Auteur’den gişeye: Sinemada bu ayın haritası

DİJİTAL EKRAN

Yaz aylarına yaklaşırken sinema da kendi temposunu değiştirmeye başlar. Havaların yavaştan ısınmasıyla kışın sahip olduğumuz kısıtlı aktivitelerden biri olan sinema, yerini alternatiflerine bırakır. Bu nisan ayında da sektörün makus kaderinde bir değişiklik oldu diyemeyiz belki fakat gündemdeki festival haberleri ve vizyondaki hareketliliklerle sinemaseverler için sezonun durgunlaşması bir nebze de olsa gecikti.

Festival takvimlerinin netleşmesiyle birlikte sinema gündemi de yeniden toparlanmaya başlıyor. Bir süredir dağınık ilerleyen bu akış, farklı başlıkların üst üste gelmesiyle daha belirgin bir ritim kazanıyor; hangi filmlerin öne çıkacağı, hangi isimlerin yeniden konuşulacağı yavaş yavaş kendini belli ediyor. Cannes Film Festivali’nin yarışma seçkisi açıklanmışken, bu listedeki önemli yönetmenlerin önceki yapımlarına yeniden göz atmakta fayda var. Bir yandan da vizyonda uzun süredir konuşulan, dünya çapında ses getiren filmler hazırda. Uzun lafın kısası, sinemada her zaman olduğu gibi bu ay da heyecan verici gelişmeler gözlemlemek mümkün. Buyrun bakalım, bu gündemde neler var… 

Cannes: Yönetmenler Üzerinden Bir Hatırlama

Sinemadaki hareketliliğin en görünür duraklarından biri olan Cannes Film Festivali, bu yıl da yalnızca yeni filmleriyle değil, seçkisine dahil ettiği yönetmenlerle dikkat çekiyor. 79. kez düzenlenecek festivalin ana yarışma seçkisi açıklanırken, programda yer alan isimler de sinema gündeminin merkezine yerleşti.

Jüri başkanlığı görevini bu yıl Park Chan Wook’un üstlendiği festivalde seçkideki filmler kadar, bu filmlerin arkasındaki yönetmenler de belirleyici. Çünkü bazı isimler, yalnızca yeni işleriyle değil, kurdukları sinema diliyle konuşulmaya devam eder. Bu yüzden Cannes programına bakmak, yalnızca bu yılın filmlerini değil, o filmlerin ait olduğu sinemasal geçmişi de yeniden hatırlamak anlamına geliyor.

Pedro Almodóvar, Paweł Pawlikowski, Cristian Mungiu ve Asghar Farhadi gibi yönetmenlerin yeni filmlerinin yer aldığı bu seçki, özellikle auteur sinemaya ilgi duyan izleyiciler için güçlü bir izleme hattı sunuyor. Festival öncesinde bu isimlerin önceki filmlerine dönmek ise, bu yılki yarışmayı daha anlamlı bir çerçeveye oturtuyor.

Andrey Zvyagintsev / Dönüş

Yeni filmi Minotaur ile Cannes ana yarışma seçkisinde yer alacak olan Andrey Zvyagintsev, Leviathan, Sevgisiz ve Sürgün gibi filmleriyle çağdaş Rus sinemasının en önemli isimlerinden biri. Yönetmenin 2003 yapımı The Return (Dönüş) ise, aradan geçen yıllara rağmen hâlâ referans verilen ve etkisini yitirmeyen bir film olarak öne çıkıyor.

Sinemasında uzun diyaloglardansa sessizliği belirleyici bir anlatı unsuru olarak benimsemiş yönetmen, bu filminde de bize sözlerle pek bir şey anlatmaz aslında. Hikâye, bir babanın yıllar önce terk ettiği evine, eşine ve iki oğluna ansızın geri dönmesiyle başlar. Bu geçen yıllar boyunca babalarını yalnızca bir fotoğraftan tanıyan iki oğlan, bu dönüşle babaya nasıl yaklaşacakları konusunda ayrışırlar. Büyük kardeş Andrey, babayı ilk andan sorgusuz bir itaat ve kabulle karşılarken, Ivan daha önce var olmamış bu otoriteyi sorgulamaya başlar.

 

Arayı kapatmak için baba ve oğulların çıktığı yolculukta ilişkiler gerilmeye ve filmin tonu da sertleşmeye başlar. Sessizliğin ve doğanın huzuru ve güvenliği temsil ettiği pek çok filmin aksine, filmde anlatı tüm bu sinematik unsurların desteğiyle git gide daha keskin ve çarpıcı bir hale gelir. Bu nedenle yönetmenin sineması, yüksek sesli bir dramatizasyondan ziyade, içe çöken bir gerilim hattı kurar.

Otorite, güven, aidiyet ve aile gibi kavramlar etrafında sıkışan bu yapı, oyuncu tercihleri, sahne geçişleri ve karakter arkının olağanüstü bir başarıyla kurulması nedeniyle izleyenin uzun süre zihninde iz bırakacak güçlü bir bütünlük kazanır. Giderek ağırlaşan gerilim üzerine kurulan senaryoda karakterler arasındaki duygusal açıklığın sürekli ertelenmesi, bir noktada izleyiciyi filmin içine alıp nefes kesici bir noktaya taşır. Dönüş, bu yönüyle yalnızca bir aile hikâyesi değil, aynı zamanda otoritenin görünmez biçimlerinin nasıl içselleştirildiğine dair soğukkanlı ve ağır bir anlatı sunar.

Paweł Pawlikowski / Cold War

Yeni filmi Fatherland ile Cannes ana yarışmasında yer alacak olan Polonyalı yönetmen Paweł Pawlikowski, sinemasında bireysel hikâyeleri tarihsel arka planla iç içe geçiren bir anlatı kurar. Yönetmenin filmografisinde aşk, hiçbir zaman yalnızca iki kişi arasında yaşanan bir duygu olarak kalmaz; dönemin politik ve kültürel koşullarıyla şekil değiştirir. Tarih, ideoloji ve coğrafya bu ilişkinin içine sürekli sızar. Minimal anlatım dili ise büyük olayları geri plana iterek bu kırılmaları daha görünür kılar.

Yönetmene Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü kazandıran 2018 yapımı Cold War (Soğuk Savaş), filmografisinin en çarpıcı işlerinden biri olarak öne çıkar. 1949 Polonya’sında başlayan hikâye, ikiye bölünmüş bir dünyanın ortasında filizlenen bir aşkı sahneye taşır. Müzisyen Viktor ve halk dansçısı Zula’nın arasında yeşermeye başlayan aşkla açılan film, dönemin siyasi propagandalarını da yansıtır. Birbirlerine olan aşklarının yasak olması ve savaş içindeki bir ülkenin baskılayıcı şartlarından kurtulmak isteyen çift, birlikte iltica etmeye karar verir. Fakat bu kararı gerçekleştiremeyen çiftin hali hazırda zorlu başlayan aşk hikayesi, içinden çıkılmaz durumlara sürüklenir. 

Farklı politik sistemlerin ve kültürel sınırların arasında sürekli bölünen iki karakterin ilişkisi, yalnızca romantik bir anlatı değil, aynı zamanda tarihin birey üzerindeki belirleyici gücüne dair bir çerçeve sunar. Filmin formatındaki farklılık ve film evreninde yaşanan ikilikleri vurgulamak üzere filmin siyah-beyaz çekilmiş olması, anlatıya beklenenin üstünde bir derinlik katarak filmi sıradan bir tarihi drama filmi olacakken eşsiz bir yapıta dönüştürür. Pawlikowski, estetik tercihini yalnızca biçimsel bir unsur olarak değil, anlatının duygusal yapısını belirleyen temel bir araç olarak kullanır. Bu yönüyle de film, hikayesi, oyunculukları ya da atmosferiyle öne çıkmak yerine bir yönetmenlik harikası olarak kendini gösterir. Soğuk Savaş, bu yönüyle aşkın sürekliliğinden çok, onun imkânsızlığı etrafında şekillenen bir hafıza filmi gibi işler.

Cristian Mungiu / 4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün

Romanya sinemasının en önemli isimlerinden Cristian Mungiu, gelecek ay yeni filmi Fjord ile Cannes ana yarışmasında yer alacak. Yönetmen, ülkesinin politik arka planını filmlerine taşımasıyla bilinse de bunu doğrudan söylemlerle değil, kurduğu atmosfer üzerinden yapar. Büyük iddialardan bilinçli olarak uzak durur. Karakterlerini daralan mekânlara, sınırlı zamana ve giderek yoğunlaşan bir baskı hissine yerleştirir. Bu nedenle Mungiu’nun sineması, anlatıdan çok bu baskının yarattığı ağırlıkla ilerler.

2007 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü’nün sahibi olan 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün, bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biri olarak, bireysel bir kararın etrafında şekillenen son derece sert bir anlatı kurar. Film, iki genç kadının tek bir gün içine sıkışan deneyimini takip ederken, bu hikâyeyi kişisel bir düzlemde bırakmaz. Aksine, görünmeyen ama sürekli hissedilen bir sistem baskısına dönüştürür. Romanya’nın komünist diktatör lideri Ceauşescu döneminde, kürtajın yasak olduğu yıllarda geçen film, hamile kalan bir genç kızı merkezine alır. Henüz üniversite öğrencisi olan Gabita’nın hayatı bu bebeği aldırmasına bağlıdır. Mecbur kaldığı için illegal yollara başvuran kız, oda arkadaşı Otilia’nın yardımıyla bir doktorla anlaşır ve bu işi bir otel odasında yasal olmayan yollarla halletmeye karar verir. 

Mungiu’nun uzun planları ve mesafeli kamera kullanımı, izleyiciyi yönlendirmekten çok tanıklığa zorlar. Ruhsuz ve baskıcı bir ülkede, bireylerin kendi hayatları üzerindeki kontrolünü kaybettiği bir dönemde geçen filmde bu kavramlar bir kez olsun karakterlerin ağzından dökülmez. Sistemin yarattığı baskı ve otoritenin ismi bile anılmamasına rağmen izleyici tarafından somut bir gerçekmişçesine görülebilmesi ve bu baskıyı karakterlerle birlikte omuzlarımızda hissedebilmemiz belki de filmin bu kadar başarılı kabul edilmesinin en bariz sebebidir. Bu bilinçli kaçınma, dramatik etkiyi artırmak yerine geri çeker gibi görünse de, tam tersine daha yoğun bir gerçeklik hissi yaratır. Film boyunca karakterler yalnızca yaşadıkları durumla değil, o durumu mümkün kılan yapıyla da baş başa kalır. Bu yönüyle 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün, yalnızca bir dönemin hikâyesi değil; beden, karar ve iktidar arasındaki ilişkiyi çıplak bir biçimde ortaya koyan, rahatsız edici ölçüde dürüst bir anlatı kurar.

Vizyonda Bu Hafta

Sinema takvimi yalnızca festivaller ve geçmişe dönük okumalarla değil, aynı zamanda salonlarda karşılık bulan yeni filmlerle de şekilleniyor. Bu hafta vizyona giren yapımlar, tür olarak farklı yönlere açılsa da ortak bir noktada buluşuyor: tanıdık anlatı kalıplarını yeniden kurma ve bu kalıpların sınırlarını yoklama isteği.

The Drama 

Tanıtım sürecinde geniş bir beklenti yaratan Kristoffer Borgli imzalı The Drama, bu haftanın en çok konuşulan yapımlarından biri. Düğün teması etrafında şekillenen film, “ideal çift” anlatısını merkezine alırken, bu idealin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkan sırlar üzerinden açığa çıkarıyor. Emma ve Charlie’nin düğün haftasında geçen hikâye, yüzeyde romantik bir çerçeve sunsa da, giderek daha huzursuz bir alana kayıyor.

Daha önce Sick of Myself ile benzer biçimde rahatsız edici bir ton yakalayan Borgli, burada da ilişkileri konforlu bir yerden ele almak yerine, onları çatlaklarıyla birlikte gösteren bir yaklaşım benimsiyor.

Project Hail Mary 

Bu hafta öne çıkan filmlerden bir diğeri de başrolünde Ryan Gosling ve Sandra Hüller’i izlediğimiz Project Hail Mary. Andy Weir’ın aynı adlı romanından uyarlanan, yönetmenliğini Phil Lord ve Christopher Miller ikilisinin üstlendiği film, klasik bir bilim kurgu çerçevesinden yola çıkıyor. Güneş’i yavaş yavaş yok eden gizemli bir oluşumun keşfiyle başlayan süreçte, bu tehdidin kaynağını anlamaya çalışan bilim insanları, yıldız enerjisiyle beslenen bir organizmaya ulaşıyor. Bu keşif, insanlığın kaderini tek bir göreve indirgiyor.

Film, bu noktadan sonra, zorla bir uzay görevine gönderilen ve hafızasını kısmen yitirmiş bir astronotun hikâyesine odaklanıyor. Bilimsel bir krizi bireysel bir hayatta kalma anlatısına dönüştüren yapım, bir bağ kurma hikayesi anlatarak yüksek riskli bir senaryoyu daha samimi ve karakter odaklı bir seyir deneyimiyle dengelemeye çalışıyor. Gişede epey ilgi uyandıran film vizyona gireli çok olmamasına rağmen 510 milyon dolaylık hasılatıyla başarılı bir işin ortaya konduğunu gösteriyor.

How to Make A Killing 

Bu haftanın öne çıkan yapımlarından biri de John Patton Ford imzalı How to Make a Killing. Başrolünde Glen Powell’ı izlediğimiz film, dışlandığı zengin ailesinin servetine ulaşmak isteyen bir adamın hikâyesini anlatıyor. Mirasın önündeki tek engel, aynı servet üzerinde hak iddia eden diğer aile üyeleri olunca, hikâye kısa sürede kara mizahla suç filmi arasında gidip gelen daha sert bir tona dönüşüyor.

Kind Hearts and Coronets’tan esinlenen film, son yıllarda sıkça karşımıza çıkan “zenginleri yeme” anlatılarına benzer bir yerden hareket etse de, bunu daha oyunbaz ve alaycı bir biçimde kuruyor. Ailenin her bir üyesi neredeyse bir karikatür gibi çizilirken, film de bu abartılı dünyanın içinde giderek daha absürt bir hâl alıyor. Ancak tam da bu nedenle, sınıf eleştirisiyle kara mizah arasında kurmaya çalıştığı denge her zaman aynı ölçüde güçlü hissedilmiyor. Yine de How to Make a Killing, özellikle Glen Powell’ın rahat ve ironik performansıyla, bu haftanın en merak uyandıran filmlerinden biri olmayı başarıyor. 

Yorum Yaz