Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Benim için İstanbul, hiçbir zaman sadece coğrafi bir haritanın üzerindeki sınırları çizilmiş soğuk çizgilerden ya da tabelalarda yazan bir şehir adından ibaret olmadı. Ne zaman siyah-beyaz bir Yeşilçam karesinde Boğaz’ın sisli siluetini görsem, ne zaman derinden ince bir ud tınısı, mahzun bir keman sesi ya da Yalçın Tura’nın senfonik dokunuşları yükselse, kendimi o kentin görünmez ama kaçınılmaz girdabına yeniden çekilmiş bulurum. İstanbul öyle büyülü bir şehirdir ki, ona dışarıdan tarafsız bir gözle, mesafeli bir gözlemci gibi bakmak neredeyse imkânsızdır; insanı yavaşça içine çeker, kendi iç ritmine ve temposuna uyarlar, nihayetinde kendi devasa hikâyesinin ufak bir parçası hâline getirir. Türk sineması da tarihi boyunca bu devasa organizmayı tarafsız bir plato ya da alelade bir dekor olarak değil; insanı dönüştüren, sınırlarını zorlayan, aşık eden ve kimi zaman da harcayan canlı bir karakter olarak beyaz perdeye taşıdı hep. İstanbul’un bu büyüleyici ve bir o kadar da ürkütücü çekim gücünü anlamak, aslında Yeşilçam’ın kenti harita harita, kare kare ve nota nota nasıl işlediğini adım adım takip etmekten geçer.
Altın Toprakların Büyülü Çağrısında bir Fetih Hırsı

Gurbet Kuşları (1964)
Bu kentin insanı kendi içine çekişinin ve o büyük dönüşümün sinemamızdaki en somut, en sarsıcı kırılma noktalarından biri, senaryosunu edebiyatımızın dev ismi Orhan Kemal ile yönetmen Halit Refiğ’in birlikte kaleme aldığı ve yine Halit Refiğ’in yönettiği 1964 yapımı Gurbet Kuşları filmidir. Film 1.Antalya Film Şenliği’nde “En iyi Yönetmen” ve “En iy Film” ödülünü almıştır. Filmin müziklerini üstlenen Yalçın Tura’nın gerilimli ve dramatik senfonik dokusu eşliğinde Tanju Gürsu, Cüneyt Arkın, Nilüfer Aydan, Öztürk Serengil, Pervin Par ve Kadir Savun’un canlandırdığı Bakırcıoğlu ailesi Kahramanmaraş’taki köklerini söküp Haydarpaşa Garı’nın tarihi merdivenlerine adım atarlar. O an, aslında hepimizin İstanbul’la kurduğu o ilk çatışmalı, heyecanlı ve ürpertici temasın tam bir özetidir. Garın yüksek merdivenlerinden Boğaz’ın engin ve geçit vermez maviliğine bakıp şehre adeta bir meydan okuma fırlatan o insan imgesinde, kentin sunduğu muazzam vaatler ile bağrında taşıdığı acımasız tehditler iç içe geçer.
"Seni yeneceğim İstanbul!" nidası, kentin görkemli ve duyarsız yalnızlığı karşısında taşralı bireyin ilk tutunma çabası ve bocalayışıdır aslında.
Film boyunca Anadolu’dan gelen bu kalabalık ailenin içsel coşkusu ile kentin acımasız ve hızlı ritmi arasındaki amansız gerilimi kurgunun her anında hissederiz. Film boyunca ben de o ailenin zengin olma ve tutunma hırsıyla birlikte kentin derinliklerine, geri dönüşü olmayan toplumsal bir çarkın ortasına doğru çekildiğimi hissederim hep. Fakat İstanbul tam burada, fethedilmek için yola çıkılan ama en nihayetinde insanı kendi hırslarında eriten devasa ve asla geçit vermeyen bir kaleye dönüşür hep.
Mahalle Dokusunda Bocalayan Sessiz Hayatlar

Kırık Çanaklar (1960)
Ancak İstanbul sadece büyük hırsların, kitlesel göç dalgalarının ya da fetih arzularının şehri değildir her zaman; kenar mahallelerdeki sessiz dramların, ahşap evlerin ardındaki iç burukluklarının ve mahalle dayanışmasının da mekânıdır aynı zamanda. Yönetmen koltuğunda sinemamızın kurucu ustalarından Memduh Ün’ün oturduğu, senaryosunu Edmund Morris’in “Tahta Çanaklar” tiyatro oyunundan Halit Refiğ, Lale Oraloğlu ve Bülent Oran’ın başarıyla uyarladığı 1960 yapımı siyah-beyaz klasik Kırık Çanaklar, kentin şaşaalı siluetinin arkasında kalan gerçek mahalle kültürüne ve aile içi çatışmalara odaklanır. Lale Oraloğlu, Turgut Özatay, Reha Yurdakul, Mualla Kaynak, Salih Tozan ve Rüya Gümüşata’nın hayat verdiği karakterlerin arasında dolaşırken, kentin insanı nasıl dar bir boğaza ve ahlaki ikilemlere sürüklediğini izleriz.
Kırık Çanaklar’ın siyah-beyaz kontrastında ve son derece yalın atmosferinde İstanbul, kaçmak istediğiniz ama tutunmaktan da bir türlü vazgeçemediğiniz sıkışmış bir yaşam alanına dönüşür. Kentin sunduğu hızlı modernleşmeye ayak uydurmayı dert etmeyen bir avuç insanın, aynı zamanda geleneksel mahalle değerlerinin içinde sıkışması, tıpkı filmin adındaki gibi, kırılan bir çanağın parçaları gibi etrafa dağılan aile ilişkilerinde yankılanır. Filmde abartılı bir fon müziğinden ziyade sokakların ve mahallenin doğal sesleriyle harmanlanan o duru yapı, kentin insanı yutan sessiz gerçekliğini doğrudan yüzümüze çarpar.
Rantın, Yapılaşmanın ve Umudun Sert Zemini

Otobüs Yolcuları (1961)
Şehrin bizi kendi çarkları arasında nasıl biçimlendirdiğini ve rant hırsının insan ilişkilerini nasıl kademeli olarak zedelediğini gördüğüm bir diğer toplumsal başyapıt ise Ertem Göreç’in yönettiği, senaryosunu usta edebiyatçı Vedat Türkali’nin yazdığı 1961 yapımı Otobüs Yolcuları filmidir. Ayhan Işık, Türkan Şoray, Salih Tozan, Atıf Kaptan, Suphi Kaner ve Suna Pekuysal’ın unutulmaz kadrosunda buluştuğu bu önemli yapımda, kentin hızla değişen, sanayileşen ve inşaat gürültüleriyle kaplanan yeni yüzüne tanıklık ederiz.
Otobüs Yolcuları’nda Yalçın Tura’nın imzasını taşıyan özgün bestelenmiş, filmde yer alan türküler ve seslendirmeler Ruhi Su tarafından icra edilmiştir. Film boyunca bu müzikler kentin toplumsal ritmini ve sınıf bilincini öne çıkarır. Müzikler, inşaat işçilerinin ve halkın onurunu simgelerken, arka planda yükselen vinç ve inşaat sesleriyle keskin bir zıtlık oluşturur. İstanbul burada, bir yandan genç insanlara ve emekçilere namuslu bir geleceğin umudunu vaat eden, diğer yandan gayrimenkul hırsları, kooperatif yolsuzlukları ve çarpık kentleşmeyle ruhunu kaybetme tehlikesi yaşayan sert bir mücadele zemini olur. Filmi izleyen herkes gibi bende, kentin o hırslı temposunun günümüzdeki yansımalarını düşünür, kentin derinliklerine çekildikçe de nasıl bir toplumsal mücadelenin ortasında kaldığımı yeniden fark ederim.
Büyülü Işıklar ve Mühürlenen Kaçınılmaz Kader

Vesikalı Yarim (1968)
Fakat İstanbul ile kurduğum o en derin, en yaralı ve kaçınılmaz bağı, yine bir Lütfi Ö. Akad şaheseri olan ve senaryosunu Safa Önal’ın Sait Faik Abasıyanık’ın hikâyesinden yola çıkarak kaleme aldığı 1968 yapımı Vesikalı Yarim ile mühürlerim. Türkan Şoray’ın Sabiha ve İzzet Günay’ın Halil karakterleriyle unutulmaz performanslar sergilediği, kadrosunda Ayfer Feray ve Semih Sezerli'nin de yer aldığı bu filmde İstanbul; gündüz sebze halinin çamurlu, yorgun ve mütevazı sokakları, gece ise pavyon ışıklarının hüzünlü ve sahte parıltısıyla arzı endam eder.
Metin Bükey’in efsanevi beste ve düzenlemeleriyle yükselen o hüzün dolu enstrümantal ezgiler ve plaktaki Şükran Ay icrasıyla hafızalara kazınan "Kalbimi Kıra Kıra" melodisi çaldığında, kentin imkânsız aşkları nasıl beslediğini ve ardından nasıl adım adım imha ettiğini bende bu filmi izleyen herkes gibi iliklerime kadar hissederim. Vesikalı Yarim’deki İstanbul, ne tamamen bir kâbus ne de bir cennettir; sadece kaçamadığımız, kendimizi gözümüz kapalı teslim ettiğimiz hüzünlü, görkemli ve kaçınılmaz bir kaderdir sadece.
Melodilerde Yaşayan Şehir İstanbul
Sonuç olarak, Yeşilçam’ın o siyah-bezeli kadrajlarından bana kalan, İstanbul’un basit bir mekândan ya da coğrafi sınırları belli bir haritadan çok daha fazlası, canlı bir duygu durumu olduğu gerçeği. Halit Refiğ’in, Orhan Kemal’in ve Gurbet Kuşları’ndaki fetih hırsı; Memduh Ün’ün ve Halit Refiğ’in Kırık Çanaklar’ındaki mahalle burukluğu; Ertem Göreç’in, Vedat Türkali’nin Otobüs Yolcuları’ndaki toplumsal direnci ve yine Akad’ın, Safa Önal’ın, Türkan Şoray’ın, İzzet Günay’ın ve Metin Bükey’in Vesikalı Yarim’deki o kaçınılmaz melankoli, filmlerin müzikleriyle birleşip ruhuma işler. Bu filmleri her izlediğimde, İstanbul’un beni bir kez daha kendi içine çektiğini, sokaklarında kaybolsam da o melodilerin arasında her zaman kendimden ve bu kadim şehirden bir parça bulacağımı bilmemin şahidi olurlar hep.
Yorum Yaz