Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Yazarlar çoğu zaman birer göçmen kuş gibidir. Gurbete uçar, çok geçmeden yurtlarına geri dönerler. Bazen de gurbet onların ana vatanı olur, yorgun kanatlarını artık kendilerinden bir parça saydıkları yeni şehirlerinde dinlendirirler. Yine de hayat yorgunlukları bitmek bilmez. Aşklar, ayrılıklar, yalnızlık, yayıncılık kavgaları, geçim derdi, parasızlık, var oluş sıkıntıları… Bir de üstüne sıla özlemi biner. Ne diyordu Kavafis? Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir diyar bulamazsın, bu şehir arkandan gelecektir. Terk edip geldikleri memleketleri yakasını bırakmaz onların bir türlü. Hepsinin ayrılış sebebi farklı olsa da özlemleri birbirine benzer nihayet. Kimi yazmış olduğu romanı uzaklardaki şehrine adar, kimi orada kendi toprağının insanına benzer birilerini arar durmadan. Fakat bir taraftan bu ikilem onları ayakta tutar. Çünkü sanatçıdırlar.
Dublin’de, James Joyce’un ve Oscar Wilde’ın ayak izlerini takip ederken aklıma geldi bütün bunlar. Derken Paris’te, kim bilir kaç yazarın rüştünü ispat etmek uğruna yolunu düşürdüğü, yaşadığı, öldüğü, gömüldüğü o büyülü şehirde dolaşırken yine aynı soru: Kimler yan yana veya birbirlerinden habersiz yürüdü bu kaldırımlarda, sokaklarda? Kendi yurdunu bırakıp gelmiş ve artık Paris’in bir parçası olmuş kaç yazar, şair, sanatçı? Les Deus Magots’nun önünden geçerken burada Hemingway’le saatler geçiren Joyce’u, Pére Lachaise’de, kaidesi öpücük izleriyle dolu mezarının başında Wilde’ı düşündüm. Onların çileli, karmaşık, sansasyonel hayatlarını… Sonra birden, Latin mahallesinin orada, Sait Faik belirdi, “Beni unuttun mu yoksa?” der gibi. İşte o andan itibaren başka bir soru daha takıldı aklıma: Sait Faik Paris’te Joyce’u görmüş müydü?
Abasıyanık, ömrü boyunca tam üç kez Fransa’ya gitmişti. Bunlardan ilki 1931-1934, ikincisi 1937, diğeri de 1951 yılındadır. Sonuncusunun konumuz açısından önemi yok çünkü Joyce o tarihte zaten yaşamıyordu. 1937’dekini de bir kenara koyalım, sebebi Sait Faik’in bu gezide vapurla sadece Marsilya’ya kadar gitmiş olmasıdır. Elimizde bir tek 1931-1934 kalıyor. Ne için? “Modernizmin babası” Joyce ile modernist Türk yazar Sait Faik’in birbirlerine rastlamış, tesadüfen aynı kafede, aynı restoranda -birbirlerinden habersiz- oturmuş, bir akşamüstü Seine nehri üzerindeki herhangi bir köprüden birbirlerinin kim olduklarını hiç bilmeden karşılıklı geçip gitmiş olmaları ihtimali için… Belki nehir kıyısındaki kitapçıların birinde eski bir kitaba göz atarken Joyce, bej rengi kirli pardösüsüyle yanından geçip gitti bizim Adalı Sait. Veya zaten ününü duyduğu Joyce’u uzaktan da olsa görüp tanıdı ama yanına gidip konuşmaya çekindi. Olamaz mıydı bu ihtimallerden biri? Niçin olmasın!
Dublin: Merkez mi Periferi mi?
İrlanda’nın medar-ı iftiharı James Joyce, ilk kitabı Dublinliler (1914) ile yetinmeyerek kült romanı Ulysses’i (1922) doğduğu şehir Dublin’e adamıştı. Bir gün dostlarıyla konuşurken sarfettiği şu cümle onun Dublin’e duyduğu sevgiyi ortaya koyar: “Ben öldüğüm zaman Dublin kalbime yazılmış olacak!”. Ancak “Sevgili, Kirli Dublin”ini genç denebilecek bir yaşta terk edip giden ve ömrünün sonuna dek geri dönmeyen de yine o olmuş. Sevgilisi, karısı Nora Barnacle ile önce Trieste, ardından Paris, Zürih ve Londra’da yıllarını geçirmiş, hatta Dublin’e adadığı Ulysses’i ve son romanı Finnegans Wake’i (1939) de bu şehirlerdeyken yazıp bitirmiş. Nora ile iki çocuk sahibi olduktan sonra resmî evlilik akdini gerçekleştiren Joyce, Galway’li karısını İrlanda’ya, ailesini görmeye hep yalnız göndermiş, kendisi Paris’te veya Zürih’te kalmayı tercih etmiş.
Peki neydi onu bu kararlı ayrılığa iten sebep? Neden o kadar sevdiği şehrinden uzakta yaşamayı tercih etmişti Joyce? Aşk ve nefret mi? Hayır, taşra ve merkez diyebiliriz. Nitekim Dublin o yıllarda (ya şimdi?) entelektüeller ve sanatçılar için bir periferi olmanın ötesine gidemiyor. Çoğumuzun hayranlıkla okuduğu büyük yazarlar, Oscar Wilde, W. B. Yeats, Samuel Beckett vb. Dublin’de yaşadıkları “taşra sıkıntısı”nı hem sanatın hem de kapitalizmin gözde başkentlerine ‘kaçarak’ bertaraf etmeye çalışır. Kimi başarılı ve şöhretli yazarlık kariyerini tescilli bir sapkınlıkla alaşağı eder (Paris-Londra: Wilde), kimi tutunamaz ve büyük pişmanlıklar yaşayarak şehrine döner (Paris-Londra: Beckett. Fakat Dublin onu yine boğar ve Paris’e yerleşir.). İçlerinde en standart yaşam sürenleri hiç şüphesiz, aile babası Joyce’tur. Evden işe işten eve giden bir Mallarmé kadar olmasa da dönemine göre marjinal sayılmayacak, gayet “normal” bir hayattır onunki. Aşırılıkları, kendi ifadesiyle, yalnızca eserlerine özgüdür. Paris ve Zürih, doğduğu ve büyüdüğü şehir Dublin’i kadar olmasa da yazarla yan yana anılır olmuştur artık.
Paris’te İmkânsız Tesadüf
Gelelim bu iki yazar, James Joyce ve Sait Faik’in Paris’te yollarının kesişmesi ihtimaline. Yıl, 1931 yahut 1934. Biri kariyerinin zirve döneminde fakat anlaşılmamaktan mustarip; ülkesini, çağı, değerleri yazarak sorgulayan; hasta, yaşam yorgunu bir yazar; diğeri Türkiye’de kendisini henüz yazar olarak kabul ettirememiş, üniversite okumak için Avrupa’ya gelse de okul dışında her şeyle ilgilenen savruk, avare, içli, yalnız bir delikanlı. Bir tarafta Ulysses’i yayıncı Sylvia Beach’in desteğiyle Paris’te yıllar önce bastıran ve ün kazanan Joyce, Fransa entelektüel kamuoyunun gıpta ettiği, yazdıklarıyla merak uyandırmanın ötesinde çığır açmış bir modernist, diğer tarafta bırakın Avrupa’yı Türkiye’de bile henüz adı sanı bilinmeyen Sait Faik… İkisi de Paris’te!
Mektupları karıştırıyorum, biyografilere bakıyorum. Joyce’ta değilse bile Sait Faik’te Joyce’a dair bir iz, bir anekdot yakalamak peşindeyim. Nafile! Kafamda kurguladığım o film sahnesi öylece kalmaya mahkûm gibi duruyor. Ulysses’in müellifi Sait Faik’in radarına girmemiş o yıllarda. Nitekim Sait, babasının eli ekmek tutsun diye öğrenim amacıyla cebine para koyup gönderdiği yeniyetme bir delikanlı henüz. Bolca gezip tozduktan sonra epey eğlenmiş olarak ülkesine dönüyor. Hayatın gam yükünün henüz tam ayırtında olmayan bohem Sait Faik’in aksine Joyce bu sıralarda kaderin kendisine biçtiği türlü dertlerle boğuşmakta. Kızı Lucia’ya şizofren teşhisi konmuş, gelini aklını yitirmiş, kendisi ise görme yetisini kaybetmek üzere. Paris’te de Zürih’te olduğu gibi bunaldıkça kendini sokaklara vuran Joyce, gözlerini neredeyse tamamen kaybetmek üzere parke taşlı sokakları arşınlarken neler düşünüyordu?
Paris’te, şehrin kalabalık caddelerinde bir aşağı bir yukarı yürüyorum. Latin kahveleri, restoranlar, meydanlar hıncahınç… Kahkaha, neşe bir yandan, Parisienne şarkılar ve içli ezgiler geliyor kulağıma. Aşk, savaş, hürriyet, umut, kan, tutku, gözyaşı ve keder… Her şey bu kadar mı iç içe olur? Ve hepsi kapatılıp rafa kaldırılmış bir kitabın sayfalarında sanki. Bugün aklımda nedense iki isim: Adapazarı’ndan İstanbul’a, oradan Paris’e giden Sait ve Dublin’den Paris’e giden Joyce. İlkini yanımda ben getirdim, diğerini önce İrlanda’da ardından Paris’te buldum. Cevabını bir türlü bilemediğim, öte yandan bu belirsizlik ve gizemle beni durmadan düşünmeye sevk eden o soru: Birbirlerini gördüler mi? Görmeden, konuşmadan geçip gittiler mi?
Sait Faik’in Paris’te Joyce’u görmesi imkânsız bir tesadüf değildi belki. Ancak 1951’de Paris’teki Café de Flore’da, hemen karşı masada oturan J. P. Sartre-S.de Beauvoir çiftini şıp diye tanıyan hatta onların sohbetine kulak kesilen Sait, 1934’te aynı yerde Joyce’u görmüş olsa bile onu tanıyabilecek miydi? Rastlaşsalardı, tanışıp bir yerde otursalar ne konuşurlardı? Genç Sait, neler sorardı Joyce’a? Ulysses’i Fransızcadan okuduğunu ve çok etkilendiğini söyler miydi mesela? Joyce onu ciddiye alır mıydı? Anlatır mıydı yazarlık hünerlerini samimiyetle ona? Kim bilir!
Kalabalık sokaklardan kaçıp Seine nehri kenarına iniyorum yine. “Demek buraya yaşanacak yer diye geliyorlar. Burası ölünecek yer!” diyen Rilke’yi anımsıyorum. Kimler, kimler adımladı bu yolları, yağmurlar altında ıslanırken? Hangi bedbaht, dünyanın bütün kirini bağrında taşımaktan yorgun, hangi iflah olmaz melankolik sigarasından bir fırt çektikten sonra bir küfür savurup devam etti yoluna usulca? Işıltılı Paris’e sırtını dönerek, kaldırıp pardösüsünün yakalarını, İstanbul’dan, Burgaz’dan, Adapazarı’ndan çok uzakta, anacığının sıcacık çorbası burnunda tüten Sait Faik, göbek bağını koparır gibi ayrılıp geldiği Dublin’i aklında ve kalbinde taşımaya devam eden Joyce’u görseydi; rastlaşsalardı isli, ıslak, dumanlı bir Paris akşamında Qartier Latin’e çıkan sokaklardan birinde… Ne değişecekti?
Ruh benzerini arar. Ve bulamaz çoğu zaman. Bulduğunda ya yanlış yerdedir ya da yanlış zamanda. Tıpkı biri İrlanda’dan öteki Türkiye’den uçup gelen iki göçmen kuş, Joyce ve Sait Faik gibi. Çünkü onlar yirminci yüzyılın yalnızları. Ne yapsalar mustarip, nereye gitseler anlaşılmamaya mahkûm…
Düşünmeyi bırakıyorum. Kalkıyorum işte oturduğum banktan. Aşkın ve yaşamın gizemini küflü kitapların sayfalarında da aramayacağım artık, kalabalıklar arasında da. Kahkahalarımın ardında gizli bir sızı taşımayacağım. Ağlamaksa ağlayacağım. Ama gerçekten neşeli olacağım güldüğümde. Ve bütün yalnızları ruhumda duyacağım kocaman, kirli metropollerinde yürürken dünyanın. Joyce, Sait Faik, Rilke veya Pessoa… Selam vereceğim yolun ortasında durup birden, sanki karşımdalarmış gibi. Sonra diyeceğim ki onlara, karşı karşıya geldiğimiz o kısacık zamanda, ben de bu dünyadan değilim, sizler gibi… Elveda!
Yorum Yaz