorapsız ayakların, cüzzamlı ellerin fotoğraflarını çeker yollarım. Büyük azgın köpeklerin, çıplak ağaçsız dağların, çaresiz insanların yaşadığı bu soğuk yeryüzü cennetinin, tezekleri tükendiğinde insanların kendi soluklarıyla ısındığı bu dağ başı köyünün fotoğrafını çeker yollarım.

Filmin tam da bu noktasında üç farklı fotoğraf karesi geliyor gözümün önüne:

 İlk fotoğraf karesinde pencereden bir çocuk bakıyor. Bulunduğu bina bir çocuk esirgeme kurumunun binası. Etraf tel örgülere geçirilmiş yeşil bir brandayla kaplı. Çevreyle herhangi bir bağlantısı yok. Yalıtılmış, sterilize edilmiş, dış dünyadan koparılmış bir bina. Etrafta gezinen çocuklar, varsa birkaç görevli... Sakin, soğuk, mesafeli, kırılgan bir hava.

 İkinci fotoğraf karesinde pencereden bir başka çocuk bakıyor; bu kez müstakil, bahçeli bir evin penceresinde. Çocuğun babası da görünüyor fotoğrafın bir köşesinde; bir çardak yapımı için yere kilit taşları döşüyor. Anne, bir salıncak sarkıtıyor ağacın dalından. Hayatın olağan, güvenli akışı, bir çift parıltı olup yerleşmiş çocuğun gözlerine, görünüyor.

 Üçüncü fotoğraf karesinde çocuğu ancak yan perspektiften görebiliyoruz, çünkü bulunduğu izbe binanın penceresi, bir apartman boşluğuna açılıyor. Başka bir binanın sırtına bakan pencereden görülebilen tek şeyse, karanlık.

 Bu üç çocuğun fırsat eşitliğine sahip olduğundan, kolaylıkla benzer hikâyelerden geçebileceğinden söz edilebilir mi? Üstelik bebeklikten bu yana, somut göstergelerle birbirlerinden ayrılmışlarken... Liseli gençlerin, üniversitede onlarca sorgunun içinde kıvranan ve ne yapacaklarını kestiremeyenlerin gözlerinde umuda dair ışık yakacak olan; onların fırsat eşitliğine sahip olduğu ve çok çalışırlarsa muhakkak başaracakları yalanını söylemek değildir. Zaten bütün bir hayat tarzı, bunun aksini hemen her gün gösterecektir onlara. Bu çocukların kendini ifade ederken ağızlarından dökülen ilk kelimeler bile birbirinden keskin bir biçimde ayrılacaktır.

 Düşünmeyi sürdürelim: Tıpkı Hakkâri’de Bir Mevsim‘deki gibi biri çıkıp, “Bildiğiniz bütün sözcükleri defterinize yazın,” dese ne çıkar ağızlarından? Çocukların ayağa kalkıp bildikleri üç beş sözcüğü seslendirdikleri o sahne, filmin en duru, en sahici sahnelerindendir. Peş peşe, benzer sözcükleri söyler her biri, “Kar, ana, dağ, kurt, ögretmen, köy, köpek, bayrak, ot, kızak, buğday, ölmek, kalem, silgi, bulut, ağaç, ekmek, dal, peynür, kardaş, baba, kaya, gök, hedik, dam, tezek, jandarma, keklik, yayla, toprak, yoğurt, koyun...”

 Dimağlarında ne varsa, söyledikleri üç beş sözcükle açığa çıkar. Hep böyle değil midir? Bazısı ağızdan çıkar çıkmaz ölen sözcüklerle konuşur, bazısı birkaç ağdalı kelimeyi cümlelerine yedirerek entelektüel görünmeye çalışır, bazısı Osmanlıcaya düşkündür, bazısı öz Türkçe savunusu... hepsi de konuşulan üç beş cümleyle açığa çıkar. Kolaylıkla. İlk fotoğraf karesindeki çocuk hangi kelimeleri söylerdi diye düşünmeyi sürdürüyorum. Peki ya ikincisi? Her gün karanlığa uyanan o çocuğun kelimeleri ne olurdu? 

 Ambulans hemşiresi bir arkadaşım kalbi duran bir bebeğe müdahale etmek için yetiştirme yurduna gidişini anlatmıştı. Demir kapıdan içeri girip bebeklerin bulunduğu, “Canlar Sokağı”na girdiğinde, yaşadığı şaşkınlığı anlatış anı hâlâ gözümün önünde:

 Bir odanın içinde 35 bebek var ve hiçbirinden çıt çıkmıyor. Bazısı parmağını emiyor, bazısı tavanı izleyerek kıpırdıyor bazısı kıpırtısız bekliyor. (Kendi oğlumu, bebeklerin ılık bir kucak görmeden susmadığı o ilk yıllarını hatırlıyorum. Oysa anlatılan manzarada, bebeklerden beklenmeyecek bir sessizlik var. Rahatsız edici bir sessizlik.) Bir zaman sonra nihayet içerinden biri ağlıyor. Arkadaşım görevlilere işaret ediyor, “Ağlıyor, lütfen bakar mısınız?”

 Görevli her ağladıklarında onlarla ilgilenmediklerini, aksi halde ilgiye alışıp devamlı ilgi istediklerini söylüyor. Birkaç dakika sonra da ağlayan bebeğin sırtına minik dokunuşlar yaparak gazını çıkarıp tekrar yatağına bırakıyor. Bebekler ilk anlarından itibaren yalnız olduklarını ve başlarının çaresine bakmaları gerektiği bilgisinin içine doğup bunu, büyük bir çaresizlikle öğreniyorlar. Ağladıklarında, kendileri için gelen herhangi biri olmayacağını bildiklerinden ağlamamayı tercih ediyorlar. 

 

Tıpkı Parasız Yatılı’da dezavantajlı bir ailede büyüyen ve başının çaresine bakmak zorunda kalan çocuğun annesinin söyledikleri gibiydi, Benim kızım yıllardır yalnız uyanır sabahları. Hiç şımardığı olmamıştır kimseye. Bir gün bile çıtırtısı duyulmamıştır. Sanki hiç çocuk olmamıştır.

Düştüğünde hızla toparlanıp hiçbir şey olmamış gibi yürüyen çocuklar gördüm pek çok kez. Yere düşer ve sanki hiç canı yanmamış, hiçbir şey olmamış gibi toparlanır, yürür, gider. Annesine yaklaştığında yahut biraz ileride onunla göz göze geldiğindeyse, kendini annesinin kucağına bırakır ve hıçkırarak ağlamaya başlar. Kendini bırakacak kucak bulamayanlarsa hayat boyu dişlerini sıktıklarıyla kalırlar.

Yorum Yaz