Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
İstanbul’un en önemli eseri bizatihi kendisidir.
İstanbul’la yaşamak uzun süren bir aşk ilişkisine benzer; insan en çok onunla uğraşır, en çok ona söylenir, kalabalığından, trafiğinden, gürültüsünden yakınır ama bütün bunlara rağmen ondan vazgeçmeyi pek düşünmez. Çünkü bu şehir kendisini tek bir biçimde yaşamaya izin vermez. Sabah modern dünyanın hızına yetişmek için metronun, vapurun, trafiğin ağına düşerken birkaç saat sonra yüz yıl öncesinden kalmış bir hanın gölgesinde durabilir, milyonlarca nazarı toplamış Ayasofya’ ya karşı bir çay içebilirsiniz. Aynı gün içinde hem bugünün telaşını hem de şehrin kendisinden çok daha eski dünyalara tanıklığını yaşayabilirsiniz. İstanbul’un bu cazibesinin kaynağı bana göre , tüketilen değil sürekli keşfedilen bir hayat alanı sunmasında.
Byzantion’dan Doğu Roma’nın Konstantinopolis’ine, Konstantiniyye’den Osmanlı İstanbul’una uzanan çizgide şehir değişti, büyüdü , yeni anlamlar kazandı; fakat bu tarihi süreçte geçmişe dair izlerini mümkün olduğunca korudu. İstanbul, bize kendine ait dünyaları taşıyan ve tecrübeleri sunan bilge bir ihtiyar ama bir yandan maceraperest bir yeniyetme.
İstanbul’un gümüzdeki şeklini şemalini anlamlandırmak için , “içinden İstanbul geçen” eserlere bakmamız gerekiyor. Lahitler, heykeller, sikkeler, yazıtlar, mimari parçalar, el yazmaları, minyatürler, seyahatnameler, gravürler, haritalar, yağlı boya tablolar ve fotoğraflar; şehrin nasıl görüldüğünü, neye benzediğini ve hangi dönemlerde neye dönüştüğünü kaydeden önemli ipuçları.
Taşın içinden geçen İstanbul
İstanbul’u tanımada ilk adım Çinili Köşk olmalı diye düşünüyorum daha sonra tarihi sıçramalar yapacağız elbette. Uzun bir restorasyonun ardından ağustos ayının başıda yeniden ziyarete açılan köşk, Fatih Sultan Mehmed döneminden bugüne İstanbul’un değişen yüzüne eşlik ediyor. Kasr-ı Kaşî ve Sırça Köşk adlarıyla da bilinen yapı, Acem, Arap ve Rum ustaların emeğiyle şekillenen mimarisi ve çini süslemeleriyle Orta Asya’dan İran üzerinden Anadolu’ya uzanan eski Türk mimari geleneğinin İstanbul’daki önemli bir temsilcisi. Fatih döneminin tarihçisi Tursun Bey’in köşkü “sırçadan yapılmış bir yer” ve “altlarında ırmaklar akan cennetler”e benzetmesi, yapının kendi dönemindeki etkisini de anlatıyor.
Çinili Köşk’ün hikâyesinde İstanbul’un müzecilik serüveni de saklı. 1873’te Asar-ı Atika Müzesi adını alır. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethinden sonra savaş malzemeleri ve değerli silahları Aya İrini’de depolatmıştı. İlk müzecilik anlayışı böyle başlamış oldu.
1881’de Aya İrini’de toplanan eserler taşındı. Kazılar ilerledikçe koleksiyon büyüdü; imparatorluğun farklı bölgelerinden gelen büstler, mezar stelleri ve sikkeler İstanbul’da toplanmaya başladı. Büyük lahitlerin köşke sığmaması ise yeni bir müze binasını zorunlu kıldı. Osman Hamdi Bey’in Sayda kazılarında bulunan İskender Lahdi ve Ağlayan Kadınlar Lahdi, bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri olarak bildiğimiz yapının ortaya çıkışındaki önemli dönemeçlerden oldu.
İstanbul önce eserleri toplamadı; eserler çoğaldıkça İstanbul kendisine bir müze kurmak zorunda kaldı.
Osman Hamdi Bey’in Ab-ı Hayat Çeşmesi ise Çinili Köşk’ü başka bir biçimde sanat tarihinin içine taşıyor. Ressam, Çinili Köşk’teki 16. yüzyıla ait çeşmeyi orjinal görüntüsüyle birebir resmin içine taşır , kendisini de bu tarihi mekânının önünde kitap okurken tasvir eder . 1904 tarihli eser bugün Berlin’deki Alte Nationalgalerie koleksiyonunda bulunuyor. İstanbul’dan ayrılmış olsa da içinden İstanbul geçmeye ve en çok ziyaret edilen eser olmaya devam ediyor.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Eski Şark Eserleri Müzesi bölümündeki İştar Kapısı ise şehrin kendi tarihinden çok daha eski dünyaları da İstanbul’a taşıyor. Mezopotamya’dan getirilen bu anıtsal eser, İstanbul’un farklı coğrafyalardan gelen geçmişleri kendi içinde buluşturduğu geniş tarihsel alanın bir parçası.
Bir mabedin içinde biriken İstanbul
İstanbul’un katmanlı karakterini tek bir yapı üzerinden görmek için ise Ayasofya’dan daha güçlü bir örnek bulmak zor.
537’de Doğu Roma İmparatoru I. Justinianus döneminde tamamlanan Ayasofya, İstanbul’un değişen siyasi ve kültürel çehresini yüzyıllar boyunca kendi bünyesinde taşıdı. Buradaki Deesis Mozaiği, Zoe Mozaiği ve Komnenos Mozaiği, Doğu Roma döneminin yalnızca sanatsal niteliğini değil, imparatorluk, din ve temsil arasındaki ilişkiyi de gösteriyor.
Ayrıca Ayasofya’nın önemi, yalnızca bir dönemin başyapıtı olmasından kaynaklanmıyor. 1453 sonrasında Osmanlı İstanbul’unun en önemli yapılarından birinin cami olarak şenlendirilmesiyle şehir düzeninin merkezine yerleşiyor. Böylece Ayasofya, İstanbul’un değişiminin dışarıdan izlenebilen bir anıtı değil, bu değişimin doğrudan içinde yer alan bir yapı oluyor.
Yeni İstanbul’un estetik dili
Osmanlı İstanbul’una geldiğimizde şehrin çehresindeki değişimi yalnızca mimaride değil, gündelik hayata giren sanat nesneleri üzerinden de izleyebiliriz. Türk ve İslam Eserleri Müzesi bu bakımdan önemli bir duraktır.
Cizre Ulu Camii’nin kapı kanadı, 13. yüzyıl Artuklu sanatının ejder ve aslan motiflerini taşıyan özgün maden ve ahşap işçiliğini İstanbul’a getirir. Şam Evrakları, 1907’de Şam Emeviye Camii’nde çıkan yangından kurtarılarak İstanbul’a ulaştırılan erken İslam dönemine ait Kur’an-ı Kerim sayfaları ve tarihi belgelerle bambaşka bir coğrafyanın yazılı dünyasını şehre taşır.
Ve Uşak halıları. Geometrik ve bitkisel düzenleriyle yalnızca Osmanlı saray ve konaklarının değil, Avrupa resminin de konusu olan bu halılar, İstanbul’un Avrupa’daki temsiline başka bir kapı açar. Hans Holbein ve Lorenzo Lotto gibi ressamların tablolarında görülen Anadolu halıları, İstanbul üzerinden Avrupa’nın Osmanlı dünyasıyla kurduğu görsel ilişkinin de bir parçasıdır.
Böylece İstanbul’un Osmanlı dönemindeki değişimi yalnızca yeni bir siyasi merkez oluşmasıyla açıklanamaz. Hat, halı, ahşap, seramik ve tekstil gibi sanatlar şehrin yüzeylerini, iç mekânlarını ve gündelik hayatını yeniden biçimlendirir.
İmparatorluğun merkezindeki İstanbul
Topkapı Sarayı’nda ise İstanbul artık fethedilmiş bir şehir değil, dünyanın farklı bölgeleriyle ilişki kuran bir imparatorluğun merkezidir.
Piri Reis’in 1513 tarihli Dünya Haritası, İstanbul’dan dünyanın nasıl kavrandığını gösteren en çarpıcı örneklerden biridir. Ceylan derisi üzerine çizilen haritanın günümüze ulaşan parçası, 16. yüzyılda coğrafi bilginin ulaştığı noktaya dikkat çekerken İstanbul’un dünyanın merkezlerinden biri olduğunu gösteriyor.
Matrakçı Nasuh’un Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn’i ise başka bir görme biçimi sunuyor. Kanuni Sultan Süleyman’ın İran ve Irak seferinin güzergâhındaki şehirleri, kaleleri, yapıları ve coğrafyayı minyatürle topografik bir anlatıya dönüştüren eser, İstanbul’dan başlayan imparatorluk hareketinin geçtiği coğrafyayı görsel olarak kaydediyor.
Başkasının İstanbul’u
Avrupa için İstanbul, yüzyıllar boyunca Doğu’ya ilişkin merakın en güçlü olduğu rotalardan biri oldu. Ne bütünüyle uzak bir Doğu’ydu ne de Avrupa’ya bütünüyle tanıdık bir şehir. Bu ara konum, İstanbul’u Oryantalist ressamların ilgisinin merkezine taşıdı.
Oryantalist bir sanatçı İstanbul’a geldiğinde yalnızca şehri görmüyordu; yanında Avrupa’nın “Doğu” hakkında oluşturduğu hayali görüntüler ve önyargılar da vardı. Bu nedenle İstanbul’u kendi dünyalarının görme biçimleriyle anlamlandırdılar. Buradaki mesele, İstanbul’u hiç görmemiş olmaları değildi; gördüklerini hangi estetik ve kültürel kategoriler içinde yorumladıklarlıydı.
Mimar ve ressam olan Antoine-Ignace Melling bu açıdan önemli bir örnektir. İstanbul’da uzun süre yaşamış, saray çevresiyle ilişki kurmuş ve şehrin mimarisini yakından incelemişti. Vue de Constantinople, prise de la Tour de Leandre ve Vue générale du Port de Constantinople prise des hauteurs d’Eyoub gibi panoramik tasvirleri, İstanbul’un topografyasını ayrıntılı biçimde kaydeder. Bu nedenle Melling’in İstanbul’u yalnızca egzotik bir Doğu görüntüsü değildir; dikkatli bir gözlem ile Avrupa’nın İstanbul tahayyülünün birbirine karıştığı bir temsildir.
Pera Müzesi’nde yer alan Fausto Zonaro’nun İngiliz Elçisinin Kızı Tahtırevanda adlı 1896 tarihli tablosu ise bu ilişkinin başka bir yüzünü gösterir. Resmin arka planında elçilik bahçesinden görülen Haliç manzarası vardır. İstanbul burada yalnızca olayın geçtiği yer değil, resmin kompozisyonunu tamamlayan görsel unsurdur.
İstanbul’un Oryantalist resimdeki yeri tam da burada karmaşıklaşır: görülen İstanbul ile tahayyül edilen İstanbul hiçbir zaman tamamen aynı değildir.
Jean-Baptiste Hilair ‘e ait “Yeni Cami ve İstanbul Limanı” eseri batılı ressamların Haliç’e hayranlıklarını gösteren önemli bir eserdir. Topkapı Sarayı ve camilerin yer aldığı Tarihi yarımadayla , batılıların konakladığı, yabancı elçiliklerin yer aldığı Galata’yı birbirinden ayıran Haliç şehrin ortasında bir sınır gibi resmedilir. Eserin altında ilginç ve tarihi belge niteliğinde detaylar yer alır. Sanatçı tarafından yazılmış olan açıklamadan anlaşıldığı üzere İstanbul Limanı’ndan Fransız Büyükelçisinin topladığı antik eserlerin Fransa’ya gönderilmek üzere gemiye yüklenmesi konu edilmiştir. Baştada dediğim gibi İstanbul’u konu ederken sadece bir sanat eseri meydana gelmez , bir tarihi belge , şehre dair tahayyüller zinciri ortaya çıkar ve İstanbul’un kendisi bir eser haline gelir.
Sarayın İstanbul’u
Dolmabahçe Resim Müzesi’nde ise İstanbul’un saray tarafından görülen ve temsil edilen yüzüne geçeriz.
Müzenin Ivan Ayvazovski’ye ayrılan özel salonunda, Sultan Abdülaziz döneminde saray için sipariş edilen deniz ve manzara resimleri İstanbul’un suyla kurduğu ilişkiyi gösterir. Ayvazovski’de Boğaz, coğrafya değil; ışığın, ayın ve denizin birlikte oluşturduğu bir resim kompozisyonudur.
Kapıdağlı Konstantin’in Sultan III. Selim’in Bayram Merasimi ise saray töreninin bütün hiyerarşisini görünür kılar. Fausto Zonaro’nun Ertuğrul Süvari Alayı, İstanbul sokaklarında karşılaşılan askerî geçişi hareket ve gösteri üzerinden resme taşır. Zonaro’nun bu çalışmasının II. Abdülhamid tarafından beğenilmesi, sanatçının saray ressamlığına uzanan yolunda belirleyici olur.
Aynı ressamın Kayığa Binen Kadınları ise bu kez saray törenlerinin dışına çıkarak İstanbul’un gündelik hayatına bakar. Dolmabahçe sarayında Kaiser II. Wilhelm’in İstanbul ziyaretiyle ilişkili kayık ve fesli kayıkçıların yer aldığı sahne şehrin Boğaz kıyısındaki hayatının diplomatik gösteriye nasıl dönüştürülebildiğini ortaya koyar.
Böylece aynı müze içinde İstanbul; tören, askerî geçit, diplomasi, gündelik hayat, deniz ve ışık olarak birbirinden farklı görüntülere ayrılır.
Yaşanan İstanbul
Sakıp Sabancı Müzesi’nde ise İstanbul’un giderek daha fazla içeriden bakılan bir şehre dönüşmesini izlemek mümkün.
Hoca Ali Rıza’nın İstanbul’u, bunun en doğrudan örneklerinden biri. Ressamın Boğaziçi’nin sahil köylerini, tepelerini ve mahallelerini dolaşarak yaptığı çalışmalar, şehri anıtsal birkaç görüntüye indirgemek yerine gündelik hayatın ayrıntılarıyla birlikte ele alıyor. Aynı koleksiyondaki Nazmi Ziya Güran’ın Taksim Meydanı İstanbul’un modernleşen kentini; Şevket Dağ’ın Ayasofya’sı ise geçmişin büyük yapılarının modern Türk resminde nasıl yeniden yorumlandığını gösteriyor.
Milli ressamlarımız ile İstanbul artık yalnızca dışarıdan seyredilen “Doğu” olmaktan çıkıyor. Sokakları, meydanları, kıyıları ve gündelik hayatıyla ressamın içinde bulunduğu gerçek bir şehir haline geliyor.
İstanbul’un kendisinin esere dönüşmesi
İstanbul Modern’i ise şehrin çağdaş ve güncel yorumu olarak hikayenin sonuna yerleştirmek anlamlı olacaktır. Çünkü burada İstanbul artık yalnızca sanat eserlerinin konusu değil; mimarinin kendisini biçimlendiren unsur olur.
Renzo Piano’nun tasarladığı İstanbul Modern binası, Boğaziçi’nin ışığından ve İstanbul’un atmosferinden hareketle çağdaş İstanbul’un kültürel iddiasını mimariye taşır. Böylece müzenin kendisi de “içinden İstanbul geçen” çağdaş bir esere dönüşür.
Müzenin koleksiyonundaki Burhan Doğançay’ın Muhteşem Çağı ise şehrin başka bir yüzünü gösterir. Doğançay’ın şehir duvarlarına bırakılan izler ve afişlerden ilhamla oluşan koleksiyonu İstanbul’un yüzeylerini çağdaş sanatın malzemesine dönüştürüyor.
İstanbul’u anlatan eserlerin peşine düştüğümüzde aslında tek bir şehrin değil, birbirinin üzerine kurulmuş şehirlerin hikâyesini okuyoruz İskender Lahdi’nden Ayasofya mozaiklerine, Uşak halılarından Piri Reis’in haritasına, Melling’in panoramalarından Halil Paşa’nın kıyılarına, Zonaro’nun İstanbul’una ve Renzo Piano’nun Boğaz ışığını taşıyan İstanbul Modern’e kadar şehir farklı sanatların içinden geçiyor.
İstanbul’un en önemli eseri bizatihi kendisidir. Çünkü onu anlatan her eser, İstanbul’un yalnızca bir görüntüsünü değil, o görüntünün üretildiği zamanı ve dünyayı da beraberinde taşır.
Yorum Yaz