Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Gündelik hayatımızın sıradan anlarını teşhir etmek, insan olmanın kırılganlığını mı açığa çıkarır; yoksa onu ucuz bir vitrin malzemesine mi dönüştürür?
Gündelik hayatımızın en sıradan anlarını alıp dünyanın gözleri önüne sermenin anlamı ne?
Bu teşhir, insan olmanın kırılganlığını mı açığa çıkarır, yoksa onu ucuz bir vitrin malzemesine mi dönüştürür?
Burada durup; modern insanın rutinler arasındaki kıstırılmışlığına ve gündelik deneyimin sanatsal bir malzemeye dönüştürülme biçimlerine yeniden bakmak yerinde olur.
Bir sanat eseri ortaya konurken yeryüzüne yeniden yerleştirilir. Ancak bu, yeryüzünü bir madde olarak tüketip istismar eden bir tahakkümden çok, onu öz doğasına kavuşturmak için özgürleştirmektir. Sanat, şeyleri her günkü basite indirgenmiş bağlamlarından çekip çıkarır, onları yaratıcının kendi bakış açısından yeniden çerçeveler. Şeyler artık sadece sıradan birer "nesne" değildir; kendi özerk varlığını kazanır.
Peki, bugün sanatın vadettiği o doğrudan, yalın karşılaşma nerede duruyor?
Yoksa çoktan eğlence sektörünün ve pazarlama stratejilerinin elinde iğdiş mi edildi?
Çağdaş sanatın ve sergileme pratiklerinin "deneyim" kavramı üzerinden tamamen şovlaştırıldığı, içinin koflaştırıldığı bir illüzyon çağında yaşıyoruz. Gerhard Schulze’nin işaret ettiği o uyarılma odaklı toplumsal yapı ve Walter Benjamin’in tarihsel uyarısı tam da buraya düşer: Eserin o özgün, taklit edilemez "aura"sı buharlaştıkça; izleyici de sanatla zihinsel bir hesaba girmek yerine, anlık bir uyarılma, yüzeysel bir seyir hazı ve hızlı bir tüketim dürtüsüyle hareket ediyor. Nicolas Bourriaud’nun insan ilişkilerini ve kamusal bağlamı merkeze alan "ilişkisel sanat" kuramı bile, günümüz sergi mekânlarında ne yazık ki izleyiciye sadece ekranlara dokunmaktan veya ışıklı fonlar önünde poz vermekten ibaret sığ bir simülasyon sunuyor.
Peki, müze ambalajı sanatın özünü yutuyor mu?
Müzelerin ve galerilerin finansal çarkları döndürebilmek adına sergileri birer tematik eğlence parkına, dijital birer "etkileşim alanına" dönüştürmesi, sanatın o rahatsız edici, ezber bozan doğasını evcilleştiriyor. Dünyayı ve Türkiye’yi saran; içinde tek bir kanlı canlı, özgün yapıtın dahi bulunmadığı, dev projeksiyonlarla duvara yansıtılan dijital görsellerin "büyüleyici sanat deneyimi" etiketiyle fahiş bilet fiyatlarına satılması, tam da bahsettiğim o içinin boşaltılmasının, sanatsal niteliksizleşmenin somut bir tezahürüdür. Ziyaretçiye satılan şey sanatın kendisi değil, sadece "sanatın yanından geçmiş olma" hissinin konforudur.

Tam da bu piyasa sirkinin ve ticari gürültünün ortasında, Sakıp Sabancı Müzesi’nde kapılarını açan Yoko Ono’nun "İçses ve İçyapı" sergisi, unuttuğumuz o radikal ve katıksız temas imkânını önümüze koyuyor.
Yoko Ono, 1960’ların Fluxus akımının en cesur figürlerinden biri. O, sanatı hiçbir zaman nesneye, kapalı bir galeri metasına veya borsa değerine indirgemiyor. Doğu felsefesinden, o bildiğimiz Zen zihninden ve nesnelerin sadeliğinden aldığı ilhamla kurguladığı şiir, kavramsal talimatlar, ses, video ve eylemin iç içe geçtiği üretimleri, gündelik hayatın sıradan anlarını sanatın tam kalbine yerleştiren bir yaklaşım. İzleyiciyi pasif bir seyirci olmaktan çıkarıp eserin deyim yerindeyse "suç ortağına", zihinsel bir oyun arkadaşına dönüştüren kolektif bir davet bu. Ono, sanatı sergi duvarında değil, zihnin içinde başlatıyor.

Nitekim bu sergide de "deneyim", hızlıca tüketilip geçilecek parlak bir vitrin eşyası olarak kurgulanmıyor. Aksine, izleyiciye kaçamayacağı insani bir sorumluluk yüklüyor. Ono, talimatlarıyla bizi şu kavramsal ve varoluşsal duraklara çağırıyor: Hatırla / Unut, Düşle / Hayal Et, İzin Ver / Serbest Bırak, Hisset / Dinle, Paylaş / Katıl, Onar / İyileş...

Ono’nun 1961 tarihli "Soprano İçin Ses Parçası"nda rüzgâra, duvara ve gökyüzüne karşı haykırma çağrısı yapması son derece cesur bir tavır. Tam da burada alışık olduğumuz o steril, sessiz ve mesafeli müze normlarını tartışmaya açabiliriz. Müze, yüzyıllardır insanı edilgenleştiren, gürültüyü bastıran kurgusal bir mabetti. Böyle bir atmosferde değil çığlık atmak, yüksek sesle konuşmak bile bakışlarla cezalandırılırken; Ono bize "haykır" diyor. Mekânın o görünmez, yazısız kurallarını ve mesafeli duvarlarını tek bir sesle çatlatıyor. Her ne kadar hayattan doğan bu eylemlerin, müzenin dış dünyayı tecrit eden 'beyaz küp' atmosferine hapsedilmesinde kaçınılmaz bir çelişki barınsa da; Ono o pürüzsüz beyazlığın içinde bile bizi kendi çıplak hakikatimizle yüzleştirmeyi başarıyor.
"Temizlik Parçası"nda hayatımızdaki kederleri ve sevinçleri listeledikten sonra taşlarla üst üste yığmamızı istemesi ise, zihnimizi ağırlaştıran, iç dengemizi bozan yükleri bırakmanın aslında sandığımız kadar imkânsız olmadığını hatırlatıyor.

Sanatçının 1964 tarihli meşhur "Çuval Parçası" (Bag Piece) ise, katılımcıları dışarıyı görmelerine imkân tanıyan ama dışarıdakilerin onları görünür kılmasını engelleyen siyah bir kumaşın içine davet ediyor. Irk, cinsiyet, yaş, statü ve toplumsal tüm o yapay etiketleri dışarıda bırakan bu eylem, ötekiyle karşılaşmanın en yalın, en soyunmuş hali. Ono ve John Lennon’ın daha sonra "Çuvalcılık" (Bagism) adını verdiği bu tutumu sanatçı şöyle ifade ediyor:
"Çuvalın içine girdiğinizde ırkla, cinsiyetle, yaşla hiçbir ilgisi olmayan; aslında hiçbir şeyle ilgisi olmayan bir başka tarafınızı gösterirsiniz. Sadece bir ruh veya can olursunuz. Ve karşılıklı olarak samimi bir muhabbete girersiniz... Çuvalın içinde aslında deneyimlediğiniz şey bu."

"Benim Annem Güzel" bölümünde ise Ono, insanların annesiyle olan o karmaşık, yaralı veya şefkatli bağını harekete geçiriyor. Sergideki en içten, en savunmasız döküme bu duvarda rastlıyorsunuz. Çünkü bu coğrafyada herkesin, iyi ya da kötü, annesiyle ilgili söyleyecek bir sözü, yazacak bir meselesi var. Ancak burada ince bir tehlike de saklı: Günümüz insanının mahremiyetini ve yaralarını kamusal alanda sergilemeye dönük o iştahlı eğilimi... Ono’nun duvarı, sığ bir duygusal gösteriye dönüşme riski taşıyor. Fakat izleyici oraya bir 'içerik' üretmek için değil, kendi yarasıyla hesapsızca yüzleşmek için bir not bıraktığında, o kâğıt parçası teşhirin bir malzemesi olmaktan çıkıp otantik bir hakikate dönüşebilir.

Tam da bu yaralı bağların ardından gelen "Onarma Parçası"nda Ono, kırık bir seramiği elimize alıp dikkatle birleştirmemizi teklif ediyor. Sanki dağıttığımız, parçaladığımız, zedelediğimiz bütün insani bağları yeniden onarma imkânı sunuyor bize.
Yoko Ono; günümüzün pazarlanan, ışıklandırılan ve içi koflaştırılan o yapay "deneyim" illüzyonuna karşı, bizi kendi içsesimizle, sorumluluklarımızla ve çıplak varlığımızla baş başa bırakan bir ayna tutuyor. Ve en başta sorduğumuz o soruların cevabına tam da burada rastlıyoruz: Sanat, gündelik hayatı ve onun sıradan deneyimlerini ucuz bir vitrin malzemesi gibi teşhir etmek için değil; aksine, o gündelik kabuğun altında saklı duran kırılganlığımızı ve insan olmanın o en soyunmuş halini keşfetmek için var.
İnsani sorumluluğu yeniden üstlenmek için...
Dağılan ve zedelenen bağlarımızı onarmak için...
Seyirci kalmayı bırakıp kendi hakikatimizin suç ortağı olmak için...
Tüm bu "için"ler için var.
Yorum Yaz