Edebiyatın İstanbul'u

KÜLTÜR SANAT

 

Şair ve akademisyen Prof. Dr. Mehmet Narlı: “Turgut Cansever’in belirlemesiyle İstanbul, her tarafından sonsuzluğa açılır. Edmondo de Amicis de İstanbul’dan söz ederken, diğer Avrupa şehirlerinde gözün ve düşüncenin dar bir çerçevede kaldığını, İstanbul’da ise sınırsız ve latif uzaklıklara bir yol açıldığını söyler. İşte Osmanlı şiiri, İstanbul’un bu sonsuzluğa açılan yollarında yürür.  O büyük mecaz kudreti buradan gelir.”

İstanbul, edebiyatımızda en çok anlatılan şehir olmanın ötesinde, şairlere ve yazarlara yön veren tükenmez bir ilham kaynağıdır. Yahya Kemal’in dizelerinde bir medeniyetin hafızası, Tanpınar’da zamanın estetiğiyle örülmüş bir kültür, Orhan Veli’de gündelik hayatın içindeki canlı bir şehir, Orhan Pamuk’ta ise sürekli değişen, büyüyen ve dönüşen bir İstanbul çıkar karşımıza. Asırlar boyunca edebiyatçılar kendi İstanbul’larını kurarken şehrin ve toplumun geçirdiği dönüşümlerin hikâyesini de kaleme almışlardır. Böylece İstanbul, hafızanın, kimliğin ve değişimin iç içe geçtiği bir edebiyat evrenine dönüşmüştür. Edebiyatın İstanbul’unu, bu şehrin şiirden romana uzanan serüvenini şair ve akademisyen Prof. Dr. Mehmet Narlı ile konuştuk.

İstanbul, Türk edebiyatında başlı başına bir edebî karakter olarak karşımıza çıkıyor. İstanbul’u Türk edebiyatında bu kadar özel ve vazgeçilmez kılan özellikler nelerdir?

Medeniyetin merkezi olan başka bir deyişle bir medeniyetin bütün maddi ve manevi özelliklerini, niteliklerini kendinde taşıyan bütün şehirler ve elbette tabii peyzajı, tarihsel derinliği, mimari çeşitliliği ve sosyal hayatı ile bu şehirlerin en mütekâmili olan İstanbul, sadece edebî eserlerin bir karakteri değil aynı zamanda edebiyatın ve sanatın  anlam dünyasını inşa eden, ona yön veren bir şehirdir. Turgut Cansever’in belirlemesiyle İstanbul, her tarafından sonsuzluğa açılır. Edmondo de Amicis de İstanbul’dan söz ederken, diğer Avrupa şehirlerinde gözün ve düşüncenin dar bir çerçevede kaldığını, İstanbul’da ise sınırsız ve latif uzaklıklara bir yol açıldığını söyler. İşte Osmanlı şiiri, İstanbul’un bu sonsuzluğa açılan yollarında yürür.  O büyük mecaz kudreti buradan gelir.  Modernleşme, Avrupa’da olduğu gibi İstanbul’da kaynağı inanç olan bu manevi derinliği olumsuz etkiler ama yok edemez. Şiir, İstanbul’un ruhsal derinliğini ve mekânsal simgeselliğini emerek büyümeye devam eder. Yeni bir tür olarak roman, yer yer onun ruhaniyeti içinde yaşarsa da daha çok pratik yaşama alanı olarak İstanbul’u algılar. 

Divan edebiyatından modern Türk şiirine ve romana uzanan çizgide İstanbul’un edebî temsili zaman içinde nasıl bir dönüşüm geçirdi?

Edebiyat üreten yazarların ve şairlerin İstanbul’u idrak ediş biçimlerinde elbette değişme ve dönüşmeler yaşandı. Çünkü İstanbul da zaman zaman gönülsüz zaman zaman istekli de olsa aydınlanma ve burjuvazinin biçimlendirdiği şehirlere yöneldi. Buna bağlı olarak yeni bir kültür üreten semtleri ile kendini yaşamaya devam eden semtler arasında belirimler oluştu. Şehri yeniden tanımlayan modern düşünceler, mekânsal dönüşümle birlikte İstanbul’un ufkunu daralttı. Modernlik hem mekânları hem de sosyo ekonomik olarak insanları ayrıştırmaya başladı.  Osmanlı şiirinde güzelliğin, peyzajın ve aşkın merkezi (sultanı) olan İstanbul, ekonomik ve politik endişeler ve savrulmalar içinde parçalı olarak görülmeye başlandı. 

Anadolu’da mucizevi bir çıkış yapan Osmanlı şiiri, İstanbul ile taklit edilemez büyük özgünlüğüne ulaştı. Bu açıdan bakılırsa  Divan şiiri, görüşüyle, hissedişiyle, ufkuyla ve mecaz kudretiyle -şiirlerde İstanbul adı geçsin geçmesin- İstanbul şiiridir; dili, ritmi ve anlamı İstanbul’da biçimlenir. Özellikle tasavvufla beslenmiş İslam sanatlarının en önemli estetik özelliklerinden olan çevre-merkez ilişkisi İstanbul’da tecessüm eder ve anlam bulur. Divan şiirindeki İstanbul’un, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki şehirlerin hatta bütün İslam beldelerinin merkezi olması, İstanbul’u, en adil, en güzel ve en güçlü kılar. Bu yanıyla o, mutlak ve metafizik tekliğin yeryüzündeki simgesidir. Taşlıcalı Yahya bir şiirinde “biz Firavunlar gibi büyük binalar yapmayız” derken, hem İstanbul’un evlerinin niçin geçici ve dayanıksız malzemelerle yapıldığını açıklar hem de bir inanca yaslanan mimari estetiğinin temelini gösterir. Avnî’nin “Bağlamaz Firdevs’e gönlünü Kalatayı gören”/“Kâfir olur ey Müselmanlar o tersâı gören” mısraları, İstanbul’un güzelliğini ve değerini ortaya koyar. Beyit aynı zamanda artık İslam ve doğu medeniyetinin merkezinin İstanbul olduğunu ima eder. Nedim, “Bu şehr-i Sitanbul ki bi misl ü behâdır / Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedâdır” derken sadece bir meydan okumada bulunmaz, kıyaslama yapmaz, İstanbul’un medeniyetin ve anlamın merkezi olduğunu ilan eder. 

Osmanlı şairlerinin İstanbul algısındaki bulanıklık Tanzimat yıllarında başlar. Abdülhak Hamit “Hey Çamlıca mehtabı, ne olmuş sana böyle / Küskün duruyorsun” şeklinde seslenirken İstanbul ile şair arasına giren perdeyi işaret eder. “Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı muannid” mısrasıyla başlayan Sis şiirinde Tevfik Fikret o güne kadar görülmemiş, duyulmamış bir nefretle bakar İstanbul’a. İstanbul, bütün tarihsel, kültürel, ekonomik ve politik birikimleriyle hayatı, hürriyeti ve adaleti ezip yutan zorba ve kanlı bir varlık olarak algılanır. 

İstanbul, edebiyatta bazen güzelliğin, bazen hüznün, bazen de toplumsal çatışmaların mekânı olarak karşımıza çıkıyor. Sizce farklı dönemlerde İstanbul’a yüklenen bu anlamlar, dönemin toplumsal ve kültürel değişimleri hakkında bize ne söylüyor?

Elbette bir ülkede meydana gelen politik farklılıklar, kültürel değişmeler o ülkenin merkezi olan şehrin algılanma biçimini de etkiler. Değişme derken sadece Klasik Osmanlı, son yüzyıl Osmanlı, Cumhuriyet dönemi ve günümüz İstanbul’larından söz etmiyorum. Muhafazakârın, batıcının, sosyalistin, milliyetçinin farklı İstanbul’larını, yoksulun, varlıklının İstanbul’larını, farklı psikososyal algıların İstanbul’larını da kastediyorum. Mesela is şiirinde Tevfik Fikret o güne kadar görülmemiş, duyulmamış bir nefretle bakar İstanbul’a. İstanbul, bütün tarihsel, kültürel, ekonomik ve politik birikimleriyle hayatı, hürriyeti ve adaleti ezip yutan zorba ve kanlı bir varlık olarak algılanır. 

Özellikle Türk romanında İstanbul’un semtleri, sokakları, konakları, meydanları ve mahalleleri önemli bir anlatı unsuru. Bir mekânın yalnızca “arka plan” olmaktan çıkıp romanın anlam dünyasını belirleyen bir unsura dönüşmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Politik idrakler, kültürel yaşama biçimleri, mekân ve insan ilişkileri, kabuller, roman ve mekân, romanın biçimleri konusundaki modalar romancıların şehri idrak etme biçimini etkiler. Çok yüzeyden bir bakışla bile Türk romanında, Müslüman Türk medeniyetinin şehri olan bir İstanbul (mesela Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Hamdi Tanpınar romanları), bütün yapısal ve kültürel değişmelerin oluşturduğu acı, umut ve çelişkiyi barındıran bir İstanbul (mesela Peyami Safa, Yakup Kadri romanları), sosyokültürel ve sosyoekonomik sınıfların yaşama ve çatışma alanlarının merkezi olan bir İstanbul (mesela Orhan Kemal romanları) görünür. Ama iyice derlenip toparlansa -indirgemenin hata payını unutmadan- Türk romanından İstanbul’un zihinsel düzeyde algılanışı belki iki kategori olarak özetlenebilir:  1. Kültürel hafıza ve temsil olarak İstanbul 2. Yaşama mücadelesinin imkânı ve yozlaştırıcı bir mekân olarak İstanbul. Peyami Safa, Fatih Harbiye’de Fatih ve Harbiye semtlerini, insanlarını, yaşayışlarını mekânsal farklılıkları ile ortaya koyarken eşyalar ve olaylar etrafında bir politik ve kültürel sembolizasyon kurar. Orhan Okay, Huzur’u “Türk aydınının trajedisinin; doğu-batı problematiğinin; bir medeniyet yükselişinin ve çöküşünün; tabiatı, semtleri, tarihi ve sanat eserleriyle İstanbul’un yeniden keşfi” olarak değerlendirir. Orhan Kemal’in Suçlu, Devlet Kuşu, Gurbet Kuşları, Sokakların Çocuğu, Bir Filiz Vardı, Yalancı Dünya  gibi romanlarında İstanbul,  hem ekonomik olarak ayakta kalmanın imkânı hem de  insanı yozlaştıran zorunlu bir mekândır. İnsanlar, yoksulluklarıyla ve sınıf atlama çabalarıyla, dedikodularıyla, gündelik hayatları ve hayalleri ile Fatih, Unkapanı, Beyazıt ve Beyoğlu arasında gider gelirler.  Latife Tekin’in Buzdan Kılıçlar’ında gecekondu sosyolojisinin çevreden genişleyerek merkezlere aktığı bir İstanbul görünür.  Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık romanında çeperlerden gelen Anadolu’nun maddi ve manevi arzularıyla biçimlendirdiği yeni İstanbul’un nasıl kurulduğu tarihsel olarak izlenir âdeta.

Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde İstanbul’un nasıl göründüğüne dair  bir özet yapsanız, neler söylersiniz? Mesela Yahya Kemal, Tanpınar, Orhan Veli şiirlerinde İstanbul?  

Aslında sorunuzun geniş bir şekilde Şiir ve Mekân adlı kitabımda cevaplandığını belirtmek isterim. Ama Üç İstanbul başlıklı, Yahya Kemal, Orhan Veli ve İlhan Berk’in şiirlerindeki İstanbul algılarını çözümlediğim bir makalem de vardı. İzin verirseniz oradan bir özetleme yapayım. Orada Yahya Kemal’in “Sana dün bir tepeden Baktım aziz İstanbul / Görmediğim gezmediğim sevmediğim hiçbir yer” mısralarıyla başlayan şiirini ve daha pek şiirinden seçtiğim mısraları, Orhan Veli’nin “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı / Önce hafiften bir rüzgâr esiyor” mısralarıyla başlayan İstanbul’u Dinliyorum şiirini ve başka şiirlerini, İlhan Berk’in “İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul’dasın” mısrasıyla başlayan kitaplık çaptaki İstanbul şiirini çözümlemiş ve şöyle bir sonuca varmıştım: Yahya Kemal’e göre Bizans’ı Türk İstanbul’u yapan irade, Selçuklu’dan Osmanlı’ya yüzlerce yılın yarattığı kolektif ruhun eseridir. Bu yüzden İstanbul, Müslüman Türk medeniyetinin bütün asabiyetini, idrakini, sanatını ve zevkini hafızasında saklayan bir şehirdir. Orhan Veli’nin İstanbul’u, içindeki her türlü çatışmaya rağmen büyük bir ritme ve enerjiye sahip bir yaşama merkezidir. İlhan Berk’in İstanbul’u ise, çok kültürlü, çok inançlı tarihsel bir süreçten geçerek modernleşmeye uğrayan vazgeçilmez bir kaostur.

Son olarak, İstanbul’u edebiyat üzerinden okumak isteyen okurlara “İstanbul’u anlamak için mutlaka okunmalı” diyeceğiniz eserler veya yazarlar hangileri olur? Bu eserlerde özellikle hangi İstanbul’un izini sürmeliyiz?

Yahya Kemal’in, Necip Fazıl’ın, Ziya Osman Saba’nın, Orhan Veli’nin ve Behçet Necatigil’in şiirlerini olmazsa olmaz sayarım. Okuyanlar, Yahya Kemal’de İstanbul’un mekânı, mimarisi, sanatı ile bir medeniyetin hafızasını nasıl sakladığını; Necip Fazıl’da modern bireyle şehrin ilk çatışmasını, Ziya Osman Saba’da ve Orhan Veli’de İstanbul’un içten ve mütevazi hayatının insanlarda nasıl görüldüğünü; Behçet Necatigil’de ise İstanbul’un nasıl bir yaşama enerjisiyle yoksulu, avareyi kuşattığını duyacaklardır. Roman olarak da Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul’unu, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’unu, Orhan Kemal’in Gurbet Kuşlarını, Latife Tekin’in Buzdan Kılıçlar’ını, Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık’ını olmazsa olmaz sayarım. Birincisinde; politik, kültürel ve ahlaki süreçler içindeki İstanbul, ikincisinde; İstanbul’un peyzajı ile medeniyet mirasını taşıyan semtlerinin insandaki izleri, üçüncüsünde; İstanbul’un özellikle 1950’den sonraki ekonomik ve sosyolojik biçimlenişi, dördüncüsünde; gecekondulardaki sınıf atlama arayışlarının kişilik ve kültür bağlamındaki dönüştürücü gücü, beşincisinde; Anadolu’dan akıp gelen ihtiyacın, arzunun ve hırsın  yeni İstanbul’u nasıl kurduğu görülebilecek, izlenebilecektir.

Yorum Yaz