Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Özellikle batıya kıyasla daha tutucu olan doğu toplumlarında, insanın yaşı kemale ermeye başladığında artık köşesine çekilip hayattan aldığı keyiften yavaş yavaş uzaklaşması, kendisi için bir şeyler yapmayı bırakıp malum olan ölümü beklemesidir normal olan. Bu yüzdendir ki yaşlı insanlara bakışımız her zaman bir parça da olsa hüzün barındırır. Baktığımız kişi bu dünyada ununu elemiş, eleğini asmış ve artık sadece zamanını doldurmayı bekleyen biridir çünkü. Hele de bu kişi bir kadınsa ve eşi bu dünyayı kendinden önce terk ettiyse, ona kalan yalnızlığı içinde, çoğu zaman etrafında bir gününün nasıl geçtiğini anlatabileceği birini bile bulamadan yaşayıp gitmektir. Oysa konuşmak, paylaşmak, değer vermek ve sevilmek, ışıkları yanan bir bahçede birkaç keyifli saat geçirmek her insanın neredeyse temel ihtiyaçlarındandır. Dünyanın en katı kurallarıyla yönetilen ülkelerinden birinde yaşıyor bile olsak…
“En Sevdiğim Pastam” (Keyke Mahboobe Man) filminin ana karakteri Mahin, uzunca yıllardan beri yalnız olan bir kadın. Eşini genç yaşta kaybetmiş, çocukları Avrupa’ya göçmüş, kendi hayatlarını kurmuş ve Mahin’i de her sabah kalkıp sabırla suladığı güzel bir bahçesi olan evinde yalnız başına bırakmışlar. Her sabah ölüp ölmediğini kontrol etmek için arayan bir dostundan ve yılda bir kez bir araya gelip eski günleri yad ettiği arkadaş grubundan başka pek bir arayanı soranı yok. Hayatının çoğunu artık kendi kendine yetmeye çalışarak geçiren Mahin, her gün aynı rutinleri takip ederek yalnızlığını unutmaya çalışır. Bahçesi, onun tek sığınağı ve sırdaşıdır; burada her sabah yeni bir günün doğuşuna tanıklık ederken içindeki boşluğu dindirmeye çalışır. Ancak bahçedeki renkler bile onun için solgunlaşmaya başlamıştır, çünkü hayatına anlam katacak bir şeyler aramaktadır. Mahin'in sessiz bir kabul içinde sürdürdüğü bu yalnızlık, bir gün onu daha fazla dayanamayacağı bir noktaya getirir ve kendisi için küçük de olsa bir değişim yaratmaya karar verir. Yılda bir buluştukları arkadaşlarıyla bir masa etrafında yapılan o keyifli sohbette arkadaşlarının cesaretlendirmesi üzerine Mahin, yalnızlığına ortak olacak birini aramaya cesaret gösterir.
Eğer evime gelirsen ey sevgili, bir lamba getir bana*
Mahin’in artık bu yalnızlığa son verme dürtüsüyle hareket etmeye başlaması, filmin ilk sahnelerinde hakimiyet gösteren yaşlılık, yalnızlık gibi koyu temalardan uzaklaşıp çok daha keyifli ve sıcak renklere geçiş yapmayı beraberinde getirir. Yetmiş yaşında bir kadının giyinip kuşanıp ojelerini sürüp sokağa çıkması ve kendine bir eş bulabilmek umuduyla gittiği her yerde yaşlı erkeklere göz dikmesi, kimi zaman onlarla bir bağ kurabilmek adına muhabbete girmeye çalışması okunduğunda nasıl eğlenceli ve absürt geliyorsa filmde de aynen bu haliyle seyirciye yansıtılır. Derken, Mahin bu arayışının sonucunda yıllardır kendisi gibi yalnız yaşayan bir beyefendiyle karşılaşır. Filmin doğasına hiç de anormal gelmeyecek bir şekilde, karşılaştığı bu beyden onu evine bırakmasını ister ve Mahin ile Faramerz’in insanın içini ısıtan yolculukları böylelikle başlar. Gece boyu sohbet eder, müzik açıp dans eder, yalnızlıklarını paylaşırlar. Mahin’in yıllardır ışıkları yanmayan güzeller güzeli bahçesi, Faramerz’in gelişiyle aydınlanır.
Filmin ilk yarısında, Mahin’in yalnızlığını derinleştiren karanlık tonlar hakim olsa da onun arayışı ve yaşama yeniden tutunma çabası, buruk ama sıcak bir mizansenle sunulur izleyiciye. Mahin’in kendine yeni bir arkadaş bulma arayışı, yer yer mizahi ögelerle bezenmiş keyifli anlarla doludur ve izleyiciyi hüzün ile gülümsemenin arasında bir yolculuğa çıkarır. Umutla yaşlı erkeklerle karşılaşmak için gittiği parkta, temizlik görevlisiyle yaptığı komik sohbet veya fırında ekmek sırasındayken gözüne kestirdiği bir adamla geçen eğlenceli sahne, Mahin'in naif arayışına sıcak bir derinlik katarken içine düştüğü yalnızlıktan çıkış arzusunu incelikle vurgular; onun genç bir insan gibi heyecanla, hatta kimi zaman utangaçlıkla adım atmaya çalıştığı ilişki dünyasını gözler önüne serer. Nihayet, emekliler lokantasında Faramerz ile karşılaşması, onu evine davet etme cesaretini göstermesi ve ona pasta yapması, yılların yükü altında neredeyse kaybolmuş olan yaşam sevincinin yeniden alevlenmesi gibidir.
Toplumsal gerçeklerle bezenmiş bir romantizm
Film, hayatın içinden gelen, acısıyla tatlısıyla hem güldüren hem hüzünlendiren anlatısıyla, yönetmenlerin ilk filmi “Beyaz İneğin Türküsü”nden çok farklı bir noktada duruyor. Maryam Moghaddam ve Behtash Sanaeeha’nın yönetmenliğini üstlendiği bu iki yapımı karşılaştırdığımızda, “En Sevdiğim Pastam”da yönetmenlerin anlatım dilini bir hayli yumuşattığını, karamsarlığı geriye çekerek hayatın tatlı yanlarına da bir pencere açtığını söylemek mümkün. Ancak filmin romantik ve sıcak tonunun altında, keskin bir politik duruş da yer alıyor. Yönetmenler, İslam devrimi öncesi ve sonrası İran’ı kıyaslayarak, baskıcı rejim altında kadının toplumdaki yerini eleştirel bir bakışla izleyiciye sunuyor. Bu eleştirel tavır, filme dikkat çekici bir toplumsal boyut katarken bazı sahnelerde anlatının akışını zorluyor.
Özellikle, Mahin’in başörtüsünü düzgün bağlamayan bir genç kızı ahlak polisinin elinden kurtardığı sahne gibi sekanslar, filmin politik duruşunu açıkça gözler önüne serse de hikâyeye organik bir şekilde yedirilmediği için zaman zaman filmin doğal atmosferini zedeliyor. İzleyiciyi bir kamu spotu izliyormuş hissine sürükleyen bu anlar, filmin genel anlatımının incelikli yapısına aykırı bir tona bürünüyor. Buna rağmen, “En Sevdiğim Pastam”ın politik alt metni ve sıcak, insani anlatısı arasındaki bu denge arayışı, filmin dikkat çekici ve özgün bir yapım olmasını sağlıyor. Yönetmenlerin, İran toplumuna dair sundukları gözlemler ve cesur yaklaşım, Mahin’in küçük ama anlamlı adımlarında hayat buluyor ve izleyiciye çok katmanlı bir deneyim sunuyor.
Yorum Yaz