İstanbul İstanbul: Şehre dair

KİTAPLIK

İstanbul deyince ilk aklımıza gelen belki de günümüz şartları ama onu bizde kadim ve kutsal yapan tarihi anlatılar. Roma’dan, Bizans’tan ve Osmanlı’dan kalan tarihi, bizi bir zamanlar kendi varlığımızla yüzleştirirken bir yandan da ne kadar soylu bir şehir duygusuna muhatap olduğumuzu açık ediyor. İstanbul bellekte asla sadece İstanbul olarak yaşamıyor. Bir hikâye, bir anlatı, bir gezi ve bir öğreti; İstanbul’u bizde anlamlı kılan oluşların başında geliyor. Ülkemizde ve uluslararası alanda çokça bilinen yazar Burhan Sönmez’in politik romanı İstanbul İstanbul da bu anlatıların köklerine dair hikâyeler barındırıyor.

Romanın çerçevesini dört kişi oluşturuyor. Hapishanede aynı hücreyi paylaşan bu dört karakterin ağzından on bölüme ayrılan hikâye bizi her anlatıda ayrı bir yolculuğa çıkarıyor. Bu yolculuğun içinde bütün anlatılar İstanbul’da geçiyor. Olayda tarih verilmemesi anlatının evrensel boyutunu ifade etmekle birlikte en akla gelen dönem olarak 80 darbesini çağrıştırıyor. Şüphelerle ve haksız tutuklamalarla gözaltına alınan bu dört karakteri zaman zaman yakalanma, zaman zaman davaları uğruna verdikleri mücadele, zaman zaman ülke tahayyülleri, hikâyelerin bel kemiğini oluşturuyor. Öğrenci Demiray, Doktor, Berber Kamo, Küheylan Dayı; her biri kendine dair anlattıkları hikâyelerin ortak noktalarından biri sürekli işkence görmeleri.

Bu sohbetlerin detaylarında yer alan anlatılar arasında Binbir Gece Masalları’nı anımsatan hikâyeler, günlük yaşamdan damıtılmış anlar, absürt karakter sıkça yer alıyor. Ama sanki bütün büyü, İstanbul’u kutsamak üzerine yapılmış bir anlatı. İstanbul bazen günlük bir olayın konusu olurken bazen bir masalın baş kahramanı. İstanbul’da olmak, İstanbul’da yaşamak ve İstanbul’u kutsamak romanın gövdesi.

Bu anlatıların detaylarında yazarın şair kimliğinden de kaynaklı olduğunu varsaydığımız fazlaca şiir üzerine düşünme var. Şiirin özgürlük ve hayal alanını genişletmesi, belki de anlatıyı anlamlı kılması açısından da ele alınabilir. Şiir bu hücrede direnişe açılan bir pencere gibi bir metafor görevi de görüyor ayrıca. Masallar ve bilmeceler ise belki de İstanbul ruhu dediğimiz gerçeğin en anlamlı parçalarından biri. Masallarda bin yıl ileri gitmemiz ya da günümüz olaylarının masal kahramanlarının İstanbul’da yaşaması üzerine de İstanbul’un dünyanın merkezinde bir anlatı olması, oradan evrensellik sunması da ayrı bir gerçek.

Ama masallara bu kadar alan açılması üzerine de yaşanan gerçekliği dramatik anlardan kurtarma çabası olarak bakabileceğimiz gibi bu gerçekliği bin yıl sonra yine kendinden bir parça olarak anlatabilecek insanlara duyulan özlemin bir parçası gibi duygu da sunuyor. Bir açıdan da kendimizi bir hücreye sıkışmış dört kişi gibi hayal ettiğimizde, üstelik üzerimizde bize sürekli işkence eden bir otoritenin bulunması da gerçekliğin bir diğer boyutu. Bütün bu acıya karşı nasıl hayatta kalırız ve acı karşısında geliştirdiğimiz tepki ne olabilir? Eğer bu acılar bir ülkenin gerçeğinin bir parçasıysa burayla nasıl yüzleşeceğiz ve geleceğe aktaracağız? Eğer bu anlatılar bir gün tarihin bir köşesinde kalacaksa evrensel gerçeğe nasıl ulaştıracağız?

Tüm bunların metin aracılığıyla cevabı aranıyor ve bulma noktasında sanattan faydalanılıyor. Zaman zaman yol Dostoyevski’ye uzanırken zaman zaman da tarihi bir masal anlatısı olan Decameron’a uzanıyor. Bu romanda da Decameron gibi on bölümden oluşuyor. Kahramanları kadın olmak yerine erkek ve bir salgın hastalık yerine bir siyasi baskı dönemi. Ama psikolojik açıdan bakıldığında veba gibi hastalıklarla darbe dönemi gerçekleri arasında bir bağ kurmak son derece gerçekçi. İkisinde de insanların masumiyetine bakılmaksızın, hayatları altüst olmakta. İkisinde de insanlar, korku ve panik hâlinde. İkisinde de yaşamda kalabilme endişeleri söz konusu.

Bir darbe ve bir salgın hastalık bu kadardan da daha fazla belki birbiriyle iç içe bir gerçeklik. İstanbul İstanbul bu hâliyle insanların ideolojiler uğruna hayatlarının altüst olması gerçekliğine de bir şeyler söylüyor ama bunu kutsayarak; iyilerin bir gün mutlaka kazanacağına olan inancın metnin çoğunda hissedilmesi ama karanlığın da en koyu anının anlatıda ortaya çıkması bir başka gerçeklik. Bedel ödemek belki günümüzün de bir parçası ama bedel öderken nasıl hayatta kalınıyor, romanın ana parçasını bu bütün oluşturuyor.

Yorum Yaz