İstanbul’un Ötesinde İstanbul

SANAT AJANDASI

İstanbul, yalnızca tarihini bilmek ya da sokaklarında yürümekle anlaşılmayacak kadar katmanlı bir şehirdir. Yüzyılların izlerini, burada yaşamış insanların hikâyelerini, şehrin sesini ve bugün hâlâ değişerek devam eden hayatı aynı anda taşıyan bu şehre, tek bir yerden bakmak mümkün değil. Biz de İstanbul’u farklı yüzleriyle anlayabilmek ve sizlere aktarabilmek için onun izini farklı pencerelerden sürmek istedik.

Bu yolculukta müze, roman, müzik ve mekân üzerinden İstanbul’a baktık. “İstanbul Arkeoloji Müzeleri: Zamanın Unutamadığı Şehir” ile bir müzenin içinden şehrin binlerce yıllık geçmişine uzandık; “İstanbul Bir Masaldı: Bir Şehrin Hatırladığı İnsanlar” ile bir romanın sayfalarında İstanbul’un insan hikâyelerini aradık. Dario Moreno’nun “İstanbul” şarkısında müziğin şehre kattığı duygunun peşine düştük; “Haliç: İstanbul’un Biriken Hikâyesi”nde ise bir mekân üzerinden şehrin biriktirdiği zamana baktık. Çünkü İstanbul’u anlatmak, belki de tek bir hikâye anlatmak değil; aynı şehrin birbirinden farklı hikâyelerini bir arada duyabilmek.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri: Zamanın Unutamadığı Şehir

İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne girerken insanın aklında binlerce yıllık bir tarihle karşılaşmak gibi büyük bir beklenti olmayabiliyor. Gülhane’nin içinden geçip müzenin avlusuna vardığınızda, önce İstanbul’un telaşından uzaklaşmış hissediyorsunuz. Müzeyi gezdikçe yüzyılların İstanbul ile ne kadar iç içe geçtiğini fark etmekle beraber bugün üzerinde yürüdüğümüz sokakların altında başka şehirlerin de yaşadığını düşünüyorsunuz.

Sanki çağlar müzenin duvarlarına hapsolmuş gibi; Roma, Bizans, Osmanlı ve daha nice medeniyet aynı sessizliğin içinde yan yana duruyor. O çağların tanıkları ise artık 21. yüzyıl insanları. Ne yaban bir çelişki: Geçmişin içinde dolaşırken onu bugünün gözleriyle izliyoruz. Yaklaşık bir milyon eserden oluşan koleksiyonuyla müze, yalnızca geçmişten kalan parçaları bir araya getirmiyor; İstanbul’un farklı dönemleri ve kültürleri nasıl içine aldığını da anlatıyor. Her eser, bu şehrin uzun hikâyesinden kopup gelmiş küçük bir cümle gibi.

İskender Lahdi’nin karşısında hikâyenin en etkileyici sayfalarından biri açılıyor. 1887-1888 yıllarında Osman Hamdi Bey’in Sayda’da yaptığı kazılarda bulunan lahit, İstanbul’a getirildiğinde modern müzeciliğin önemli simgelerinden biri hâline geliyor. Osman Hamdi Bey’in 1881’de müdürlüğe getirilmesiyle eserler, eski nesneler olmaktan çıkıp bilimsel yöntemlerle korunması gereken tarih belgelerine dönüşüyor.

Müzenin en eski yapısı olan Çinili Köşk’ün Fatih Sultan Mehmet dönemine uzanan hikâyesiyle 1891’de açılan klasik müze binasının hikâyesi yan yana duruyor. Bir tarafta fetih sonrası şekillenen şehir, diğer tarafta geçmişi bilimsel anlayışla korumaya çalışan modernleşen İstanbul... Yüzyıllar sonra aynı avluda buluşmaları, şehrin zamanla kurduğu ilişkinin özeti gibi.

Müzeden çıkıp Gülhane’ye adım attığınızda İstanbul aynı İstanbul; ama siz onu başka görmeye başlıyorsunuz. Bir heykel ya da lahit dışarıdaki şehrin anlamını değiştirebiliyor. Topkapı Sarayı’nın duvarlarına, kubbelere ve Boğaz’a bakarken bunların birbirinden kopuk olmadığını düşünüyorsunuz. İstanbul geçmişini geride bırakmıyor; her dönem bir öncekinden bir şey alıp kendi hikâyesini ekliyor. Böylece tek bir şehre sığmayacak bir hafıza oluşuyor. İstanbul’u İstanbul yapan, değişmeden kalmak değil; her değişimden kendine yeni bir hikâye katıp yine İstanbul olarak kalmak.

İstanbul Bir Masaldı: Bir Şehrin Hatırladığı İnsanlar

Bir şehri tanımak için bazen sokaklarında yürümek, bazen eski bir fotoğrafa bakmak, bazen de bir romanın sayfalarını çevirmek gerekir. Bazı şehirler taşla ve meydanla değil; insanlarla, seslerle ve hatıralarla kurulur. Mario Levi’nin İstanbul Bir Masaldı romanı da böyle bir İstanbul’un peşine düşer.

1920’lerden 1980’e uzanan zaman diliminde bir Yahudi ailenin ve çevresinde şekillenen hayatların izini süren roman; farklı coğrafyalardan İstanbul’a gelenleri, burada kök salanları ve bir gün gitmek zorunda kalanları anlatır. Romanın asıl kahramanı da onların hikâyelerini taşıyan İstanbul’dur.

Levi’nin İstanbul’u, insanların zihnine ve ruhuna yerleşen bir göç döngüsüdür. İnsanlar İstanbul’a gelir, burada bir hayat kurar, sever, kaybeder, ayrılır; fakat uzaklaşsalar bile İstanbul’u arkalarında bırakamazlar. Herkes kendi masalını yazmak için gelir; ama başkasının hikâyesine karışır ve şehrin anlatısının parçası olur.

Roman, çok kültürlü geçmişi büyük tarih cümleleriyle değil, ailelerin, mahallelerin, dostlukların ve ayrılıkların gündelik hayatıyla hissettirir. Böylece İstanbul Bir Masaldı, şehrin hafızasına dönüşür.

Romanın “masal” oluşu burada başlar. Masallar kavuşmaları kadar ayrılıkları, kalanlar kadar gidenleri de anlatır. İstanbul’un masalı da böyledir. İnsanları kendine çağırır, yeni hayatlar vadeder; bazılarını uzaklaştırsa da hafızalarından çıkmaz. Bir sokaktan geçerken orada kimlerin yaşadığını, artık duymadığımız hangi dillerin konuşulduğunu düşünürüz. Mario Levi’nin İstanbul’u şunu hatırlatır: Bir şehir, yalnızca içinde yaşayanların değil, ondan geçen herkesin bıraktığı izlerden oluşur. Bazı şehirler anlatılmaz, hatırlanır; İstanbul da bazen bunun için bir romanın sayfalarını bekler.

İstanbul: Bir Şehrin Sesine Karışmak

İstanbul, yüzyıllardır şiirlere, romanlara ve şarkılara sığmaya çalışan bir şehir. Kimi zaman Müzeyyen Senar’ın Aziz İstanbul’unda geçmişin zarafetiyle, kimi zaman Sezen Aksu’nun İstanbul İstanbul Olalı’nda özlemle, kimi zaman da Zülfü Livaneli’nin İstanbul’u Dinliyorum yorumunda şehrin sesleriyle anlatıldı.

Biz ise bugün bu şehre farklı bir coğrafyadan seslenen Dario Moreno’nun “İstanbul” şarkısına kulak veriyoruz. İzmir’de doğan ve müzik kariyerinin önemli bölümünü Fransa’da sürdüren Moreno, “İstanbul”u Fransızca seslendirerek şehrin sesini farklı bir coğrafyaya taşıdı. Şarkıda İstanbul; Boğaz’ı, ezanı ve kalabalığıyla iki kıtayı birbirine bağlayan büyülü bir şehir olarak karşımıza çıkıyor.

 

Dario Moreno’nun “İstanbul”u bugün hâlâ bir şarkının nostaljisinden fazlasını taşıyor. Moreno’nun sesiyle İstanbul, uzaktan bakılan manzaradan zihinde canlanan canlı bir şehre dönüşüyor. Şarkının gücü de burada: İstanbul’u tek bir kimliğe hapsetmeden, farklı seslerin ve kültürlerin buluştuğu bir şehir olarak bırakıyor.

İstanbul bazen bir müzede, romanda ya da müzikte; bazen bir sokakta, sofrada veya insan hikâyesinde karşınıza çıkar. Çünkü İstanbul, hayatın her hâlinde başka bir yüzüyle karşınıza çıkabilen bir şehirdir.

Haliç: İstanbul’un Biriken Hikâyesi

İstanbul’u anlatırken akla Galata Kulesi, Boğaz, Kapalıçarşı ya da Süleymaniye gelir. Her biri şehrin başka bir yüzünü anlatır. Haliç ise tek bir yapı ya da manzarayla sınırlı kalmadan yüzyıllar boyunca İstanbul’un hayatına tanıklık eden bir bütündür. Bizans’tan Osmanlı’ya, limanlardan tersanelere ve ticaretten mahalle kültürüne kadar şehrin değişen yüzü kıyılarında iz bırakmıştır. Haliç’e bakarken yalnızca bir manzara değil, gelip geçen hayatların bıraktığı izleri de hissederiz.

Bu hafızanın en renkli duraklarından biri Balat. Haliç kıyısındaki bu semt, İstanbul’un çok kültürlü geçmişini sokaklarında taşıyor. Bir zamanlar Rum, Ermeni ve Yahudi topluluklarının yaşadığı Balat; ibadethaneleri, okulları, dükkânları ve dar sokaklarıyla birlikte yaşama kültürünü hatırlatıyor. Bugün değişen sokaklarında bile geçmişin izleri kaybolmuyor; bir kapıda ya da eski bir dükkânda başka bir İstanbul’la karşılaşmak mümkün.

Haliç’i özel kılan da bu: Geçmişle bugün arasında sessiz bir bağ kurması. Kıyısında yürürken modern şehrin telaşıyla biriken hayatların izlerini aynı anda görüyorsunuz. Balat’ın sokaklarından Fener’in tarihî dokusuna kadar Haliç, İstanbul’un değişirken kendinden vazgeçmediğini gösteriyor.

İstanbul bazen bir eserle, romanla ya da şarkıyla; bazen de Haliç kıyısında yüzyılların içinden süzülüp gelen bir tarihi adımlarken anlatılır. Belki de İstanbul’u anlamak, şehrin yalnızca bugününe değil, içinde biriktirdiği zamana da bakmayı gerektirir.

Yorum Yaz