Deli İbram Divanı: Deniz ve ada anlatısında bir yolculuk

KİTAPLIK

 

“Deli İbram Divanı”, 2021 yılında Can Yayınları’ndan çıktı. Kısa süre içerisinde çok baskı yapan kitap, 2022 yılında Vedat Türkali Roman Ödülü’nü aldı. “Deli İbram Divanı”, Ahmet Büke’nin dokuzuncu kitabı. Yazarın birkaç kitabı da çeşitli ödüllere layık görülmüş. Fakat yazarın en çok ilgi gören kitabı, son yayımlanan romanı “Deli İbram Divanı” oldu.

 

Sosyal medyada sıkça karşıma çıkan tanıtımlar sayesinde merak edip okumaya karar verdiğim bu kitap, beklentilerimin ötesinde bir anlatıya sahipti. Nitekim isminden dolayı kitabın -kitap tanıtım yazısını da okumadığım için- Osmanlı padişahı Deli İbrahim lakabıyla tanınan Sultan İbrahim hakkında yazılan tarihi bir roman olduğunu düşündüm. Bununla birlikte roman, bir divanı olan Deli İbram’ı da anlatıyor olabilirdi. Kitabı okumadan önce bu kitabın, bu iki anlatıdan birine sahip olduğunu düşündüm. 

 

Kitap esasında Deli İbram’ı anlatmıyordu. Hatta Deli İbram kitapta ana karakter bile değildi. Deli İbram’ın ismini romanda ara ara duyuyorduk. Adından da anlaşılacağı üzere deliydi ve deli olmasından kaynaklı olarak bütün deliler gibi gölgedeydi. Nitekim deliler günlük hayat içerisinde de gölgededirler; onları çoğu zaman kafamızı çevirdiğimizde rastgele görürüz, odak noktamızda yer almazlar, odak noktasından uzakta, gölgededirler. Bahse konu olan bu romanda da Deli İbram gölgedeydi. Ama öyle anlar vardır ki gözümüz sığınmak için bir gölge arar; ferah bir ortamda gölge bizim için gereksiz bir ışık yanılgısıdır, onu ancak ihtiyacımız olduğunda dikkatlice süzeriz. Deli İbram da romanda tam olarak böyle bir gölgede ve gölgeydi. 

 

Kitabın ana karakteri ise balıkçının oğlu, terzi Osman. Romanda olayları çoğunlukla Osman’ın gözünden takip ediyoruz. Demin söz ettiğim cümlede Osman’ın ismini balıkçı babasıyla birlikte andım çünkü Osman, terzi olarak tanınmasından önce bir balıkçı. Hatta balıkçılıkta işlediği günahından dolayı da cezasını çekmesi için romanda yazarın tercihiyle terziliğe sürüklenmiş olabilir. 

 

Roman, mekân olarak Köstence ve İzmir arasında, Osman, Osman’ın annesi, babası, ikiz kız kardeşleri, Deli İbram, Leyla, Yusuf Reis, Demirci Asım, Eczacı Süleyman, Terzi Metin karakterleri etrafında gelişiyor. Romanda, yazarın karakter sayısını düşük tutması, romanın anlatıldığı mekânın küçük bir bölge olarak kaynaklanmasından dolayı bilinçli bir tercih olabilir.

 

Bu romanı, deniz ve ada edebiyatımız içerisinde değerlendirebiliriz. Nitekim kitap, içerisinde pek çok farklı konuyu barındırsa da ağırlıklı olarak deniz ve ada anlatısı üzerine kurulu. Edebiyatımızda bozkır anlatısına nazaran deniz ve ada anlatısına daha nadir rastlıyoruz. Bozkır anlatısının film ve dizilerden dolayı güncelliğini koruması da buna bir etken olabilir. Tarihi süreç içerisinde yaşadığımız denizdeki mağlubiyetlerimizin bilincimize işleyerek ondan kaçma arzusu da buna bir etken olabilir. Bununla birlikte son olarak denizin azameti karşısında bireyin çaresizliği de bu anlatıdan uzak durmayı perçinliyor olabilir. Ama Deli İbram Divanı bütün bu felaketleri göz önünde bulundurarak, ondan kaçmadan, onunla uzlaşı içerisinde de yaşanabileceğini ortaya koymuş. Bununla birlikte denizin hem kötücül taraflarını hem de onu yaşamın bir parçası sayıp, doğa ana görerek iyimser yanlarını ortaya koymuş. Romanda bu ortaya koyma biçimini de yazarın oluşturduğu mitolojik karakter olan Saruhan Hatun üzerinden okuyoruz. 

 

 

“Deli İbram Divanı” aslında bir Saruhan Hatun anlatısı. Bu anlatıya ara ara rastlıyoruz. Romanda yeni bir perde açılıyor ve Saruhan Hatun anlatısı sahnede canlandırılıyor. Saruhan Hatun hem romanın dışında hem de içinde bir konuma sahip. Saruhan Hatun, Köstence’nin oluşumunda liderlik etmiş, savaşmış hatun kişi. Deli İbram da Köstence’nin tarihini Saruhan Hatun üzerinden anlatıp, bu anlattıklarını da romanda çeşitli kişilere -bunlardan birisi de Osman- yazdırıyor. Aslında biz romanda bir tarih yazımına da tanık oluyoruz. Bu tarih, Deli İbram tarafından aktarılıp, romandaki çeşitli karakterlerce yazıya geçiriliyor ve divan böylece oluşmuş/tamamlanmış oluyor. Belki de divan, roman bittiğinde Deli İbram tarafından tamamlanmış oluyordur, bunu bilemiyoruz.

 

Köstence’de insanlar geçimlerini balıkçılık/dalyancılık üzerinden sağlıyorlar. Yunus balığı ise bu halk için bir nevi kutsal bir varlık. Onun öldürülmesinin bir felakete, bir lanete sebep olacağını ve adanın temel geçim kaynağı olan balıkçılığı da bitireceğini düşünüyorlar. Romanın esasında esas meselesi de bu. Köstence’de kapitalizmin ayak seslerini Eczacı Süleyman’ın girişimleriyle duyuyoruz. Eczacı Süleyman’ın, yunus balığı yağını elde etmek için fabrika kurma fikri, Köstence halkının sulhunu neredeyse yerle bir ediyor. Tabii işin sonunda hepsi -Osman’ın babası ve Demirci Asım hariç- fabrikanın kurulmasına ve yunus balıklarının katledilmesine razı oluyorlar. Dolayısıyla romanda felaketin dumanı yavaş yavaş tütmeye ve olaylar baş göstermeye başlıyor.

 

Bütün bunlarla birlikte romanda realiteyle vicdanın çarpışmasına, kapitalist güce karşı koyma sonucu bu gücün altında ezilmeye, açlık baş gösterdiği noktada zulmün mübah olmasına ve masumlaştırılmasına tanık oluyoruz. 

 

Kitap güncel meselelere de yer veriyor, diyebiliriz. Örneğin bunlardan birisi sokak köpeği sorununun dile getirilmesi. Yusuf Reis’in katlettiği insanların kemiklerini köpeklere yedirmesi, romanda hayvanların vahşileşmesinin temel noktası olarak düşünülmüş olabilir. 

 

Son olarak “Deli İbram Divanı”, okurunu bütün akıllılara rağmen delinin üstünlüğünü kabule davet ediyor.

Yorum Yaz