Kendi Şehrinde Turist Olmak

KÜLTÜR SANAT

İnsan bazen yaşadığı şehre turist gibi bakmalı. Her gün önünden geçtiği bir binanın önünde durup başını kaldırmalı, daha önce hiç fark etmediği bir pencereye, bir saçak altına, bir kapı tokmağına dikkat kesilmeli. Bir sokağın adını ilk defa görüyormuş gibi okumalı. Bir kahvehanenin önünden geçerken içeride oturan insanlara bakıp, “Acaba burada kimler oturdu?” diye düşünmeli. Çünkü şehirler, özellikle de İstanbul gibi bir şehir, sürprizi bol bir yerdir. Onunla aramızda oluşan alışkanlığı kırmak için didinip durur. Çünkü zaman geçer ve onu görmeyiz artık, anlamaktan vazgeçeriz, belki sıkılırız. İçinde yürürüz, işe gideriz, alışveriş yaparız, bir yerlere yetişmeye çalışırız hep. Şehrin kendisi zamanla arka plana çekilir; hayatımızın telaşın öndedir artık.

Biz şehrimize bakmayı bıraktığımız anda bile o yaşamaya devam eder. Zihnimizde, hatıralarımızda, çektiğimiz fotoğraflarda, dinlediğimiz bir müzikte, hatta sayfalarını çevirdiğimiz bir romanda, dizelerinin altını çizdiğimiz o şiirde. Burada merceği, şehirden semte çevirmek lazım. Semtler, şehrin mikro tarih alanlarıdır. Oradan makroya geçmek çok daha keyiflidir, lezzetlidir.

Beyoğlu bunun en güzel örneklerinden biridir. Belki İstanbul’un başka hiçbir semti, insanın şehirle arasındaki bu alışkanlığı bozmak için Beyoğlu kadar çok imkân sunmaz. Çünkü Beyoğlu yalnızca bir semt değil, aynı zamanda üst üste binmiş zamanların, seslerin, insanların, hikâyelerin ve edebiyatın meydana getirdiği dev bir hafızadır. Burada bir sokağın içinden geçerken sadece insanlarla yan yana yürümeyiz. Biraz dikkat edersek geçmişten gelen binlerce sesi ve insanı duymaya, görmeye başlarız.

İşte bu yüzden Beyoğlu’nda turist olmak, aslında İstanbul’a yeniden bakmayı öğrenmektir. Yeniden bakış işini hafife almayalım. Haldun Taner, İstanbul’a yeniden bakmayı Tanpınar’da görmüştür, şöyle anlatır: "Çamlıca'da Küplüce mezarlığına doğru bir keçi yolu uzanır. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bu yolu ilk keşfettiği günkü sevincini ve heyecanını unutamam. Yine böyle yazımsı bir şubat günü bu vadinin kıvrımları arasında yürürken, doğanın insanı bazen dişisel bir varlık gibi etkileyebileceğine tanık olmuştu. Fakültede beni buldu. 'Çabuk bana Giorgione'nin Venüs'ünü bul getir' dedi. Dediğini yaptım. Ressamın çıplak Venüs'ünü neden Küplüce'dekine benzer bir doğa içine yatırdığını ikimiz de o gün daha iyi anlamıştık. Doğayı biz en iyi ressamların, ozanların, romancıların aracılığı ile görmeyi öğreniyoruz. Bana Küplüce yoluna bakmayı Ahmet Hamdi Tanpınar dostum, ona da Giorgione öğretmişti."

Son birkaç yıldır İstanbul özelinde pek çok tur yapıldığını görüyoruz. Üstelik bu turlar artık turistlerden ziyade bu şehirde yıllardır oturanlara, hatta burada doğup büyüyenlere hitap ediyor. Çünkü şehirde turist gibi gezinmenin, hatta aylaklık etmenin keyfi yeniden anlaşılıyor. Edebiyat turları, tasavvufî mekânlara yapılan yürüyüşler… Bir edebiyat turu için konuşmak gerekirse; bu tura çıkarken insanın cebinde fotoğraf makinesinden çok hayal gücünün bulunması gerektiğine inanıyorum. Çünkü bazı mekânlar fotoğrafta görünür fakat hayal gücünde konuşur. Bir yazarın geçtiği sokağın bizim için anlam kazanması, o sokağın fiziksel görünüşünden ziyade zihnimizde açtığı ufuklarla ilgilidir. Bir bina, bir masa, bir pastane, bir otel, bir cami ya da bir han; doğru hikâyeyle karşılaştığında sıradan bir mekân olmaktan çıkar ve hatıranın parçası hâline gelir. Böylece zaman ve mekan; insanıyla buluşur.

Beyoğlu’nda yürürken Yahya Kemal’i düşünmek biraz da eski İstanbul’un ağırbaşlılığını düşünmektir. Park Otel’in adı bile insanın zihninde başka bir İstanbul kurmaya yeter. Bir otelin, sadece insanların konakladığı bir yapı olmadığı fark edilir. Etrafında dolaşan edebiyat, orada yaşamış veya oradan geçmiş insanlar, şehrin değişen yüzü, yarım kalmış aşklar, ulaşılamamış hayaller… Bütün bunlar mekânın üzerine görünmez bir tabaka gibi çöker. Biz bugün aynı yerde durduğumuzda, geçmişin kendisini göremeyiz ama onun bıraktığı bu tabakayı hissederiz ve merakımız da varsa çözmeye çalışırız. Çözdükçe de çok güzel bir tat alırız. Şehre böyle bağlanırız. Onu çöze çöze. Onda yürüye yürüye.

Tanpınar’ın Beyoğlu’na bakışı da bu yüzden önemlidir. Çünkü Tanpınar söz konusu olduğunda şehir hiçbir zaman yalnızca şehir değildir. İstanbul, zamanın kendisine dönüşür. Dünyaya zamanla ve hatta rüyayla bakan yazar; geçmişle şimdi arasında gidip gelir, bir türlü tamamlanmayan bir ruh hâli açar bize. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü yazdığı Gümüşsuyu’ndan Narmanlı Han’a kadar her durak, Tanpınar’ın o ‘kontrast ruhu’ gibidir. Bize kadim İstanbul’u, onun pitoresk köşelerini anlatır, hem de nasıl anlatır ama oralarda yaşamamıştır hiç. ‘Modern yüzü’ daha sıcak gelmiştir ona belki de. Daha kendi gibi.Beyoğlu’nda Tanpınar’la yürürken saatlerin yalnızca zamanı göstermediğini düşünmeye başlayabiliriz. Bazı sokaklar yaşlanır, bazı binalar gençleşir, bazı insanlar kaybolur; fakat şehir bütün bunları hafızasında tutmaya devam eder.Belki edebiyat yürüyüşlerinin asıl amacı budur: Bir şehri mekân olmaktan çıkarıp karaktere dönüştürmek. Fazlasıyla büyüleyici değil mi?

Nâzım Hikmet’in Ağa Camii ile yan yana gelmesi, edebiyatın şehirle kurduğu ilişkinin ne kadar şaşırtıcı olabileceğini gösterir. Bir şairin zihninde bir cami, bir sokak veya bir meydan artık yalnızca taş ve duvardan ibaret değildir. İnsanların acıları, duaları, yalnızlıkları ve karşılaşmaları o mekânın anlamını değiştirir. Edebiyatın gücü biraz da buradan gelir. Şair, “Havsalam almıyordu bu hazîn halî önce / ah, ey zavallı camî, senî böyle görünce” diye başlıyor şiirine. Ne görmüştü, hangi değişim onu rahatsız etmişti? Ona, “Bu îmansız muhîtte öyle yalnızsın kî sen / bîr tesellî bulurdun ruhumu görebîlsen!” dedirten neydi? Peki o zamanki Nâzım Hikmet’teki Yahya Kemal etkisini yakalamak, çok ilgi çekici değil mi? İşte burası sadece edebiyat tarihçilerinin değil, şehrin sakinlerinin de keyfi. Tam buraya gelmişken Orhan Veli’yi anmayalım mı? “Ispanağı çok severim / puf böreğine hele / biterim / malda mülkte gözüm yoktur / vallahi yoktur / Oktay Rıfat'la Melih Cevdet'tir / en yakın arkadaşlarım / bir de sevgilim vardır pek muteber / ismini söyleyemem / edebiyat tarihçisi bulsun.”

Yürüyüşümüze devam edelim ve Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ne gelelim. “Dört Hüzünlü Yalnız Yazar” onun ilham kaynakları. Dolayısıyla eşyayla kurduğu bağ da çok farklı. Bu müzeyi bir romanın mekânı olarak görmek, onu hafife almak olur. Bir fincan, bir fotoğraf, bir elbise, bir sandalye, bir bilet; o zamanların mikro tarih çalışması gibi. Zaten Orhan Pamuk da bir yazısında söylüyor eşyaların tarihine çok önem verdiğini.Şunu unutmamak lâzım: Hayatın içinde önemsiz görünen şeyler, bir insanın geçmişinde olağanüstü bir anlam taşıyabiliyor. Şehirde biraz böyle değil mi? Bir başkası için sıradan olan bir sokak, çocukluğunuzun geçtiği yer olabilir. Bir dükkânın tabelası, yıllar önceki bir konuşmayı hatırlatabilir. Bir merdiven, hiç farkında olmadan hayatınızın bir dönemine açılan kapıya dönüşür.Beyoğlu’nda turist olmak, biraz da kendi hafızamızın turistine dönüştürür bizi.

Eski pastaneler mesela, biraz hüzünlüdür. İçlerinden insanlar ve hayatlar geçmiştir; fakat insanlar gittikten sonra o hayatlar, hikayeleriyle beraber tam orada kalmıştır. Duvarlar, aynalar, vitrinler ve isimler bunları taşır. Sessiz ve gizlice. Bir zamanlar çok canlı olan bir hayatın izleri, bugünün insanına sessizce bakmaya devam eder böylece.Sonra Hazzo Pulo’da bir çay molası verilmez mi? Bir edebiyat yürüyüşünün ortasında çay içmek, aslında şehrin hızına da küçük bir itirazdır. Çünkü turist, acele etmez. Tam tersine, aylaklığı sever. Hiçbir yere yetişmek zorunda olmamak, sokak başında durmak, vitrindeki objeyi tüm detaylarıyla incelemek, manzaraya uzun uzun dalmak, sokak müzisyenini zevkle kayıt altına almak…

Galata’ya doğru yürüdüğümüzde Orhan Veli çıkar karşımıza. Orhan Velibize şunu hatırlatır en çok: Edebiyat sadece görkemli mekânlarda ve masalarda bulunmaz. Sokakta vardır, sokakta yaşar. İnsanların arasında, vapurda, kahvede, kaldırımda, bir akşamüstünde, sıradan bir adamın yüzünde… Şehir edebiyatın malzemesidir çünkü şehir insanın ta kendisidir.

İlhan Berk, Pera’sında “Tarih dedikleri ölüyü sorguya çekmek değil midir?” diye sorar. Tarihi yaşatan şehirlerde bu sorgulama hiç bitmez. Bir şiiriyle bu faslı geçelim: “Önümden çerçiler, askerler, bıçak bileyiciler geçiyor / ve asık suratlı kazmacıları dünyamızın / bir ses seninle aynı yarımadadayız diyor / ve yitiyor sonra Pera'nın eski bir sokağında / Pera'nın eski bir sokağını tepiyorum ben böyle her akşam / her akşam tabanımda senin çamurun.”

Bir edebiyat turunda amaç, “Şurada şu yazar yaşamış, burada şu eser yazılmış.” diyerek kuru bir bilgi listesi çıkarmak olmamalı. Asıl mesele, o bilgilerin zihnimizde yeni bir şehir kurmasına izin vermek olmalı. Bir sokağı, semti, hatta masaların ve sofraların yoğun olduğu bir ortamı anlatan yazar, eğer insan ruhuna iyi batırabiliyorsa kalemini, bize neler neler söylemez. Mesela Fikret Adil, Asmalımescit’ten bütün insanlığa doğru açar zihnimizi şu devasa sorusuyla: “Bilerek kaybetmenin, isteyerek aldanmanın zevki, kazanmak hırsıyla oynamanın, başkalarını aldatmak için herkesi aptal zannetmenin aczinden güzel değil midir? Hangimiz bir iptilânın esiri değiliz?”

Rota bitmez, çünkü ara sokaklar bitmez. Ama artık bitirelim. Galata Mevlevihanesi’ne varalım. Şeyh Galib Dede’ye baş eğelim. Yürüyüşün anlamını daha da derinleştirelim. Şehrin sadece bir gezi, eğlence, alışveriş yeri olmadığını yeniden idrak edelim. “Âşıkta keder neyler / gam halk-ı cihânındır” diyebilelim. Gürültünün ardında saklı olan sükuneti de tadalım. Bu geçişten bize neler kalıyor, ona bakalım.

Bütün bu durakları dolaştıktan sonra Beyoğlu’na eskisi gibi bakabilir mi insan? Kısa bir süreliğine de olsa turist olmak, şehre bakan gözlerimize bambaşka bir gözlük yerleştirmez mi artık? “Ben bu şehirde bunca zamandır yaşıyorum da bunları nasıl görmedim?” sorusunun ardında ne vardır biliyor musun sevgili okur, şehrin bizlere her an vermeye hazır olduğu o en büyük hediye vardır: bir şehir, her an yeniden ve yeniden keşfedilebilir. Bir merak, çok şaşırtıcı güzelliklere ulaştırabilir bizi. Biraz turist olursak, şehrin sürprizleriyle her an buluşabilir, “bu şehir asla bitmez” sözünü söylemenin tadını çıkarabiliriz. Şaşırmak, şaşırmak ve biraz daha şaşırmak öylesine güzeldir ki artık şehrin çilesi, derdi geriye çekiliverir.

Salâh Birsel, Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu’nda “Yazara düşen iş,içinde öykü taşıyan insanı kıstırmaktır” der. Okura düşen nasıl ki içinde gerçek bir hikâye, dert, mesele barındıran kitabı yakalamaksa; yürüyüşçüye düşen de masalı olan mekânları, köşeleri arayıp bulmaktır. Bunu yapan turistliğin de hakkını verir, şehirli olmanın da. Bu yazıyla meşgul olduğum gün gelen müjdeyle bitireyim o hâlde: Taner Ay ağabeyimizden yeni bir kitap geldi, Edebiyatın Beyoğlu. Yürürken, yani turist olurken, şöyle çantamızda duruversin. Çay/kahve molaları için…

 

 

                             

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Yaz