Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi

Yazar Fatih Baha Aydın: “Okura pay bırakmadan yazan biriyim. Anlatıcı her şeyi bildiği zaman hayatın belirsizliği gidiyor. Gerçekçi olmuyor. Determinizm tuzağına düşüyoruz. İnsan hayatının anlamını bir neden-sonuç ilişkisi içerisinde değerlendiremediği için anlatıcım bazen muğlak görüyor, yanlış çıkarımlarda bulunuyor, önyargıyla bakıyor.”
Bazen bir romanın sayfalarında okur, kelimelerin arasında geçmişin küllerini üflerken kendini insanlığın eşiğinde bulur. Fatih Baha Aydın’ın İnsanlığın Bir Dünü romanı da böyle bir eşik romanı… Hem varoluşun eksikliğini hem de insanlığın toplu yok oluşunun metaforik izlerini yokluyor. Okuyanı, ait olduğu çağa biraz yabancılaştırıyor. Sonra o yabancılığın içinden, insan ruhunun kırılganlığı ve kalıcılığıyla yeniden bağlıyor. Fatih Baha Aydın’ın üçüncü romanı İnsanlığın Bir Dünü, Ötüken Neşriyat etiketiyle yayımlandı. Aydın’la romanın arka planını, metnin taşıdığı distopik-kıyamet sonrası yükleri konuştuk.
İnsanlığın Bir Dünü harabeye dönmüş bir İstanbul’da geçiyor. Uzaylı bir sosyal bilimci, insanlığı anlamaya çalışıyor. Kıyamet sonrası atmosferi nasıl kurdunuz? “Yokluk” teması sizin için ne ifade ediyor?
Dünya edebiyatında kıyamet sonrası atmosferi yaratan birçok eser var. Bunların ortak noktası, kıyamet sonrasında yeni düzenin nasıl olacağına dair bir tasarı içermesi. Bir felaketin ardından insanlık yeni bir sosyo ekonomik sisteme geçiyor ve bunun getirdiği yabancılaşma, korku vs işleniyor. Benim oluşturduğum dünyanın post-apokaliptik bir yanı yok. İnsan yok; düzen yok. Sadece yokluk var. O boşluğun yarattığı bir korku olabilir ama daha fazlası yok. Bir dünya yaratmadım; ölü bir medeniyetten geriye kalanı seyreden uzaylı bir sosyal bilimci karakterini oluşturdum. Yabancılaşmayı onun bakış açısı sağlıyor. Sanat eserinin bir ölçüde ölüm ve yaşamla ilintili olduğuna inanıyorum. Yokluk teması kendiliğinden ortaya çıkıyor. Postmodern bir duruş olabilir ama ne yazarsam yazayım, sonu illa varlık-yokluk ikiliğine geliyor.
Bir söyleşinizde romanı doktora tezinizi yazarken yazmaya karar verdiğinizi paylaşmışsınız. Akademik çalışmalarınızla bu edebî süreci birleştirirken hem sizi en çok zorlayan hem de en çok besleyen noktalar nelerdi?
Benim alanım iktisat tarihi. Biz ölçülmesi çok zor olan bir süreci, uzun vadeli sebep-sonuç ilişkisini çalışıyoruz. Batı neden daha müreffeh? Sanayi Devrimi niye İngiltere’de ortaya çıktı? Böyle sorular soruyoruz. Zor soruların basit cevapları olamayacağı için de tartışıyoruz. İncelediğim her konunun çok daha kompleks sistemlerden oluştuğunu fark ederek geçiyor yıllarım. Karakter yaratırken, olay örgüsünü kurarken sürekli “O iş o kadar basit olmayabilir” dedirtiyor. Bu ihtiyat muhtemelen akademik nosyondan kaynaklı. Sizin de dediğiniz gibi bunun beni zorladığı yerler de oluyordur. Bazen metne karışma ve ders verme arzusu doğuruyor.
Mizahın keskin bıçağı
Kitap tanıtımında “kara mizahın keskin bıçağı” ifadesi kullanılıyor. Mizahı nasıl bir araç olarak düşündünüz?
Pasif-agresif bir laf sokma aracı. Toplumu karşıma alıp “Kardeşim bak böyle huylarımız var. Bunun sonu kötüye gidiyor” diyemeyeceğim için mizahi bir dille ifade etmeye çalıştım. Yazarken planlama gerekirse de bu denli büyük bir edebi tercih, çoğu zaman irticalen beliriyor. Tezatlar ilgimi çektiği için mizahın keskin bıçağına sarılıyorum.
Uzaylı sosyal bilimci, “saatler, mezar taşları, sokak yazıları” gibi detaylardan insanın nasıl yaşadığı ve nasıl öldüğü sorularını iz sürüyor. Bu karakteri oluştururken hangi felsefi ya da bilimsel kaynaklardan etkilendiniz?
Düşünce-eylem ilişkisine daha maddeci bir yerden bakıyorum. Maddi medeniyetin daha belirleyici olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın Bir Dünü’nü Hegel okusa “Bu ne?” derdi muhtemelen. Marx okusa “Aferin” derdi belki de. Uzaylı sosyal bilimci maddi medeniyeti okuyarak bazı sonuçlara varıyor. İnsanlıktan geriye hemen hiç kitap bırakmadım. Bu bilinçli bir tercihti. “Olması gereken” üzerinde yazılan şeyleri bulmasını istemedim. Bu tercihin ideolojik bir tarafı var. Sosyal bilimler ideolojiktir zaten.
Sizce romanınız hangi edebî geleneklerle hesaplaşıyor ya da onları yeniden biçimlendiriyor? Bu sınır aşımının avantajları ve zorlukları nelerdi?
Yeni bir form için form yaratılmasını abes buluyorum. İçten gelen bir “kabına sığmama” haliyle form bulunursa kıymetli. Bir form bulayım gibi bir niyetle yola çıkmadım. Ama tespit edebildiğim kadarıyla kendi içinde formel olarak yenilikçi bir metin oldu. Meta bir anlatı var. Haldun Taner’in Ayışığında Çalışkur da böyle. Bu bakımdan orijinal değil. Ama “roman” diye basılmış bir kitapta hiçbir olay olmuyor. William Golding’in Peacher Martin’de yaptığının bir benzeri. Orada biraz okuru kandırıyor. Göz göre göre hiçbir olay anlatmıyorum. Zaman yok. Akademik metinlerin zamanı olmaz. İsterse bin yılı anlatsın; geçmez bir “an”ın içinden bakarak yazılır. Uzaylının bulgularına bakara akademik metinleri sorgulayan bir tarafı olduğu açık.
Maddi medeniyetin altında boşluk var
Önceki romanlarınızda “var olmak kaygısı” ve “kendi yok oluşunu hazırlayan insan” temaları öne çıkıyordu. Bu romanda ise “yokluğun izini sürüyorsunuz.” Yazar olarak sizde ne dönüştü?
Zor bir soru. Buna cevap verebiliyor olsaydım yazmazdım gibi. Kendi fikirlerimizi sağaltmak için de kalem tutuyoruz. Enkaz kaldırıyormuşsunuz gibi; belki altında bir şey olmadığını fark edeceğiz. Elimizle yarattığımız maddi medeniyetin boşluktan başka bir şeye izin vermediğini mi söylüyorum? Emin değilim; yürürken ayağım “boşluğa” takıldı sanırım.
Arka kapaktaki “Yine kamyonlar kavun taşır / Fakat içimde şarkı bitti.” dizesi, Cahit Külebi’nin. Romanın ruhuyla nasıl bir bağ kuruyor?
Cahit Külebi’ye ilk başta küçümseyici bir yerden yaklaştım. O meşhur şiirde Niksar geçtiği için, Külebi’yi “memleketini yazan yerel şair” gibi çalışacaktım. Bir komedi unsuru olacaktı ama dikkatli okuyunca komedi dozu azaldı. Ben onunla dalga geçecektim; o benimle dalga geçti.
Hayatın belirsizliğine çok bilen anlatıcı fazla gelir
Anlatıcıyı “her şeyi bilen” bir konumda tutmak istemediğinizi söylüyorsunuz. Bu romanın anlamını nasıl şekillendiriyor?
Okura pay bırakmadan yazan biriyim. Anlatıcı her şeyi bildiği zaman hayatın belirsizliği gidiyor. Gerçekçi olmuyor. Determinizm tuzağına düşüyoruz. İnsan hayatının anlamını bir neden-sonuç ilişkisi içerisinde değerlendiremediği için anlatıcım bazen muğlak görüyor, yanlış çıkarımlarda bulunuyor, önyargıyla bakıyor. Roman için böyle bir anlatıcının gerekli olduğunu düşündüm. Başka bir hikâyede kadir-i mutlak bir anlatıcı iş yapar, öyle yazarım. Sanatçının formlarla çalıştığında büyük eser verdiğine inanıyorum. Bu önceliğin form olduğu anlamına gelmiyor. Kimsenin aklına gelmeyecek bir form bulursunuz ama eser hiçbir şeye benzemez. Bence bu form -akademik bir bakışla yanlış çıkarımlar yapan anlatıcı- bu roman için uygundu.
Yorum Yaz