Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
İçimizdeki Viktoryen ahlakının bunca kök salmasından mı nedir, çoğumuz için gece, el işi bir battaniyeden farksızdır. O, evi çağrıştırır. İnsan, kuş misali evinde tünekler ki onun da kökü tün yani geceye dayanır. Daha sağımızı solumuzdan ayırt edemeden evvel akşam ezanından önce evde olunması gerektiğini öğrenmişizdir. Sular karardıktan sonra ortalık tekinsiz bir atmosfere gebedir. Elbette aydınlatmanın yetersiz olduğu çağlarda emniyet kabilinden tedbirler almak olağandı. Tarih kitaplarından hatırlayınız, IV. Murat devrinde akşam saatlerinde fenersiz dışarı çıkmak yasaktı. Bu sıkı sıkıya uygulanan bir asayiş kuralıydı. Nitekim “fenersiz yakalanmak” deyimi o günlerden bize yadigâr kalmıştır. Geceye karşı bu izahata giriştikten sonra hemen peşine şunu da eklemeliyim ki, “gecenin ilerleyen saatleri”ni ikametgâhlarında geçirmeyen kimseleri kamu vicdanında peşinen yargılamayı ve onları toplumsal bağlamda parantez içine almayı üç aşağı beş yukarı hepimiz iyi biliriz. Gelgelelim bu arkaik kodlanma gaz lambası ve elektriğin yaygınlık kazanmasıyla büyük bir çıkmaza girdi. Şehirlerin görünümleri ve hayat koşulları değişti. Sadece ramazan aylarında sahura kadar esneyen bir gece hayatına sahip olan İstanbul’un Müslüman halkı için yepyeni tünekler zuhur etti. Düşünün ki, gece hayatının en uğrak mekânlarına ev sahipliği yapan Beyoğlu ve Galata cihetleri 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hava gazı ile aydınlatılmaya başlanmıştı. Ne ki, kodlar işlevsiz kalsa da ona bağlı refleksler hemen körelmiyor. Madalyonun diğer yüzünde yaşayan ve bohem tipler olarak nitelenen baykuşvari bu kimseler hâlihazırda bile cemiyet hayatımızın heterodoks numuneleri olarak kabul edilmektedir. Zira hayatlarımız, öğle uykusuna ne denli uzaksa gece uykusuzluğuna da en az onun kadar ırak unsurlarla inşa edilmiştir.
Ben bu yazıyı, İstanbul’un gecelerini öğrendiğimiz bütün bohemlere adayacağım. Öncelikle kelimenin pejoratif anlamını yıkmak için bu tabirin manasını işin ehlinden yani Fikret Adil’den soracağım. Şöyle diyor Adil, “Memleketimizde bohem hayatı yaşayan sanatkâr pek azdır. Kahve peykelerinde uyuklayan, koltuk meyhanelerinde endahta giden, sinema kapılarında kavga çıkaran sahte muharrirler kendi zanlarına göre bohemdirler. Bu, sadece bayağılıktır. Üzerlerinde çalışmadıkları gayri münteşir eserlerinden bahseden bir güruh, dejenere ve çalak yalayıcıdan başka bir şey değildir. Hakiki bohem, her şeyden evvel çalışır ve sanat eseri meydana getirir. Eğer bu eserde devrinin ilerisine geçerse, anlaşılmazsa bu onun kabahati değildir. Ve bohem kazanır, bütün kazancını bir günde bitirir. Onun zaman telakkisi yoktur.” Asmalımescit 74’te geçen bu cümleler aslında kitabın bağlamını açıklamak için de kullanılabilir. Cumhuriyet devrinin ilk bohem topluluğunu, Asmalımescit’teki 74 (yoksa 47 mi?) numaralı apartmanın çatı katında ağırlayan Fikret Adil’in bol avantürlü anıları Dersaadet’in 30’lu 40’lı yıllarının gündelik yaşantısını, gece hayatını, sanat ortamlarını enfes bir dille anlatıyor. Anlatım o kadar güçlü ki, Fikret Adil atmosfer yaratmak hususunda bir sayfacık olsun zorluk çekmiyor. Hiç kuşkusuz bunda usta gazeteciliğinin payı büyük. Anlattıkları harcıâlem hatıralar olarak görülebilirse de hem şehrin karanlıkta kalan tarihine ışık tutuyor hem de bunu gürül gürül akan bir Türkçeyle yapıyor. Şehir hayatına o dönem katılan yenilikleri, argo tabirleri, gözde mekânları, ilk dönem Cumhuriyet devri modasını, kentin kozmopolit yapısını ve sanat ocaklarını bu çatı katından bize de seyrettiriyor. Bunu yaparken de anı yazmanın şehvet verici rüzgârına kapılmıyor, kalemini dünyanın merkezine koymuyor ve orta karar bir söylemle günahını sevabını okuruna arz ediyor. Devrin bütün yoksulluk ve mahrumiyetlerine rağmen Asmalımescit 74 insana neşe veren bir eser. Fikret Adil, ilmî bir mecmua için makale yazmadığının farkında. Sesinde insana haz veren kalender bir tını var. Onu baştan sona korumayı biliyor. Metinde, Frenklerin “feuilleton” dedikleri, kültür sanat sayfalarında rast gelinen, rahat bir üslupla kaleme alınmış yazıların ince mizahı saklı. Belki en büyük meziyetlerinden biri samimiyeti.
Bütün bu saydıklarım, bir kitabın okunması için yeterli akçedir belki ama Asmalımescit 74 bunlardan ibaret değil. Çatı katının manzarasından bahsedip de misafirlerinden bahsetmemek hiç olur mu? Efendim, hangisinden başlasam bilemiyorum. Necip Fazıllar, Peyami Safalar, İbrahim Çallılar, Elif Naciler, Abidin Dinolar, Mahmut Yesariler, Mesut Cemiller… Metin boyunca, yakın dönem kültür hayatımıza damga vurmuş birçok isim kanlı canlı tasvirleri ve Fikret Adil’in nakilleriyle yeniden hayat buluyor. Bohem çağının farklı şekillerde tesir uyandırdığı bu simaların belki çoğumuzun işitmediği anekdotlarıyla İstanbul bambaşka bir çehreye bürünüyor. Bu şehrin geceleri, müşfik bir anne misali kim bilir hangi sanatçıları emzirdi, büyüttü? O sanatçılar da annelerine olan borçlarını eserleriyle ödemeye kalktı. Elhak, ana hakkı ödenmez lakin geride bıraktıkları da az şey midir? Sadece sokak ve caddelerinden sanatkârlarının adını kaldırmaya yeltensek kim bilir kaç semt öksüz kalır? Emaye plakalardan isimlerini silmek dahi şehrin belleği açısından ani bir demansa sebebiyet vermez mi? Hâl böyleyken, matbu gazete almak âdeti hemen hemen bitmişken, muharrirliğin hakkını beher sayfada teslim eden Fikret Adil’in Asmalımescit 74 isimli eseri her İstanbullunun kitaplığında muhakkak bulunmalıdır. Onu okumanın lezzetini neye benzetmeli? Bir akşam pazarıdır ki ol kitap, alan ancak hayrını görmüştür.
Yorum Yaz