2026’da sinema, sinemada mı izlenecek?

DİJİTAL EKRAN

 

Geçtiğimiz günlerde sinema gündemi alışkın olduğumuzdan çok daha hareketli. Özellikle yeni yılın ilk aylarıyla birlikte vizyona giren ve girmesi planlanan filmler, sektörde uzun zamandır hissetmediğimiz bir heyecan yaratmış durumda. Pandemi sonrası dönemde beyaz perdede görmeye alışık olmadığımız bir canlılık söz konusu. Salonların ışıkları yeniden daha parlak, seans listeleri daha dolu ve fuayelerde o eski uğultu yeniden duyuluyor. Uzun süredir dijital platformların sağladığı konfor alanında film izlemeye alışan seyirci, yavaş yavaş o alanın dışına çıkmayı başarıyor ve kendini tekrar sinema salonlarında buluyor.

Elbette bu geleneksel olana dönüş yalnızca nostaljik bir refleks değil. Vizyondaki filmlerin ses getiren, üzerine konuşulan, merak uyandıran yapımlar olması da bu hareketliliğin en önemli nedenlerinden biri. Sektörün dünyaca ünlü isimlerinin birbirinden iddialı kadrolarla hayata geçirdiği projeler, seyirciyi yalnızca fragmanlarıyla bile heyecanlandırmayı başardı. Hal böyle olunca insanın aklına şu soru düşüyor: Geçtiğimiz yıllarda sinema sektöründe yaşanan o belirgin durağanlık gerçekten yalnızca izleme alışkanlıklarımızın değişmesiyle mi ilgiliydi? Konfor alanını terk etmekte zorlanan, dijital platformlara cankurtaran gibi sarılan izleyici salonlara yüz çevirdiğinden mi sinema eski büyüsünden bu kadar mahrum kalmıştı? Yoksa seyirci, evinden ayrılıp bir film izlemek için harcayacağı zamana, paraya ve emeğe değecek işler göremediği için mi salonlardan uzak kaldı? Belki de mesele yalnızca platformların yükselişi değil; beyaz perdenin bir süreliğine o “kaçırılmaması gereken deneyim” duygusunu kaybetmiş olmasıydı. 

Geçtiğimiz günlerde Stellan Skarsgård’ın Golden Globe ödül töreninde yaptığı konuşmada söylediği şu cümle tam da bu tartışmanın ortasına düşüyor: “Sinema, sinemada izlenmelidir.” Belki de bütün mesele bu kadar net. Ancak gerçekten öyle mi? Asıl soru şimdi burada başlıyor.

Vizyonda parlayanlar ve heyecanla beklenenler

Hamnet

Uzun zamandır adını festival kulislerinde ve ödül sezonu tahminlerinde duyduğumuz Hamnet, nihayet vizyonda. Yönetmenliğini Chloe Zhao’nun üstlendiği ve başrollerini Paul Mescal ve Jessie Bukcley’in paylaştığı film, oyuncu seçimlerinde oldukça başarılı bulunuyor. Maggie O Farrell’in aynı adlı romandan uyarlanan film, Shakespeare’in hayatına doğrudan odaklanmak yerine onun arka planında kalan bir kaybın izini sürüyor. Hikâyenin merkezinde büyük yazar değil; onun oğlu Hamnet ve özellikle de annesi Agnes var. Bu tercih bile başlı başına filmin nasıl bir yerden konuştuğunu gösteriyor, doğanın kalbinde yer alan bir anne-oğul dramına seyirci oluyoruz. 

Yas, hafıza ve yaratım arasındaki o görünmez bağa odaklanan film, dönem atmosferini büyük prodüksiyon gösterisine dönüştürmek yerine daha içsel, daha dingin bir anlatıyı tercih ediyor. Görsel dünyasıyla seyirciyi içine çeken, ritmini aceleye getirmeyen ve duygusunu yüksek perdeden değil, sarsıcı bir sadelikle kuran bir iş var karşımızda. Müzik kullanımıyla da epey övgü toplayan filmin özellikle final sahnesi izleyiciyi derinden sarsıyor. Belki de tam bu yüzden dijitalde “arka planda” izlenip geçilecek bir film değil; karanlık bir salonda, dikkat dağıtan hiçbir şey olmadan deneyimlemeyi talep ediyor.

Sırat

Son yılların yükselen isimlerinden Oliver Laxe’in yeni filmi Sırat, adını daha en baştan ağır bir metafordan alıyor. İslam inancında cehennemin üzerine kurulu, geçilmesi son derece zor köprüyü ifade eden “sırat”, filmde de yalnızca bir isim değil; başlı başına bir ruh hâli. Laxe’in sinemasını bilenler için bu şaşırtıcı değil. Yönetmen yine karakterlerini fiziksel olduğu kadar manevi bir yolculuğun içine bırakıyor.

Cannes’ın Özel Seçki’sinde prömiyerini yapan film, yüzeyde bir babanın evladını arayış hikâyesi gibi ilerlese de asıl meselesi yönünü kaybetmişlik duygusu. Çölde düzenlenen partilere konuk olduğumuz filmin mekân kullanımı her zamanki gibi çarpıcı; doğa hem sığınak hem tehdit. Diyalogların yer yer geri çekildiği, sessizliğin ve boşluğun anlam kazandığı anlar, filmi seyirci için daha talepkâr kılıyor. Bu, hızlı tüketilecek bir anlatı değil. Tam tersine, sabır isteyen, izleyicisini konfor alanından çıkaran bir iş.

Hind Rajab’ın Sesi

Hind Rajab’ın Sesi, adını gerçek bir trajediden alıyor ve daha ilk andan itibaren seyirciyi konfor alanının dışına itiyor. Film, savaşın ortasında bir çocuğun sesi üzerinden ilerlerken, büyük politik başlıklardan çok, tek bir hayatın kırılganlığına odaklanıyor. Belki de en sarsıcı tarafı bu: İstatistiklere dönüşen kayıpların arasından bir yüzü, bir sesi, bir anı çekip çıkarıyor.

Filistin meselesi yıllardır dünya gündeminde; tartışmalar, diplomatik açıklamalar, ekranlara yansıyan görüntüler… Ancak sinema başka bir yerden konuşuyor. Hind Rajab’ın Sesi, meseleyi sloganlara yaslanmadan, doğrudan bir insan hikâyesi üzerinden kurmayı tercih ediyor. Bu da filmi didaktik bir anlatıdan ziyade, tanıklık hissi güçlü bir yapıma dönüştürüyor. Seyirciyi taraf olmaya zorlamıyor belki ama görmezden gelme ihtimalini ortadan kaldırıyor. Her gün haberlerde görmeye alıştığımız o kaybedilen hayatlardan birine daha yakından tanıklık ederek yaşanan acıların ve yaşatılan caniliğin göz ardı edemeyeceğimiz kadar gerçek olduğunu bize hatırlatıyor. Karanlık bir salonda, kolektif bir sessizlik içinde bir çocuğun sesini dinlemek; haber akışında birkaç saniyede geçip giden bir görüntüden çok daha ağır bir karşılaşma yaratıyor. Belki de sinemanın hâlâ en güçlü olduğu yer tam olarak burası: Uzaktan baktığımız meseleleri yakınımıza getirebilmesi.

Festivallerde neler oluyor?

Festival takvimi de en az vizyon programı kadar hareketli. Bu yıl 76. Berlin Film Festivali’nde, yani namıdiğer Berlinale’de, Türkiye sineması dikkat çekici bir temsil gücüne sahip. Festivalin en büyük ödülü olan Altın Ayı için yarışacak iki yerli filmimiz var: Emin Alper imzalı Kurtuluş ve İlker Çatak’ın Sarı Zarflar. Berlin Film Festivali jüri başkanı Wim Wenders’in İsrail’in Filistin’e uyguladığı soykırım sorusuna karşı verdiği “Politikadan uzak durmalıyız. İnsanların hikâyesini yapmalıyız, politikacıların değil.” cevabı, festivalin bağımsızlığı ve politik bakış açısına dair tartışmaları beraberinde getirdi. Aynı zamanda Sarı Zarflar filminin basın toplantısında Özgü Namal’a yöneltilen “Bu filmi ülkenizde çekebilseydiniz nasıl olurdu?” sorusuna “ Öncelikle şunu düzelteyim. Bu film ülkemizde çekilemez değildi. Yönetmenimiz hikayeyi burada anlatmayı tercih etti.” şeklinde cevabı da gündem oldu.

Emin Alper, bugüne kadar kurduğu politik ve toplumsal gerilimi yüksek sinema diliyle uluslararası festivallerin yakından takip ettiği bir yönetmen. Kurtuluşun da bu çizgiyi sürdürmesi bekleniyor. Alper sineması, bireysel hikâyeler üzerinden daha geniş bir sosyopolitik tablo çizmeyi sever; bu nedenle Altın Ayı yarışmasındaki varlığı yalnızca bir seçki başarısı değil, aynı zamanda Türkiye sinemasının uluslararası görünürlüğü açısından da önemli. Emin Alper filminin gösterimi sonrasında yaşanan bu tartışmalar ekseninde; “Bu film, bir toplumun nasıl korkunç suçlar işleyebileceğini anlatıyor. İnsanlık tarihi bu tür hikâyelerle doludur ve ne yazık ki günümüzde de öyle... Bugün, İsrail'in Gazze'de gerçekleştirdiği soykırıma şahit oluyoruz.” açıklamasını yaptı.

İlker Çatak ise özellikle Almanya’da ürettiği işlerle dikkat çeken, iki kültür arasında kurduğu anlatı diliyle öne çıkan bir isim. Sarı Zarflar’ın yarışma seçkisine dahil edilmesi, hem yönetmenin kariyerindeki yeni bir eşik hem de Türkiye bağlantılı sinemanın Avrupa festival ağındaki yerini sağlamlaştıran bir adım olarak okunabilir. Berlinale gibi politik duyarlılığı yüksek bir festivalde yarışıyor olmak başlı başına bir gösterge.

Öte yandan festivalin Forum bölümünde dünya prömiyerini yapacak olan Banu Sıvacı imzalı Günyüzü de merak uyandıran yapımlar arasında. Forum bölümü, daha deneysel ve sınırları zorlayan anlatılara alan açmasıyla biliniyor. Günyüzü’nün burada yer alması, filmin biçimsel ya da tematik olarak daha cesur bir yerde durduğuna işaret ediyor olabilir.

Tüm bunlar bir araya geldiğinde şu soru yeniden beliriyor: Türkiye sineması yalnızca içerideki vizyon hareketliliğiyle mi güçleniyor, yoksa uluslararası festival sahnesindeki bu görünürlük yeni bir dönemin habercisi mi?

Dijitaldeki yenilikler

Salonlarda yaşanan hareketlilik kadar dijital platform cephesinde de dikkat çekici başlıklar var. Yerli platformlardan Tabii’de gösterimde olan Şeflerin Aşkı, son dönemde öne çıkan yapımlardan biri. Juliette Binoche’un dupduru güzelliği ve oyunculuğuyla başrolü dünyaca ünlü Fransız aktör Benoît Magimel ile paylaştığı filmin yönetmen koltuğunda Trần Anh Hùng yer alıyor. Mutfak dünyasının büyüleyici atmosferini romantik bir hikâyeyle buluşturan film, hafif tonu ve izleyiciyi yormayan anlatısıyla dijitalde eşi benzeri olmayan bir görsel şölen sunuyor. Renkleriyle, dokusuyla, sinematografisiyle izleyiciyi içine çeken film, iki insanın dakikalarca yemek yapmasını hiç sıkılmadan izlerken mutfakla ve birbirleriyle aralarındaki derin bağı içimizde hissetmemizi ve filmle müthiş bir bağ kurmamızı sağlıyor. 

Öte yandan Amazon Prime Video’da gösterime giren Yıkım Ekibi filmi de aksiyon sevenler için öne çıkan öneriler arasında. Babalarının şüpheli ölümü, yıllardır birbirinden kopuk yaşayan üvey kardeşler Jonny ve James'in bir araya gelmesiyle başlayan filmin başrollerinde Jason Mamoa ve Dave Bautista yer alıyor. Yönetmenliğini Ángel Manuel Soto’nun üstlendiği film, yüksek tempolu sahneleri, ekip dinamiğine yaslanan anlatısı ve seri formunun sağladığı süreklilik hissiyle platform izleyicisinin alışık olduğu ritmi yakalıyor. Anlatısıyla derinlikli bir izleme deneyimi sunmasa da, aksiyon sineması sevenler için tercih edilebilir bir alternatif sunuyor. 

Görünen o ki dijital taraf, salonlarla rekabet etmekten ziyade farklı bir izleme deneyimi sunarak kendi alanını sağlamlaştırmaya devam ediyor. Büyük perdede kolektif deneyim öne çıkarken, platformlarda daha kişisel ve konforlu bir seyir alanı varlığını koruyor.

Kısa filmcilere müjdeler

Kısa film alanında da takvim hareketli. İFSAK Kısa Film Festivali mart ayında sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Uzun yıllardır kısa film üretimini destekleyen ve genç yönetmenler için önemli bir gösterim alanı yaratan festival, yarışma bölümleri, söyleşileri ve yan etkinlikleriyle yalnızca bir gösterim platformu değil; aynı zamanda bir buluşma zemini sunuyor. Kısa formun yaratıcı potansiyelini görünür kılması açısından da sektörde ayrı bir yere sahip.

Öte yandan kısa film ve proje geliştirme alanında önemli bir destek mekanizması olan TRT 12 Punto’da son başvuru tarihi 20 Şubat. Özellikle genç sinemacıların projelerini geliştirebilmeleri, uluslararası danışmanlık ve ortak yapım imkânlarına erişebilmeleri açısından 12 Punto son yıllarda dikkat çeken bir merkez hâline geldi. Bu yıl film çekmeye hazırlanan yönetmenler için son başvuru tarihini hatırlatmakta fayda var. 

Ayrıca Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali için de başvuru süreci devam ediyor. Kadın sinemacıların üretimlerini odağına alan bu festival, alternatif ve bağımsız anlatılara alan açması bakımından her yıl ayrı bir önem taşıyor.

Yorum Yaz