Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
“İçinde İstanbul geçen kitapları anlatmak kolaydır. Asıl mesele, insanın içinden geçen İstanbul’u anlatabilmektir.”
İstanbul’u anlatmak, biraz da kaybolmuş bir âlemin kapısını aralamaktır. Çünkü bu şehir yalnız taşında, toprağında, kubbesinde ve minaresinde değil, insanın hafızasında da yaşar. Bir ikindi vakti Boğaziçi’ne bakarken gördüğümüz yalnızca suyun üzerinde değişen ışık değildir. Konstantiniyye’nin gölgesini, Dersaadet’in ihtişamını, eski konakların sedalarını, kayıkçıların nidâlarını ve artık yalnız kitaplarda yaşayan hayatları da görürüz.
İstanbul’un asıl sırrı belki de burada saklıdır: Şehir, geçmişi bugünün içinden gösterir.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’inde İstanbul’a geldiğimizde ilk karşılaştığımız duygu da budur. Tanpınar için İstanbul bir coğrafya olmaktan çok bir medeniyet hâlidir. Şehrin taşına sinmiş zamanı ararken aslında kaybolmakta olan bir dünyanın ruhunu arar. Süleymaniye’nin heybetinde Sinan’ın mimarî kudretini, Boğaziçi’nin sularında musikînin akislerini, eski mahallelerin hayatında ise ağır ağır çekilen bir medeniyetin son ışıklarını görür.

Edmondo de Amicis’in İstanbul’unda ise aynı şehir başka bir ışık altında belirir. 19. yüzyılın Dersaadet’i, bir Frenk seyyahının hayret dolu bakışıyla yeniden görünür. De Amicis henüz canlı olan bir şehre bakmaktadır. Onun İstanbul’unda sokaklar hareketli, çarşılar gürültülü, iskeleler kalabalıktır. Minareler, kubbeler, kayıklar, mezarlıklar, saraylar ve kahvehaneler bir seyir defteri gibi gözünün önünden geçer.
Bu iki kitap arasındaki en önemli fark, belki de zamanla kurdukları ilişkidir. De Amicis İstanbul’un şimdiki zamanına, Tanpınar ise onun kaybolan zamanına bakar. De Amicis gördüğü karşısında şaşırır; Tanpınar gördüğünün artık eskisi gibi olmadığını fark ederek hüzünlenir.
Birinde hayret, diğerinde hafıza vardır.

Benim Gündelik Hayattan Renklerle İstanbul kitabım ise bu iki bakışın arasında, başka bir İstanbul’un izini sürer. Tanpınar kaybolan medeniyetin ruhunu ararken, De Amicis canlı şehrin manzarasını kaydeder. Ben ise bu ruhun ve manzaranın gündelik hayattaki karşılığını bulmaya çalışıyorum. Çünkü bir şehri yalnız sarayları, camileri, külliyeleri ve büyük tarihî olaylarıyla tanımak, İstanbul’u eksik bilmektir.
Şehrin gerçek hayatı, çoğu zaman tarihin kenarında kalmış insanların yaşantısında saklıdır.
Sokaktan geçen seyyar satıcı, dükkânının önünde müşterisini bekleyen esnaf, mahalle çeşmesinden su dolduran kadın, ikindi kahvesinde hâl hatır soran ihtiyarlar, taş döşeli sokaklarda oynayan çocuklar… Bunlar tarih kitaplarının büyük anlatılarında küçük ayrıntılar olarak kalabilir. Oysa şehrin ruhu tam da bu ayrıntılardan meydana gelir.
Bu bakımdan üç kitap, İstanbul’un üç ayrı kapısını açar.
De Amicis bize İstanbul’un nasıl göründüğünü gösterir. Tanpınar bize İstanbul’un neyi kaybettiğini düşündürür. Gündelik Hayatın Renklerinde İstanbul ise o kaybolan hayatın nasıl yaşandığını hatırlatmaya çalışır.
De Amicis’in İstanbul’u duyuların şehridir. O, yalnız görmez; koklar, işitir ve dokunur. Baharatın rayihası, denizin tuzlu nefesi, kahvehanelerin dumanı, çarşıların uğultusu ve akşamın üzerine çöken ezan sedası birbirine karışır. İstanbul onun kaleminde adeta büyük bir sahnedir ve bu sahnede herkesin küçük de olsa bir rolü vardır.
Tanpınar’ın İstanbul’unda ise sahne yavaş yavaş boşalmaktadır. Aynı sokaklara, aynı yapılara, aynı manzaralara bakar; fakat onların ardında artık kaybolmakta olan bir hayatı görür. Bu yüzden Tanpınar’ın İstanbul’u yalnız güzel değil, mahzundur. Onun hüznü sıradan bir nostalji değildir. Bir medeniyetin kendisini meydana getiren alışkanlıkları, zevkleri, kelimeleri ve davranışlarıyla birlikte çekildiğini hissettirir.
İşte benim kitabımın hareket noktası da burasıdır.
Bir medeniyet yalnız büyük eserlerle yaşamaz. Küçük alışkanlıklarla da yaşar.
Bir meslek unutulduğunda yalnız bir iş kolu ortadan kalkmaz; o mesleğin kelimeleri, ustalıkları, insan ilişkileri ve mahalle hafızası da silinir. Bir konak yıkıldığında yalnız ahşap duvarlar yok olmaz; o duvarların içinde yaşanmış yüzlerce gündelik hâl de kaybolur. Bir kahvehane kapandığında yalnız bir dükkân eksilmez; orada kurulmuş sohbetler, dostluklar ve mahalle ilişkileri de dağılır.
İstanbul’un hüznü biraz budur.
Şehir büyürken hafızası küçülür.
Binalar yükselirken hatıralar alçalır.
Sesler çoğalırken şehrin kendi sesi kaybolur.
Fakat İstanbul bütünüyle kaybolmaz. Çünkü bazı şehirlerin bir de hayalî coğrafyası vardır. Artık yerinde olmayan bir sokağı insan hatırlayabilir. Hiç yaşamadığı bir konakta yaşamış gibi hissedebilir. Eski bir fotoğraftaki insanlara bakarken onları tanıyormuşçasına yakınlık duyabilir. Bir mezar taşındaki ismi okurken yüzünü hiç görmediği bir İstanbullunun hayatını merak edebilir.
İstanbul’un sırrı biraz da budur: Şehir, kendisini yalnız yaşayanlara değil, hatırlayanlara da açar.
Tanpınar’ın İstanbul’u bize zamanı düşündürür. De Amicis’in İstanbul’u şehrin renklerini, hareketini ve seslerini yeniden duyurur. Benim kitabım ise bu zamanın içinde yaşayan insanları görünür kılmaya çalışır. Böyle bakıldığında üç kitap, birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısı hâline gelir.
De Amicis’in dikkatle kaydettiği manzaraların içinde Tanpınar’ın yıllar sonra özleyeceği hayat vardır. Tanpınar’ın hüzünle hatırladığı hayatın gündelik ayrıntıları ise Gündelik Hayattan Renklerle İstanbul’un konusu olur.
Bir bakıma De Amicis bize şehrin yüzünü, Tanpınar ruhunu, Gündelik Hayattan Renklerle İstanbul kitabım ise şehrin nabzını anlatır.
Bu üç bakışın kesiştiği yerde başka bir İstanbul belirir.
Konstantiniyye, Kostantiniyye, Dersaadet, Asitâne, İslambol, İstanbul…
Şehrin isimleri bile zamanın değiştiğini anlatır. Her devir kendi İstanbul’unu kurmuştur. Fatih’in fethinden sonra şehir yalnız siyasî bir merkez hâline gelmemiş; mahalleleri, külliyeleri, imaretleri, hanları, çarşıları ve çeşmeleriyle yeni bir medeniyet düzenine kavuşmuştur. Süleymaniye yükselmiş, İstanbul selâtin camilerinin kubbeleriyle değişmiş, Eyüp bir ziyaret ve hatıra mekânına dönüşmüş, Üsküdar altın şehir evrilmiş, Boğaziçi zamanla İstanbul’un zarafet sahnesi olmuştur.
Fakat İstanbul’un güzelliği yalnız büyük eserlerinde değildir.
Bir çeşmenin lülesinden akan suda, bir sebilin tunç şebekesinde, bir ahşap konağın cumbasında, bir kahvehane ocağında, bir dükkân tabelasında ve bir mezar taşının kitâbesinde de bu medeniyetin izlerini görmek mümkündür.
Çünkü İstanbul’da gündelik hayat dahi estetik bir iddia taşırdı.
Belki bugün en çok bunu özlüyoruz.
Eski İstanbul’un zarafeti yalnız saraylarda yaşayanlara ait değildi. Hayatın küçük parçalarına dağılmıştı. Bir kapı tokmağının biçiminde, bir kahve fincanının zarafetinde, bir çeşme kitâbesinin hüsn-i hattında, bir esnafın dükkânını açışındaki ritüelde kendisini gösteriyordu.
Tanpınar’ın hüznü biraz da buradan doğar. Çünkü medeniyet yalnız büyük eserlerle değil, küçük alışkanlıklarla da yaşar. Bir alışkanlık kaybolduğunda onunla birlikte bir dünya görüşü de kaybolabilir.
De Amicis’in hayretle baktığı canlı İstanbul, Tanpınar’ın hafızasında bir medeniyet meselesine dönüşür. Benim kitabımda ise bu büyük meselenin gündelik hayattaki izleri aranır. Böylece üç farklı zaman aynı masada buluşur: Seyyahın hayreti, münevverin hüznü ve hatırlamaya çalışan insanın merakı.
Ve hepsinin ortasında İstanbul vardır.
O vakit insan anlar ki İstanbul’u sevmek yalnız bugünkü İstanbul’u sevmek değildir. Onun mazi, hâl ve istikbal arasında kurduğu görünmez köprüyü sevmektir.
İstanbul bazen şehir olmaktan çıkar, insanın içinde taşınan bir hatıraya dönüşür.
Belki bu yüzden İstanbul’dan ayrılan herkes, ne kadar uzağa giderse gitsin, içinde bir İstanbul taşır: Bir kubbe, bir minare, bir servi, bir vapur düdüğü, bir günbatımı ışığı ve tarif edilmesi güç bir sızı.
Çünkü İstanbul insana yalnız bakılacak bir şehir vermez.
İstanbul, insana hatırlanacak bir hayat verir.
Üç kitabın sayfalarını kapatıp pencereyi açtığımda gece İstanbul’un üzerine çoktan inmiş oluyor. Şehir yine yerli yerinde. Fakat ben artık ona eskisi gibi bakamıyorum. Çünkü biliyorum: İstanbul yalnız dışarıda değildir.
Bir parçası da insanın içinden geçer.
Ve bazı şehirler vardır; insan onlarda yaşamaz.
Onlar insanın içinde yaşar.
İstanbul da böyledir.
İstanbul yalnız bir şehir değildir.
İstanbul, insanın içinde devam eden bir hikâyedir.
İçimden İstanbul geçiyor.
Yorum Yaz