Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Haziran ayı sanki her alanda bir sezonun kısa süreliğine de olsa kapanması ve bütünüyle tatile girmesi gibi hissettiriyor. Bu his, sinema dünyası için de geçerliliğini koruyor elbette. Her şey yavaş yavaş toparlanıyor, son hazırlıklar yapılıyor ve eşyaların üzeri beyaz çarşaflarla örtülüp kapıya kilit vuruluyor. Sinema salonlarına kilit vurulmasa da Cannes’da ödüllerin verilmesi ve vizyondaki hareketsizliğe bakıldığında bu metafor çok da yersiz görünmeyecektir.
Sanki bahar sezonu burada bitiyor ve yazın rahat, sakin ritmine geçiliyor. Ancak bu geçiş, çoğu zaman yaratıcı bir yoğunluktan çok bir duraksamayı beraberinde getiriyor. Vizyonda dikkat çekici yeniliklerin azaldığı, dijital platformların da içerik akışını yavaşlattığı bu dönemde sinema, bir süreliğine kendi içine çekiliyor. Ne tamamen suskun ne de gerçekten hareketli; daha çok beklemede bir alan gibi. Gelin bu sessiz döneme geçmeden evvel sinemada yaşanan son hareketliliklere birlikte göz atalım…
Bu yıl Cannes’ın yıldızları kimler?
Cannes Film Festivali, bu geçişin en görünür durağı oluyor her yıl. 79. edisyon da büyük auteur’lerin geri dönüşlerine sahne olurken, sürprizlerden çok rüştünü ispatlamış yönetmenlerin öne çıktığı bir seçki sundu. Jüri başkanlığını üstlenen Park Chan-wook yönetimindeki ekip, sinema diline hâkim, politik ve estetik olarak daha kontrollü filmleri merkeze alan bir tercih yaptı. Festival boyunca risk alan genç seslerden ziyade, sinemasal ağırlığını çoktan kanıtlamış isimlerin görünür olması dikkat çekiciydi. Sonuçlar da bu çizgiyi doğrular nitelikteydi: Cannes bu yıl, keşiften çok ustalığa selam duran bir kapanış yaptı.
Altın Palmiye: Fjord – Cristian Mungiu
Rumen yönetmen Cristian Mungiu’nun Altın Palmiye kazanan filmi Fjord, toplumsal dram türünde festival jürisiyle buluştu. Başrollerinde Renate Reinsve ve Sebastian Stan’i izlediğimiz film, Romanya’da yaşayan bir ailenin, annenin memleketi olan Norveç’in küçük bir kasabasına taşınmasıyla başlıyor.
Dinine sıkı sıkıya bağlı olan bu beş çocuklu aile, çocuklarını da bu inancın getirisi olan bir disiplin ve anlayışla yetiştirmiş. Taşındıkları bu yeni toplumun değer yargılarından epey uzakta bir düzene alışmış olan bu aile, başlangıçta hoşgörü ve nezaketle karşılanıyorlar. Ta ki, okuldaki öğretmen ailenin kızlarından birinin vücudunda morluklar fark edene kadar. Zaten alışılmışın dışında kuralları olan bu aileye dair edinilen olumsuz ön yargılar, işin içine sosyal hizmetlerin dahil olmasıyla bir soruşturmaya kadar gidiyor. Altın Palmiye kazanan yönetmen, filminde aile içindeki disiplin anlayışından göç deneyimine, kültürel uyum sürecinden dini değerler ile devlet otoritesi arasındaki gerilime kadar pek çok hassas meseleyi, net yargılara varmadan ve ahlaki sınırları sürekli muğlak tutarak işliyor.
Büyük Ödül: Minotaur – Andrey Zvyagintsev
Andrey Zvyagintsev’in 9 yıllık bir aranın ardından dönüş filmi olan TRT ortak yapımlı Minotaur, bu yılki Büyük Ödül’ün sahibi oldu. Festivalin en karanlık ve politik açıdan en sert yapımlarından biri olarak öne çıkan film, Rus yönetmenin ülkesinde çıkan savaş sonrası sürgünde çektiği ilk film olmanın ağırlığını taşıyor. Dmitriy Mazurov ve Iris Lebedeva’nın başrollerini paylaştığı film, taşra Rusyası’nda varlıklı bir iş insanı olarak yaşayan Gleb’in giderek daralan hayatına odaklanıyor. Bir yandan eşiyle olan ilişkisinde büyüyen güvensizlikle yüzleşen Gleb, diğer yandan savaşın gölgesinde çalışanlarını cepheye göndermeye zorlandığı acımasız bir sistemin parçası hâline geliyor.
Dışarıdan bakıldığında kusursuz görünen bu düzen, kısa süre içinde yerini kişisel hesaplaşmalarla toplumsal çürümenin iç içe geçtiği karanlık bir tabloya bırakıyor. Ülkedeki tüm genç nüfusun vatanseverliğin zorunlu bir getirisi olarak askere alınmasıyla yavaş yavaş yaşanan politik çürüme, bireysel bir aldatılma hikayesi üzerinden Putin’in Rusya’da kurduğu atmosfere sert bir eleştiri oluyor. Bu eleştiriyi ödül gecesinde de şahsen Rusya Devlet Başkanı’na seslenerek ifade eden yönetmen, savaş karşıtı tutumunu filminde işlemekle kalmayıp söylemleriyle de ortaya koyuyor. Böylece filmiyle yalnızca bir aile krizi ya da ihanet gibi mikro problemlere değil, çöküşe sürüklenen bir düzenin yarattığı ağırlığa da dikkat çekiyor.
Jüri Özel Ödülü: The Dreamed Adventure – Valeska Grisebach
Alman yönetmen Valeska Grisebach’in Jüri Özel Ödülü kazanan filmi The Dreamed Adventure, festivalin en sessiz ama etkisi en kalıcı işlerinden biri olarak öne çıktı. Başrollerinde Yana Radeva ve Syuleyman Alilov Letifo’yu izlediğimiz film, Bulgaristan’ın Türkiye ve Yunanistan sınırında yer alan küçük bir kasabada çalışan arkeolog Veska’nın, eski bir tanıdığıyla yeniden karşılaşmasıyla başlıyor. Arabasını çaldırmış ve zor durumda olan arkadaşıyla uzun süre sonra karşılaşan Veska, Said’e yardım eli uzatıyor ve yeniden yakınlaşıyorlar. Bu yakınlaşmayla Veska, Said’in beraberinde getirdiği illegal dünyaya da atım atmış oluyor.
Dışarıdan bakıldığında sakin ve durağan görünen bu sınır kasabası, film ilerledikçe yerini giderek büyüyen bir huzursuzluğa bırakıyor. Grisebach, bireysel hafıza ile toplumsal geçmiş arasındaki kırılgan bağı işlerken bunu büyük dramatik çıkışlara yaslanmadan yapıyor. Yönetmen, karakterlerini yargılamaktan çok onları kendi belirsizlikleri içinde gözlemlemeyi tercih ediyor. Böylece The Dreamed Adventure, yalnızca geçmişle hesaplaşmayı değil, Avrupa’nın sınırlarında biriken görünmez çatlakları da sessiz ama etkili bir biçimde görünür kılıyor.
Beyaz Perdede İzlenebilecekler
Ayın vizyon takvimine bakınca daha sakin ve nispeten iddiasız bir tablo çıkıyor karşımıza. Büyük beklentilerle gelen birkaç film, farklı türlerde ama benzer bir etki arayışı içinde buluşuyor. Haziran ayına girerken vizyonda şans verebileceğimiz filmlere bakalım…
Moda
Fransız yönetmen Alice Winocour imzalı, Angelina Jolie’yi uzun bir aranın ardından yeniden başrole taşıyan Moda, şüphesiz vizyon takviminde ilk gözümüze çarpan yapımlardan. Paris Moda Haftası için prestijli bir projeye hazırlanan Amerikalı yönetmen Maxine’in, tam da kariyerinin en yoğun döneminde aldığı beklenmedik bir sağlık haberiyle altüst olan hayatını izliyoruz filmde. Paris’in göz kamaştırıcı moda dünyasının tam ortasında geçen bu süreç, Maxine’i hem bedeniyle hem de geçmişiyle yüzleşmek zorunda bırakırken, yolu farklı hayatların içinden geçen başka kadınlarla kesişiyor.
Kusursuz görünen bu parıltılı dünya, film ilerledikçe yerini daha kırılgan ve insani bir hikâyeye bırakıyor. Winocour, moda dünyasının gösterişli yüzünü yalnızca bir dekor olarak kullanırken, asıl odağını kadın bedeni, kırılganlık ve dayanıklılık arasındaki hassas dengeye çeviriyor. Jolie ise uzun süredir görmediğimiz kadar sade ve kontrollü bir performansla, karakterinin içsel çatışmasını gösterişe kaçmadan taşımayı başarıyor. Böylece Moda, yalnızca bir dönüş filmi olmaktan çıkıp, kayıp ve yeniden kurulan güç üzerine sessiz ama etkili bir anlatıya dönüşüyor.
Kremlin’in Büyücüsü
Fransız yönetmen Olivier Assayas imzalı Kremlin’in Büyücüsü, politik gerilimi tarihsel bir dönüşüm hikâyesiyle bir araya getiren, Giuliano da Empoli’nin aynı adlı romanının uyarlaması. Başrollerinde yılların Jude Law’ını Paul Dano ve Alicia Vikander’le izlediğimiz film, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından sanat dünyasından siyasetin merkezine savrulan Vadim Baranov’un, giderek Kremlin’in en etkili isimlerinden birine dönüşmesini anlatan tarihi bir kurgu. Gücün görünmez yüzünü şekillendiren bu yükseliş, Baranov’u yalnızca ülkenin kaderini belirleyen kararların değil, hakikat ile manipülasyon arasındaki bulanık çizginin de tam ortasına yerleştiriyor.
Tarihsel bir politik drama türündeki film, ilerledikçe iktidarın nasıl kurulduğuna ve nasıl yeniden üretildiğine dair daha karanlık bir sorgulamaya dönüşüyor. Modern Rusya’nın inşa edilen politik mitolojisini didaktikleşmeden ele alıyor. Böylece Kremlin Büyücüsü, bir dönemin siyasi portresini çizerken gücün, gerçeği nasıl biçimlendirdiğini de rahatsız edici bir açıklıkla görünür kılıyor.
Yolcu
Norveçli yönetmen André Øvredal’in imzasını taşıyan Yolcu, tür sinemasının klasik yol hikâyesini doğaüstü bir gerilimle bir araya getiren karanlık bir yapım. Başrollerinde Lou Llobell, Jacob Scipio ve Melissa Leo’yu izlediğimiz film, karavanlarıyla çıktıkları yolculuk sırasında korkunç bir kazaya tanık olan genç bir çiftin, kısa süre sonra peşlerine düşen görünmez bir varlıkla yüzleşmesini konu alıyor. Başlangıçta özgürlük ve keşif duygusuyla başlayan bu yolculuk, her kilometrede büyüyen bir korkunun gölgesinde hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor.
Film, ilerledikçe fiziksel tehditten çok psikolojik bir kuşatma hissi yaratıyor. Øvredal, görünmeyen tehlikeyi adım adım büyütürken gerilimi ani sıçramalardan çok atmosferin yarattığı huzursuzluk üzerinden kuruyor. Karakterlerini yalnızca bir kaçış hikâyesinin parçası hâline getirmek yerine, korkunun insan zihninde açtığı çatlaklarla birlikte ele alıyor.
Yorum Yaz